Nasıl Türk olunur? Türklükten nasıl çıkılır?

Doç. Dr. MEHMET AKİF OKUR / Ankara Strateji Enstitüsü
16.02.2013

Türk vatandaşlığını düzenleyen maddenin altına şunu yazdığımızı farzedin: “Türklükten hangi hallerde çıkılacağı ilgili kanunla düzenlenir.” Üst kimlikte uzlaşılmasıyla hem istikrarlı bir demokratik hayat mümkün olacak hem de Türklüğün anayasada yer almasına etnik içerik taşıdığı için itiraz edenler cevaplanacaktır.




“...Bu da Türk’dür. Amma Arab, adına Arap dilince Eyyub-i Ensari dirler...”  (Saltuknâme’den, 1480)


“İnancını değiştirip, camide boyun eğip Türk olacak mısın, Diakos?”


“Siz ve inancınız defolun, yok olun gidin kafirler! Ben Yunan doğdum, Yunan öleceğim!”


(İsyancı Yunan Rahip Vlachavas, 18. yüzyıl)


Kimlik, etnisite, ulus, millet... Hararetli siyasi polemiklere havada uçuşan kavramların eşlik ettiği günlerdeyiz. Daha azını değil, tarihin ve tarihlerimizin içinde şekilleneceği çerçeveyi konuşuyoruz. Tek tek “ben”lerle beraber topluca “bizim” geleceğimiz söz konusu olduğu için de “biz”in nasıl tarif edileceği sorusu karşımızdaki meselenin kilit taşına dönüşüyor. Evet, “Türklük”ten bahsediyorum. Mevcut tartışmaları sağlıklı ve kuşatıcı zeminlerde sürdürmek istiyorsak, kilit taşımıza ihmal edilen yönlerden de yaklaşabilmeliyiz. Türklüğe, daha az aşina olduğumuz pencerelerden bakmaya çalıştığımızda neler mi görürüz?



Kimliğin evi



Öncelikle karşımıza, uzun asırların biriktirdiği hatıra ve çağrışımlarla bezeli büyük bir anlam sarayı çıkıyor. Bu saray, yalnızca “etnik” tariflerle sınırlanamayacak geniş bir kimliğin evi. Onu anlayabilmek için ulus devletlerin doğuşuna dair genel şemalarımızla Türklüğün özgün tarihi arasında denge kurabilmeliyiz. Türklük, modernliğin icad ettiği bir ulus kimlikten ibaret değil. Modern çağda yeniden kurgulanmış köklü bir tarihsel kimlik. Geçmişte bu kimliğin içine yalnızca “doğulmuyordu”. Türklük aynı zamanda “kazanılan”, benimsenebilen, “olunan” bir kimlikti. Dil dahil, etnik aidiyeti tarif ederken başvurduğumuz kültürel özellikler paylaşılmaksızın siyasi örgütlenmenin ideolojisi ve hedefleriyle bütünleşerek bu kimliğe katılmak mümkündü.



Örneğin, ünlü tarihçi Gumilev bize Göktürkler çağında siyasi birliğin dil ortaklığını öncelediğini anlatıyor. Türk dilinin doğuşu ile Türk adını taşıyan toplulukların tarih sahnesine çıkışının farklı hadiseler olduğunu gösteriyor. Gumilev’i okurken Türk ismi etrafında birleşen kabileler topluluğunda herkesin Türkçe konuşmadığını öğreniyoruz. Eski Türk tarihi alanında otorite kabul edilen bir başka bilim adamı, Barthold, Türk adını Göktürkler’e katılmayan ancak Türkçe konuşan tüm toplulukları da kapsayacak biçimde kullananların bölgeyi dışardan inceleyenler olduğunu söylüyor. Araplar, Orta Asya’da iletişime geçtikleri birçok kavmin VII-VIII. yüzyıllarda savaştıkları Türklerle aynı dili konuştuklarını görmüş ve hepsine Türk demişler.



Siyasi aidiyetler



Bu veriler, Orta Asya’daki hızlı “Türkleşme” sürecini açıklayan, tarihçi Osman Karatay’ınki gibi bilimsel teorileri de destekliyor. Eski Türklerin kendilerini daha çok siyasi üst kimlikle tarif ettiklerini söyleyen Karatay, iktidarı elinde tutan boyun isminin nasıl kolayca benimsendiğini anlatırken ilginç noktaların altını çiziyor. Göktürk devleti kurulunca, başlangıçta küçük bir boy olan Türklerin kimliği de genişleyerek devletin sınırları içindeki herkesi kapsar hale gelmiş. Hatta pek çok Ortaçağ kaynağı Rusları ve Slavları da Türklerden sayıyor. Dolayısıyla, söz konusu dönemde gözlenen hızlı ve yoğun ‘Türkleşme’, öncelikle etnik veya dilsel nitelik taşımıyor. Doğrudan siyasi aidiyetle ilişkili bir kimliklenme söz konusu.


