NATO Zirvesi Türkiye'nin vazgeçilmezliğini gösterdi

Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney / Nişantaşı Üniversitesi
19.06.2021

Türkiye- NATO ilişkilerinde yeni bir güven inşası sürecinin başındayız. Ankara'nın vazgeçilmez olduğunu görenler Ankara ile "normal ilişki" kurabileceklerini Ankara'ya göstermeye çabalıyor. Üstelik Türkiye'nin 1950'lerin-1980'lerin Türkiyesi olmadığı da çok iyi biliniyor. Ayrıca tarafların ortak çıkarları Türkiye-Batı işbirliğine ön açıyor.



14 Haziran günü Brüksel'de yapılan NATO Zirvesi, Türkiye'de yazılı ve görsel medyanın nefeslerini tutarak izlediği, sonuçlarına kilitlendiği bir toplantı oldu. Bu ilginin elbette pek çok sebebi var; nihayetinde Trumplı yıllardan, Kovid 19 felaketi ve Kongre baskınından sonra ilk kez Avrupalılar ve ABD lideri bir araya gelip birbirlerine yıkılmadık, ayaktayız mesajını iletiyorlardı. Yumuşak bir atmosfer ve "geri döndük" mesajının getirdiği olumlu hava bile bu kadar zorlu geçen yıllardan sonra haber değeri taşıyordu.

Zirvenin önemi

Ama bizim için Zirve'nin ayrı bir önemi de vardı; Biden-Erdoğan görüşmesi Zirve'nin yan görüşmelerinden biri olarak gerçekleşecek, NATO'nun askeri anlamda en kabiliyetli ülkelerinden ikisi, hem Türk-Amerikan ilişkilerinin hem de doğal olarak NATO'nun geleceği konusunda ipuçları verecekti. Bunun yanı sıra, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Zirve'de başka önemli görüşmeler de gerçekleştirecekti. G7 ve ABD-AB Zirvelerinin arasında Türkiye ve Avrupa'nın lokomotif ülke liderleri bir araya geliyordu.

Müttefiklik ilişkisi

Merkel-Erdoğan, Makron-Erdoğan, Johnson-Erdoğan görüşmeleri, her ne kadar İngiltere artık AB'nin bir parçası olmasa da Ankara'nın AB ile son AB Liderler Zirvesinde yakalamış olduğu pozitif gündemin gerçekliği hakkında bizlere somut bir fikir verecekti. Sonuçta kendilerini başka ilişki çerçevelerinde "öteki", "beriki" olarak tanımlayanların NATO çerçevesinde müttefik Ankara ile ilişkilerini nasıl çizdikleri Ankara açısından önemliydi. Bu bağlamda planlanan Mitçotakis-Erdoğan görüşmesi de ayrı bir önem taşıyordu ve ister istemez Yunanistan-Türkiye hattında sürdürülen normalleşme çabasının samimiyetinin Türkiye tarafından test edilmesi anlamına geliyordu. Uluslararası basının bir kısmında bu yaz Ege, Akdeniz sularının ısınacağı beklentisinin olduğu biliniyor. Silahlanmanın hızla sürdüğü bir bölgede tabii kimse kriz çıkıp çıkmayacağından emin olamıyor ancak Dış İşleri Bakanı Sayın Çavuşoğlu'nun Yunanistan ziyareti sırasında imzalanan işbirlikleri Yunanistan'ın, Türkiye'nin açtığı diyalog kapısından geçme şansını tepmediğini, bu konuda Batı başkentlerince teşvik edildiğini, hatta biraz da ittirildiğini bize gösteriyordu. Bu atmosfer, son dönemlerin moda tabiriyle "pozitif gündem" ne kadar gerçekti, Batı başkentleri pozitif gündem ihtiyacını uluslararası kamuoyuna hep beraber yansıtacak adımları atacak kadar ihtiyaç içinde ve Türkiye'yi kaybetmeme konusunda kararlı mıydılar? İşte tüm bu özel gündem nedeniyle gözler Brüksel'e dönmüştü.

