NATO’nun anlam krizi mi?

Doç. Dr. Abdurrahman Babacan/ İstanbul Medipol Üniversitesi
05.12.2019

Türkiye’nin belki de ilk kez gerek BM, gerek G-20, gerekse NATO zirvelerinde dünya kamuoyunun ve siyaset yapıcıların bu denli merkezinde yer alması, bir taraftan dünya siyasetinde oluşan çok merkezli güç yapısının, bir taraftan bu güç yapısının ekseninin yeniden doğu-batı ekseninde doğu tarafına dönük kaymasının, bir taraftan da Türkiye’nin buradaki sahip olduğu jeopolitik gerçekliği çok boyutlu ve dengeleyici güç siyasetiyle doldurma yönündeki aktif dış politika tarzının bir sonucu olarak okunabilir.



2010’daki Lizbon zirvesinde NATO liderlerini buluşturan temel dinamik ve stratejik unsur, 11 Eylül sonrası küresel ve bölgesel güç parametrelerinin almaya başladığı yeni içeriğin, NATO’nun gelecek vizyonu açısından taşıdığı anlamın tespitine dönük stratejik kavram bulma arayışı idi.

Yakın dönemde NATO açısından yapısal kodların daha da ötesine geçerek, bizatihi anlam zemini ve buradan türeyecek gelecek projeksiyonuna dönük ilk kapsamlı ve kuşatıcı sorgulama fikri idi Lizbon’da ortaya atılan. O günden sonra gelişen çok şey oldu.

Arap Devrimleri’nin bir büyük coğrafyanın uzun soluklu kaderini etkileyecek bir silsile olarak ortaya çıkışı, büyük güçlerin bu süreci manipüle etme stratejileri ve bunun –Suriye’de olduğu gibi- somut yansımaları, Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın Batı bloğu açısından belki ilk defa yeniden bir ‘büyük tehdit’ parantezine alınmasını getiren 2008 Gürcistan ile başlayıp 2014 Ukrayna müdahalesi ve Kırım’ın ilhakı ile derinleşen ‘agresif/proaktif’ (Soğuk Savaş sürecindeki stratejilerin tanımlanmasında kullanılan ifade biçimlerinin, yakın dönemde her iki blok açısından kendi perspektiflerini izahta yeniden kullanıldığını görmek, ilginç ve öğretici dersler içeriyor) dış politika tercihleri ve nihayetinde Suriye-Doğu Akdeniz denklemindeki filli ve güçlü varlığı, NATO açısından Lizbon’da cevabı aranan stratejik kavram sorusunun önemi ve yerindeliğini teyit eden gelişmeler olarak belirdi. Öyle ki, Washington’daki daha ziyade muhafazakâr/yeni-muhafazakâr düşünce kuruluşlarının son yıllarda yayımladığı raporlardaki temel vurgu, Rus Batı Askeri Bölgesi’nin, NATO’nun Doğu kanadı üzerinde konvansiyonel bir üstünlüğe sahip olduğu önermesi idi. Ayrıca, Suriye’deki filli durumda yaşanan mevzi kaybı ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik mücadelesinde Rusya’nın sahip olduğu göreli avantajlar demeti de, NATO ülkeleri açısından, Orta Doğu ve Kuzey Afrika denklemindeki bir başka endişe kaynağı. Yani tarihin hızlandığı zaman diliminde Kuzey Atlantik Paktı için Rusya, yeniden konvansiyonel ve operatif bir güç haline dönüştü.    

NATO’nun durduğu zemine ilişkin genel bir kategorizasyona gidilecek olursa dört temel tarihsel dilimden bahsetmek mümkün: 1) Askeri ve ideolojik tehdit algılamasıyla oluşan paktlar siyasetinin dominasyonuyla geçen Soğuk Savaş dönemi; 2) Yeni güvenlik tanım, konsept (terörizm, göç, etnik çatışmalar, siber güvenlik, organize suçlar vb.)  ve ihtiyaçlarına uyum sağlayacak dönüşümlerin sancısıyla dolu, Soğuk Savaş’ın bitiminden 11 Eylül’e kadarki dönem; 3) 11 Eylül ile gelen yeni bir jeostrateji ve jeopolitika tanımı ve sonrasındaki süreci domine eden asimetrik, hibrit tehditlerle mücadele odağına kayış; 4) 2010 Arap Devrimleri sonrasında gelişen bölgesel dinamiklere küresel hegemonya mücadelesi ekseninde verilecek operasyonel cevap ve yeni stratejik konsept arayışı.