Bu noktada, Müslüman olmakla siyasî yapıyı var eden zihniyeti içselleştirmek arasındaki ilişkinin altını öncelikle çizmeliyiz. Osmanlı klasik çağının Türklüğü, Türk doğanlarla Türk olanları aynı teknede yoğuran bir “tarihli Müslümanlıktı.” Söz konusu genişlemiş kimlik algısının tezahürleri dışarıdan da fark ediliyordu. Dilerseniz şimdi de bu dönemin Türklüğüne mücadele ettiği “öteki”sinin, Batı’nın gözleriyle bakmayı deneyelim.



Early English Books Online adlı bilgi bankası, 1473 ile 1700 yılları arasında İngilizce basılmış tüm eserleri kapsıyor. Burada Türk kelimesi ve türevleri, 807 kayıtta 2721 defa karşımıza çıkıyor. Aynı veri tabanında Ottoman kelimesi ve türevlerine ise 66 kayıtta 187 defa rastlanıyor. Bu sonuçlar söz konusu dönem için Türklüğün, Osmanlılıktan daha meşhur olduğuna dair bir karine teşkil ediyor. Türklüğe hangi anlamların yüklendiğini ise şu kitap başlıkları güzel özetliyor. “The Mahumetane or Turkish Historie”, Fransızca ve İtalyanca metinlerden yapılan tercümelerle 1600’de Londra’da basılmış bir Türk tarihi. Başlıktaki “or/veya” bağlacı, Türklük ve Muhammedîlik olarak isimlendirilen Müslümanlık arasında nasıl bir özdeşlik ilişkisi kurulduğunu gösteriyor. Basım tarihi 1519 olan farklı bir metin, “Kuran adlı Türk kanunu”ndan bahsediyor. “The Life and Death of Mahumed/Muhammed’in Hayatı ve Ölümü” Türklüğün tarihî çağrışımlarını göstermesi bakımından başka bir ilginç örnek. 1679’da Londra’da yayımlanan kitabın alt başlığında Hz. Peygamber’e yakıştırılan unvan şöyle: “The Author of the Turkish Religion/Türk Dininin Müellifi”.



Tarihçi Kumrular, diğer Avrupa dillerindeki yazılı eserlerde de benzer bir tabloyla karşılaştığımızı gösteriyor. Çalışmalarından XVI. yüzyılda Avrupalıların, turbante (sarık) ve cimitarra (Arap kılıcı) taşıyan her insana Türk dediklerini öğreniyoruz. ‘Türk olmak’ ifadesi, Batı dillerinin tamamında var. Bu dönemde İspanyollar, Türkçe konuşmayan Tlemsen ve Cezayir Müslümanlarını Türk kabul ederken, Venedikliler de Ulahlar, Arnavutlar ve Türkleri birbirlerinden ayırt edemiyorlarmış. 19. yüzyıla girilirken patlak veren isyanlarda ‘Türk olmanın’ nasıl reddedildiğini anlatan ikinci epigraf, Türklüğün hangi parametreler etrafında algılandığını da gösteriyor. Nitekim, Müslümanlıkla özdeşliği sebebiyle Türklüğü resmi söylemde geri plana alan nötr bir Osmanlılık kimliği arayışında bu reddedişin payı vardı. Tarihsel anlam haritasının kazılı olduğu diğer yüzü ise, Kafkasya, Balkanlar ve Ortadoğu’dan geri çekilen sancakları izleyerek Anadolu’ya gelen nüfusun Türklük çatısını niçin yadırgamadığını açıklıyor. İmparatorluk mekânında hâkimiyet el değiştirirken, ‘biz’ duygusunun bileşenlerindeki dönüşüm ve daralma sebebiyle kolektif kimliğin kuşatıcılığı da aşındı. Zoraki sınırlar, yeni ‘içeri/dışarı’ ikilemleri yarattı. Cumhuriyet döneminde modern Batılı bir ulus inşası uğruna yapılan ve ısrarla sürdürülen yanlışlar da, Türklüğe ait zengin çağrışımların tahrip sürecine hizmet etti.