Ankara'nın vazgeçilmezliği

14 Haziran'da Cumhurbaşkanı Erdoğan ilk görüşmesini Fransa Devlet Başkanı Macron ile gerçekleştirdi. Görüşme sonrasında yapılan açıklamadan öğrendiğimiz kadarıyla düne kadar Türkiye'nin Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da gerek Suriye gerekse de Libya'daki meşru tutumuna karşı çıkan Fransa Devlet Başkanı NATO'daki görüşmede u-dönüşü yaparak Ankara ile Suriye ve Libya'da işbirliği yapacaklarını açıklamış. Bu açıklama iki gerçekliğin sonucu: 1)- Fransa Ankarasız oluşturduğu Doğu Akdeniz-Kuzey Afrika- Afrika eksenlerinden istediği kazancı sağlayamamış, 2)- Ankara'nın yeni stratejik özerklik politikasının doğrudan bir yansıması olan alan kapatma kapasitesi ders kitaplarında tebliğ notlarında kalmamış, Paris'in söylemini revize etmesine de saha gerçekliği olarak neden olmuş. Gerçek şu ki, Paris Türkiye'ye karşı sürdürdüğü düşmanca yaklaşımından dolayı Suriye, Libya ve Kafkaslarda oldukça zarar gördü. Ve de Macron'un saha gerçekliklerini kavraması bayağı bir zaman aldı. Fransa sukutuhayale uğramadan önce çok şey denedi: Rusya'ya yakınlaştı, Ermenistan'ı destekledi, Hafter'i destekledi, Macron, Beyrut limanında "mission civilise" temsilciliğine soyundu, sonra Macron Trump ile arkadaş oldu, sonra Afrika'da oraya buraya müdahil oldu. Sonuç Fransa'da iç karışıklığı, iç savaş imalı bildirileri ve halkın sokaklara dökülmesini engelleyemedi. Şunu da belirtmek gerekir ki Fransa'nın tüm bu girdaptan nasıl çıkacağı hala belirsiz. Ama Macron Fransa'sının sonuçta tansiyonu düşürmüş olması ve Türkiye ile işbirliğini zikretmesi hem Ankara hem de bölge için olumlu bir adım.

Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın gayet olumlu geçen ikinci görüşmesi Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johson'la yapıldı. Taraflar, Brüksel'de yapılan bu görüşmede iki garantör ülke olarak Kıbrıs sorunun çözümüne değindiler. Birleşik Krallığın AB'den ayrılmasının KKTC'nin uluslararası ortamda pazarlık ve manevra alanını artırdığını daha önce söylemiştik. Türkiye'nin de KKTC'nin arkasında durup yeni girdiği yolda desteklediği biliniyor. Bu hatta olumlu gelişmelerin devam ettiği görülüyor. Ayrıca Ankara ve Londra'nın, aralarında yeni imzalan ticaret anlaşmasının yarattığı pozitif ivme ile savunma ve ticaret alanlarında ikili işbirliğinin kuvvetlendirme mesajını çok daha rahat verebildiklerini gördük Brüksel'de.

Pozitif gündem ve Merkel

Macron-Johson görüşmesini takiben Cumhurbaşkanı Erdoğan bir diğer önemli görüşmesini Almanya şansölyesi Merkel'le gerçekleşti. Merkel AB-Türkiye ilişkileri bağlamında Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son yıllarda en fazla görüştüğü liderlerden biri olup Ankara'nın AB ile pozitif gündemi yakalamasında ciddi önemde rol oynamış bir liderdir. Erdoğan-Merkel görüşmesinin iki ayrı önemi de vardı. Öncelikle 14 Haziran görüşmesi, 24-25 Haziran AB Liderler Zirvesi öncesinde gerçekleşen bir görüşme olarak Ankara'nın Almanya çapasını sağlamlaştırma fırsatı olarak da görülüyordu- ki bu konuda Ankara'nın son derece başarılı olduğunu anlıyoruz. Öte yandan Almanya liderliğinde yapılacak Libya konulu Berlin Zirvesi öncesi bu ikili görüşmenin gerçekleşmesi Türkiye'nin Libya hakkındaki bilinen görüşlerinin Almanya nezdinde tekrarlanması bakımından önemliydi. Nitekim NATO Zirvesinin hemen öncesinde yüksek düzeyli bir Türkiye heyeti de dost ve düşmana Ankara'nın Libya Ulusal Birlik Hükümeti nezdindeki onayını göstermek ve kanıtlamak için Libya'ya bir ziyaret gerçekleştirmemiş miydi? Berlin'le NATO'da kurulan bu diyalogda Türkiye'nin Libya'daki yerinin Libya'da nasıl göründüğü tekrar hatırlatıldı.