‘Özgür dünya siyasası’

Savaştan uzak ve istikrarlı bir Avrupa ülküsünü tahkim etme anlamında geçirdiği ‘başarılı’ dönemin ardından Soğuk Savaş’ın bitişi NATO açısından yeni bir paradigma sınamasını getirecekti. Zira bu NATO’yu salt bir askeri yapı olmaktan çıkarıp, siyasi bir yapıya da evriltecek, hatta üye ülkeler orijinli silah ticaret satış hacmine bakıldığında, hegemonik bir ekonomik yapının da bir biçimde NATO’nun bir başka yönünü inşa ettiğini görmek mümkün olacaktı. Bu ise, 11 Eylül sonrası ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleriyle başlayan, sonrasında bugün Suriye ve Yemen’deki iç savaşlarda büyük güç siyasetinin söz konusu vakalara dâhil olma biçimlerine ilişkin yapacağımız okumada bizlere ayrıca öğretici dersler sunmakta. Ve elbette ki, ‘özgür dünya siyasası’nın odağında yer alan demokrasinin yayılması (11 Eylül sonrası ABD siyasetinin Orta Doğu’ya dönük ilgisinin meşrulaştırıcı söylemini, NATO’nun kavramsal içeriğinde yer alan ‘demokrasi, özgür dünya, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü’ söyleminin inşa ettiği hatırlanırsa, daha anlamlı bir sonuca ulaşmak mümkün olacaktır) hülyasının içerdiği samimiyete ve son tahlilde bizatihi çöküşüne ilişkin.     

İç krizin boyutları

Nitekim 90’lı yıllarda NATO’nun söz konusu geçiş dönemi içerisinde aldığı aktif inisiyatifin içeriğine bakıldığında ortak bazı özellikler göze çarpmakta. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinin ardından oluşan ara kesitte karşılaşılan büyük krizlerin başlıca ve en acıtıcı olanı Bosna Savaşı’nı sona erdiren Dayton Anlaşması sürecinde de, Kosova’daki krizin nihayetlendirilmesindeki müdahil oluşta da, 2008’teki Somali korsanlar krizine ilişkin aktif müdahalede de karşımızda duran husus, BM’nin (özelde BMGK) söz konusu süreçlerde almadığı inisiyatifin ABD öncülüğünde NATO eliyle alınarak, artık bir siyasi ulus üstü yapı konumuna geçilmesi durumunun fiili anlamda NATO açısından üstlenilmiş olmasıdır. Bu ise madalyonun diğer tarafında aynı zamanda ABD’nin, uluslararası meşruiyet ve aktivasyon gereksiniminin her arandığında, daha rahat ve kolay ulaşılabilecek ‘alternatif’ bir uluslararası şemsiye yapıya kavuşması anlamı da taşımaktadır. Nitekim kısa bir geçmiş taraması yapıldığında dahi görülecektir ki, ABD’nin isteyip de NATO’dan çıkartamadığı hiçbir karar mevcut değil. Bu açıdan baktığımızda, son Londra zirvesi öncesinde Macron’un dillendirdiği ‘beyin ölümü’ tartışmasının bir yönüyle, Obama’nın ilk döneminden bu yana gün yüzüne çıkmış olan, AB’nin önde gelen bazı ülkeleri ile ABD arasındaki Atlantik ittifakı krizinin yansıması olarak okunacak bir boyutu barındırdığı da belirtilmelidir. Bu iç krizin bir başka ve çok önemli boyutu, Trump’ın henüz seçim döneminde dillendirdiği, göreve geldikten sonra da yüksek perdeden ve hayli sert tonlarla ifade ettiği, Avrupa’nın NATO bloğuna olan desteğinin oldukça küçük ve sınırlı olduğu gerçeği. Bu da esasen yeni bir eleştiri değil. Zira 80’lerde Reagan’ın, 90’larda Bush’un ve son olarak Obama’nın da benzer eleştirileri AB’nin önde gelen ülkelerine yönelttiğini görüyoruz. Buna ilişkin somut bir adım ise, 2014’teki zirvede alınmış olan; 10 yıllık dönem içerisinde (2024’e kadar) üye ülkelerin GSYİH’lerinin yüzde 2’sini savunma harcamalarına ayırmaları yönündeki karardı. Fakat gelinen noktada Trump’ın eleştirisine konu olan rakamsal gerçeklikte, Brexit ile birlikte düşünüldüğünde, bugün itibariyle NATO finansal bütçesinin yüzde 80’inin AB’ye üye olmayan ülkeler tarafından –ki yüzde 60’ının yalnızca ABD tarafından- karşılandığı gerçeği mevcut.