Önümüzdeki temel soru şu: Yeni bir tarihi kavşaktayız ve hangi yöne doğru gideceğiz? Türklüğü etnikleştirerek daraltan süreçleri veri kabul edip küçük evimize mi çekileceğiz? Yoksa, tarihte en az iki kez yaşanmış genişleme evrelerine dikkat kesilip geleceğin Türklüğüne bir medeniyet kimliği nazarıyla mı bakacağız? İkinci tercih, Türklük evine kimliğin “tüm” tarihi çağrışımlarını koruyan, canlandıran, dışardakiler için de genişleten bir gözle yaklaşılmasını gerekli kılıyor. Demokrasi, bu tadilata uygun bir zemin sunuyor. Laik ulusalcılar 1923’le başlayan bir tarihte kendilerini buluyor. Yüzü Batı’ya daha çok dönük kesimler, Cumhuriyet Türklüğü’yle hayat tarzlarını özdeşleştiriyorlar. Milliyetçilerin bir bölümü, eski Türk tarihinden sembolleri vurgulamayı seviyor. Farklı dindarlıkları, siyasi muhafazakarlığı ve milliyetçilerin büyük bölümünü kapsayan renkli bir yelpaze Osmanlı asırlarının Türklük terkibinde heyecan duyacak çok şey buluyor. Türklükle özdeşlik kurarken değişik şeyler düşünüyorlar, ancak kavramın lafzı üzerinde mutabıklar. Çok farkında değiliz ama bu mutabakat demokrasimizi güçlü kılan dayanaklar arasında. Devamı, kimsenin etnikleştirilmiş tek bir hegemonik tarifi kabule zorlanmamasıyla mümkün. Demokrasi, kavramı tümden reddeden kesimlere de toplumun geneliyle zamana yayılmış entegre edici ilişkiler kurabilecek bir zemin sunuyor. Yani demokrasiyle köprüleri kurulmuş Türklük tasavvuru, Türkiye’nin gerçekten kilit taşı.



Karşımızdaki problemler yumağının başka boyutları da var. Üst kimliklerinden memnun kitleler, etnik gurupların talepleriyle ilgili düzenlemeler yapılırken bir şeyler kaybettiklerini hissederlerse güçlü tepkiler üretebiliyorlar. Etnik sorunların çözümü umuduyla Türk lafzının anayasadan çıkarılması da, artık hukuken bütünü temsil iddiasını yitirecek Türklüğün etnikleşmesi sürecini hızlandırabilir. Ayrıca, şimdiye kadar Türklük şemsiyesi altında ciddi düzeyde kimlik problemi hissetmemiş önemli bir kitle uzak geçmişte köken aramaya itilebilir. Bu aşamadan sonra, ayrışan grupların karşı karşıya konumlanması kimse için sürpriz olmamalı. Sırrı Sakık’ın Kafkasya ve Rumeli muhacirleri hakkındaki sözleri, vatandaşlığı coğrafyaya izafeten tanımlayarak sorunlarımızı çözemeyeceğimiz gibi ne türden yeni kavgalara adım atacağımızı da gösteriyor. Şunu da göz ardı etmemeliyiz. Adsız anayasa, hayat tarzlarını esas alan uzun süreli ve şiddetli siyasî gerilimlerin uzaklaştırdığı mahalleler arasındaki köprüleri tahkim mi, tahrip mi eder? Hukukun desteklediği ‘biz’ kabulü olmaksızın, muhafazakar ya da laik vb. kutuplar etkilediği herkesi kapsayacak meşru siyasi-kültürel projeler üretebilirler mi? Mahalleniz dışındakileri daha dindar-laik-milliyetçi/liberal/sol vb. bir dünya görüşü lehine ikna etmek istediğinizi varsayın. İlk ihtiyaç duyacağınız şey, diyalogu mümkün-anlamlı kılan ‘biz’ parantezi olacaktır. Diyarbakır-Trabzon’a bakarken, İzmir-Konya’yı da görmeliyiz. Öyleyse ne yapacağız?



Etnik farklılıkların doğal kültürel tezahürlerini zenginlik kabul edeceğiz. Temel hak ve özgürlükleri genişleteceğiz. Bunları yaparken “Türklüğe” dokunmayacağız. Fakat, yarınlarda küçülmesi değil, büyümesi muhtemel bir Türkiye’yi düşünerek “olunabilir” niteliğinin altını çizeceğiz. Yani, anayasada Türklüğü korurken, kavramın etnik değil hukuki bir içerik taşıdığını daha güçlü biçimde ihsas edeceğiz. Bunu söze dökmek ise hiç zor değil. Türk vatandaşlığını düzenleyen maddenin altına vatandaşlığın yitirilme şartlarını konu edinen şöyle tek bir cümle yazdığımızı farzedin. “Türklükten hangi hallerde çıkılacağı ilgili kanunla düzenlenir.” Vatandaşlık statüsündeki değişimle yitirilen bir sıfat, etnik aidiyeti işaret ediyor olamaz. Çok değişkene bağlı meselelerin tek başına hukuk metinleriyle halledilmesi elbette imkansız. Sorunlarımıza kalıcı ve gerçek çözümleri geleceğe yürürken bulacağız. Bu yolculukta farklı şeyler deneyebiliriz, fedakarlıklar yapabiliriz. Ama tek bir şeyi, kilit taşımızı yitirmemeliyiz.



mehmetakifo@yahoo.com