Atina ile yumuşama

Biden görüşmesinden hemen önce, Ege-Akdeniz meseleleriyle ilgili olarak yapılan Mitçotakis-Erdoğan görüşmesinden çıkan olumlu açıklamalar aslında Türkiye'nin özellikle Doğu Akdeniz'de bir süredir kendisine yönelen Batı odaklı kuşatmayı geri püskürtmesi ve dolayısıyla karalardaki ve denizlerdeki meşru kazanımlarını çoklu diplomasiyle masaya yansıtabilmesinin bir sonucundur. Özellikle, Türkiye-Yunanistan arasındaki istikşafı görüşmelerin yeniden başlamasıyla Ege ve Akdeniz'deki gerilimin doğal olarak düşmesi neticesinde, Ankara'yı haksız bir biçimde saldırgan-oyun bozucu- aktör olarak tanımlayanların iddiası geri tepmiş ve dolayısıyla Atina da Türkiye'ye yönelik provokatif tutumundan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bu bağlamada, Türkiye'nin Akdeniz'e kıyıdaş ülkelere bir kazan-kazan mantığında ortak sorunları çözmek ve ortak fayda yaratmak üzere işbirliği teklifinde bulunması da olumlu bulundu. Gerçi AB bu konuda henüz bir yanıt vermedi ve istişarelerini sürdürüyor ama Türkiye'nin söz konusu bu yapıcı diplomatik girişimleri Avrupa-Atlantik dünyasında çoktan takdirle karşılandı. Nitekim International Crisis Group 31 Mayıs 2021 de yayınlanan bir raporunda AB ve ABD'ye uyarılarda bulunuyor; Türkiye'nin Yunanistan ile başlatmış olduğu Ege-Akdeniz sahasında gerilimin azaltılması girişmişlerine destek verilmesi hararetle tavsiye ediyordu. Bugün NATO'da gerek görüşme öncesi Miçotakis'in Ankara'ya yolladığı sıcak mesajdan, gerekse de görüşme sonrası doğrudan diyalog kanallarının açılacağını anladığımız olumlu atmosferden Türkiye'nin saha-masa dengesini askeri-siyasi bürokrasisi ile sağlamakta çok başarılı olduğunu görüyoruz. Konu Yunanistan-Türkiye ilişkisi ile de sınırlı değil. Türkiye'yi Güney Kıbrıs, Yunanistan aracılığıyla Antalya Körfezi'ne kapatma girişiminde başarısız olan AB'nin Ankara'nın sahada ve masada başarıyla sürdürmekte olduğu özerk dış politikası karşısında Ankara'nın vazgeçilmezliği gerçeğini kabul etmeye başladığı görülüyor. 14 Haziran NATO Zirvesinde yaşananlar, AB'de yavaş yavaş geçerli olmaya başlayan bu olumlu havanın artık NATO'ya kadar uzanmakta olduğunu bizlere gösterdi. Şunu unutmayalım, NATO hala Avrupa güvenliğinin kalbi ve beynidir. Dolayısıyla orada vazgeçilmezlik tahtına oturmak da ciddi bir güç gösterisidir.