NATO açısından kurumsal ve yapısal birtakım kriz ve sıkıntı dinamiklerini ifade eden bu unsurların yanı sıra, belki daha önemli ve paradigmal hususiyetin, bir yandan yeni alan ve kapsam genişleme stratejisi izlenmeye ve birtakım yeni misyonlar (‘insani müdahale’, ‘bölge dışı alanlar’, ‘ istikrarsız bölgelere uluslar arası müdahale’, ‘küresel terörizme karşı topyekun savaş’ gibi) üstlenilmeye dönük bir stratejik konsept belirlenme sürecinde ortaya çıkan ve NATO’nun varlık sebebi olan kolektif savunma paradigmasında oluşan gedikler. Bundan kastımız: hem tüm üyelerin dış politika perspektiflerini biçimlendirirken tanımında birleşip birlikte mücadele perspektifi doğuracakları ‘ortak düşman’ tanımlamasındaki sıkıntı ve bunun doğal yansıması olarak 5. maddenin birçok farklı örnekte görüldüğü üzere adilane ve eşitlikçi bir temelde işletilmemesinde ortaya çıkan paradigma sorunu, hem de dünya siyasetinin yeni çok merkezli güç yapılanmasında, NATO’nun güvenlik odağını nereye yönelteceği sorusuna ilişkin kafa karışıklığında ortaya çıkmakta olan güvenlik konsepti sorunu. Nitekim Ocak 2019’da Macron ve Merkel’in imzaladığı Aachen Anlaşması ile, Avrupa Ordusu PESCO’nun ilk somut adımlarının atılması ve ortak savunma ve kalkınma politikalarının geliştirilmesi taahhütlerini söz konusu bağlama pekala koyabiliriz. Yine bağlama ilişkin bir başka çok önemli gösterge, ABD’den sonra NATO’nun en büyük ikinci askeri gücü konumundaki Türkiye’nin, sadece 2011 Suriye iç savaşının patlak vermesinden sonra kendi topraklarına yönelik yaşadığı büyük güvenlik ihlal ve saldırılarına karşı, NATO’dan kolektif savunma ve 5. madde gereksinimleri bağlamında herhangi bir destek ve reaksiyon gelmemesi durumu. Bu ise, meselenin başlı başına bir paradigma ve konsept sorununa dayandığını ifade eden bir olgu, ki bu da NATO’nun üye devletlerin güvenlik ve terörizm algılamalarındaki farklılaşmalarına ilişkin reaksiyon gücü ve aralarındaki güvenlik sorunlarına çözüm üretebilme kapasitesinin sınırlılığına işaret eden bir durum. Burada, özellikle Macron’un ve hemen birçok NATO ülkesinin Türkiye’ye dönük tutumlarında, YPG/PYD unsurları ile girdikleri angajmanın niteliği, formu ve diskuru oldukça sorunlu. Öncelikle kendi dış politika paradigmaları açsısından; fakat bunun daha da ötesinde, NATO’nun anlam zemini ve operasyonel kabiliyeti bakımından sorunlu. Nitekim kimi üye ülkeler kendi dış politika ihtilaflarını ittifakın esas gündemine oturtmaya çalışmak gibi bir yanlışa düşmek suretiyle, felç edici bir sıkıntılar yığını üretmek ve diğer üyelerin güvenlik ve jeopolitik hassasiyetlerini kavramamakta ısrar ederek, NATO’nun varlık zeminini ilga edecek bir ilkesizlik ve tutarsızlık arz etmekteler. Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı ve Barış Pınarı harekâtı ile zirvesine çıkan durum da, söz konusu tutarsız ve ilkesiz tutumların Macron’un söylem dilinde ya da ABD Kongresindeki kimi senatörlerin suçlamalarında makes bulan yansımaları.

Rusya ile geliştirilen ikili ilişkilerin artan çapı ve derinliğine ve S-400 meselesine ilişkin tutum ve söylemler de NATO’nun kolektif savunma paradigmasına ilişkin kaygının yansımasından çok, söz konusu resmin parçaları olarak beliriyor. Kaldı ki, savunma sanayi unsurları ticareti de dâhil olmak üzere, Rusya ile ikili ilişkilerin geliştirilmesinin, NATO’nun –Fransa dâhil- bazı ülkelerinin başvurdukları bir yol olduğu hususiyeti da ayrı bir gerçek olarak masanın öbür ucunda durmakta. Meselenin her şeye rağmen Türkiye’ye bakan tarafında çok müphem, muğlâk bir fotoğraf yok. Türkiye için, blok siyaseti ve işbirliği sahasındaki yansıma zemini itibariyle NATO halen birinci sırada yer alıyor. Beraberinde ise, dünya siyasetinde oluşan çok merkezli güç ilişkisinde Rusya ve Çin ile yakınlaşma ve stratejik işbirliği politikasının Türkiye tarafınca icra edildiği çok boyutlu bir dış politika perspektifinden bahsetmek mümkün. Ki bu bağlam aynı anda ters taraflı şekilde, NATO üyeliğinin, Rusya ve Çin gibi ülkelerle girilen angajmanda Türkiye açısından bir siyasi-diplomatik-askeri caydırıcı unsur ve koz olarak elde tutulduğu realitesini de kapsıyor. Türkiye’nin bu anlamda belki de ilk kez gerek BM, gerek G-20, gerekse NATO zirvelerinde dünya kamuoyunun ve siyaset yapıcıların bu denli merkezinde yer alması, bir taraftan dünya siyasetinde oluşan çok merkezli güç yapısının, bir taraftan bu güç yapısının ekseninin yeniden doğu-batı ekseninde doğu tarafına dönük kaymasının, bir taraftan da Türkiye’nin buradaki sahip olduğu jeopolitik gerçekliği çok boyutlu ve dengeleyici güç siyasetiyle doldurma yönündeki aktif dış politika tarzının bir sonucu olarak okunabilir.  

abdurrahmanbabacan@gmail.com