Güvenliğin bölünmez bütünlüğü

Biden-Erdoğan görüşmesinin sonucu, her iki tarafın birbirlerine yönelik kullandıkları söylemler, liderlerin vücut dilleri bu ılıman havanın artık Transatlantik dünyasının iki tarafında da onaylandığını bize gösteriyor, Türkiyesiz bir NATO düşünülemeyeceğini ispatlıyor. Walter Russel Reed, Wall Street Journal'da çıkan yazısında NATO Zirvesi öncesi Batı başkentlerinde gerginlik bekleyenleri "Türkiye artık sizin dedelerinizin zamanının Türkiye'si değil" diyerek boşuna uyarmadı. Kamuoyunun değişimi algılaması belli bir süre alıyor ancak anlaşılan bu ve benzeri uyarılar liderler düzeyinde ciddiye alınmış ki görüyoruz, Zirvede AB liderlerinin pek çoğu ve ABD Başkanı Biden, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Erdoğan ve heyetine olması gereken bir müttefik ruhuyla yaklaşmış ve temas kurmuşlar. Elbette beklentimiz bu önemli adımın ötesini görmek.

NATO müttefiklerinin Türkiye'yi terörizmle mücadelesinde bugüne kadar yalnız bıraktıkları yılları telafi etmeleri gerekiyor, Yeni bir Çağ için Birliktelik mottosuyla yola çıkmaya hazırlanılan gelecek on yılda İttifak'ın yeni stratejik yolculuğunda telafi için fırsatı ve zamanı olacak. İttifak'ın bu fırsatları değerlendirip değerlendirmeyeceğini göreceğiz. NATO müttefiklerinin bunu başarıp başaramayacağı konusunda haklı olarak Ankara'nın endişeleri var, zaten bu nedenle, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ağzından İttifak'ın güvenliğinin bölünmezliği prensibine vurgu yapan Türkiye, İttifak içinde arzu edilen dayanışma konusunda teminat verdi ve teminat istedi. Biden ile yapılan ve belirtiğimiz gibi olumlu geçen görüşmeden sonra Türkiye'nin gerek S-400 gerekse de F-35 konusundaki görüşlerinin değişmediğini, ABD Başkanıyla yapılan görüşmede paylaşıldığını kamuoyuna duyurması bu çerçevede okunmalı.

Afganistan neden önemli?

Sonuç itibariyle, ABD-Türkiye hattında birikmiş, derinleşmiş onca sorun varken 14 Haziran NATO Zirvesinde gerçekleşen Biden-Erdoğan görüşmesi için son yılların en kritik görüşmesiydi denilmesi hiç de abartılı olmayacaktır. Yine kimse bu ciddi sorunların, son yılların en ciddi NATO toplantısında çözülmesini de beklemiyordu. Taraflar, güvenliğin bölünmez bütünlüğü meselesinde verecekleri mesajı önceleyerek anlaşmazlık konularını -yine moda bir deyimle- paranteze alıp Afganistan, Libya, Doğu Akdeniz gibi ortak menfaat alanlarına odaklandılar. Böylece Türkiye'nin Moskova ile ilişkilerinde de anahtar olarak kullandığı konu bazlı işbirliğine Türk-Amerikan ilişkilerinde de ön açıldı. Bu da bir zamandır kopuk olan diyalog kapısının aralanmasına neden olmuştur. Ayrıca merak edilmesin; Türkiye, kendi ulusal çıkarlarından taviz vermeksizin özerk dış politikasını sürdürmeye devam edecek. Ama, Ankara imkân olduğunda müttefikleriyle dayanışma içinde hareket ederek gelecek on yılda NATO'ya eskiden olduğu gibi katkı vermeye de devam edecek. Bu Zirvede bir noktanın altı daha çizildi: artık bu destek karşılıksız olmayacak. Bu çerçevede, şimdiden taraflar NATO'nun önemli bir başlığı olan Afganistan konusunda müzakerelerine başladılar bile. NATO Zirvesi öncesinden önce, ABD'nin ve NATO'nun Afganistan'ı terk etme planları çerçevesinde Kabil Havalimanının güvenliğinin sağlanması konusunda Türkiye'nin adının gündeme gelmesi basında yer bulmuştu. Bizim kanımızca bu mesele konunun karmaşıklığı nedeniyle ABD/NATO ve Ankara arasında ciddi bir müzakereye neden olacaktır. 2003-2006 yılları arasında, NATO'nun Sivil Temsilcisi unvanıyla görev yapmış eski Dışişleri Bakanı ve TBMM eski Başkanı Hikmet Çetin, Türkiye'nin Afganistan'da görev yapmasından yana olduğunu 15 Haziran tarihli Hürriyet gazetesinde Sedat Ergin ile yapmış olduğu söyleşide dile getirdi. Çetin'e göre, Ankara Afganistan'ı yalnız bırakmamalıdır. Yine Çetin'e göre, Türkiye'nin geçmişte NATO altındaki ISAF komutasını üstlenerek edindiği askeri tecrübeler doğrultusunda Afganistan'ın ve özellikle de Kabil Havalimanı'nın korunmasında yapabileceği ciddi katkılar mevcuttur. Ayrıca, Çetin Ankara'nın Afganistan ve Afgan halkı nezdinde sahip olduğu tarihsel ve kültürel bağları nedeniyle, NATO bünyesinde oldukça ayrıcalıklı ve kıymetli bir konumuna sahip olduğuna dikkat çekiyor. Derin bir Afganistan tecrübesine sahip olan Çetin, ABD'nin Afganistan'dan çekilme meselesinin İttifak içinde nasıl formülle edileceği konusuna değinirken NATO ve ABD'nin Türkiye'ye vereceği destek kadar Afganistan dinamikleri içinde önemli bir yeri olan Taliban ile müzakerelerin de sonuç üzerinde etkili olacağı uyarısında bulunuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da NATO Zirvesinde Batılı muhataplarına seslenirken bu hususların altını çizmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan Ankara'nın kendisine gerekli desteğin verilmesi halinde Macaristan ve Pakistan ile kurulacak ortaklık gibi alternatif modellerle Kabil Havalimanı'nın korunmasına katkı verebileceğini dile getirmiştir. Şimdilik, Afganistan konusunun nasıl çözüleceği tam olarak netleşmedi ama, bu Zirvede Ankara kendi çıkarlarını öncelemek suretiyle, BM veya NATO çerçevesinde eskiden de yapmış olduğu gibi barışı koruma faaliyetleri çerçevesinde Afganistan'a destek vermek için hazır olduğunun sinyali verildi.

Kilit kavram: Güven İnşası

Uzun lafın kısası, 14 Haziran NATO Zirvesi Türkiye'nin İttifak içindeki önemini bir kez daha öne çıkardı. Bizler bunu sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ikili görüşmelerine bakarak değil aynı zamanda Sonuç Bildirisinde Türkiye'nin güvenliğine vurgu yapan maddeden anlıyoruz. Zira NATO bu maddede, Türkiye için güvenlik tedbirlerine olan katkısını arttırma sözü veriyor. Umalım ki, bundan sonra NATO'daki müttefiklerimiz geçmişte Türkiye'ye karşı yaptıkları hataları gelecekte onarmak suretiyle Ankara'nın güvenini kazanacak somut adımlar atar ve böylece İttifak içindeki dayanışma prensibi gerçeklik bulur. Zirve sonrası bazı yorumcular hava olumlu ama "havai fişeklerle kutlanacak kadar değil" diye bir gözlemde bulundular. Şunu söyleyelim havai fişeklerden çok daha ciddi, çok daha önemli bir noktadayız: Türkiye- NATO ilişkilerinde yeni bir güven inşası sürecinin başındayız. Ankara'nın vazgeçilmez olduğunu görenler Ankara ile "normal ilişki" kurabileceklerini Ankara'ya göstermeye çabalıyor. Üstelik Türkiye'nin 1950'lerin-1980'lerin Türkiyesi olmadığı da çok iyi biliniyor. Ayrıca tarafların ortak çıkarları Türkiye-Batı işbirliğine ön açıyor. Sonuç olarak müttefiklerimiz havai fişek fırlatacak bir haleti ruhiye içinde değiller, zorlu bir sınavın arifesindeler. Bugünün Türkiyesi'nin güvenini kazanmak zorundalar. İlk adım iyi atıldı, geleceği göreceğiz.

gnursin@hotmail.com