Ankara zirvesinde yalnızca NATO'nun karşı karşıya olduğu tehditler masaya yatırılmayacaktır. Tartışmanın özü şu sorular etrafında şekillenebilir: Evrilen ve değişen Uluslararası güvenlik ortamına NATO nasıl uyum sağlayacaktır? Zirve NATO'nun olsa da gündemi daha çok Avrupa güvenliği hangi temeller üzerine inşa edileceği belirleyecektir? Türkiye bu yeni mimaride nasıl bir rol üstlenecektir?
Ramazan Turan/ Avukat
7-8 Temmuz 2026'da Ankara, yalnızca NATO liderlerini ağırlayan bir başkent olmayacaktır. Ankara, uluslararası hukukun sınırlarının yeniden çizildiği, kolektif güvenliğin geleceğinin tartışıldığı ve yeni bir güvenlik mimarisinin temel taşlarının döşeneceği stratejik bir merkeze dönüşecektir. Ukrayna savaşının Avrupa güvenliğini köklü biçimde sarstığı, Orta Doğu'da çatışma risklerinin tırmandığı ve küresel güç rekabetinin yeni bir evreye girdiği bu kritik dönemde gerçekleştirilecek NATO Zirvesi, ittifakın geleceğine ilişkin son derece önemli mesajlar verecektir.
Bu zirvede dikkat çekici olan yalnızca gündem maddeleri değildir. Zirvede belki de en dikkat çekici husus, Türkiye'nin artık yalnızca NATO'nun güçlü bir üyesi olmanın ötesine geçerek ittifakın güvenlik tartışmalarının tam merkezine yerleşmiş olmasıdır.
Güvenliğin Brüksel'den Ankara'ya dönüşümü
2021 Brüksel Zirvesi'nden 2025 Lahey Zirvesi'ne kadar uzanan süreçte NATO'nun deklarasyon belgelerini dikkatle incelediğimizde, ittifakın güvenlik anlayışındaki köklü dönüşüm açıkça gözlemlenebilmektedir. Brüksel'de liderler, Rusya'yı 'Euro-Atlantik güvenliğine yönelik tehdit' olarak tanımlarken henüz konvansiyonel çatışmadan değil, 'saldırgan eylemler'den söz ediyordu. 2022 Madrid'de ise bu dil dramatik biçimde sertleşti: Rusya, Ukrayna'ya karşı fiilî savaş başlatmış, NATO, tarihinin en büyük savunma güçlendirmesini hayata geçirmeye karar vermişti.
2023 Vilnius'ta ittifak bir adım daha ileri giderek yeni nesil bölgesel savunma planlarını onayladı, deniz altı kritik altyapının korunmasına yönelik yeni bir merkez kurdu ve savunma harcamalarını yüzde iki eşiğinin de ötesine taşıyacak bir taahhüde imza attı. 2024 Washington'da ise ittifak, 75. kuruluş yıl dönümünü muazzam bir güçlenme hamlesinin gölgesinde kutladı: Rusya'nın 'en önemli ve doğrudan tehdit'olduğu tescil edildi, Çin ise artık 'sistemik meydan okuma' olarak resmî belgelere girdi.
2025 Lahey Zirvesi bu evrimin son halkasını oluşturdu. Müttefikler, GSYH'nin yüzde beşini savunmaya ayırma taahhüdünü kabul etti. Bunun en az yüzde üç buçuğunun doğrudan NATO savunma harcaması tanımına dahil çekirdek savunma giderlerine ayrılması kararlaştırıldı. Bu karar, ittifak tarihinin en iddialı malî taahhüdüdür ve Ankara Zirvesi'nin gerçekleşeceği ortamı belirleyen temel çerçeveyi oluşturmaktadır.
Peki tüm bu dönüşüm içinde Ankara Zirvesi ne anlama gelmektedir? Bu soruya yanıt verebilmek için uluslararası güvenliğin ve NATO'nun değişen doğasını ve Türkiye'nin bu tablodaki konumunu doğru okumak gerekmektedir.
Siber saldırıdan deniz altına: Güvenliğin yeni coğrafyası
NATO'nun günümüzdeki güvenlik söylemi ile Soğuk Savaş dönemi anlayışı arasında derin bir uçurum vardır. Soğuk Savaş boyunca tehditler büyük ölçüde tanklar, uçaklar ve nükleer başlıklar üzerinden tanımlanıyordu. Günümüzde ise güvenlik kavramı çok daha geniş bir alana yayılmıştır.
Siber saldırılar, kritik altyapıların korunması, yapay zekâ destekli tehditler, enerji güvenliği, dezenformasyon operasyonları ve hibrit savaş yöntemleri artık NATO'nun birincil öncelikleri arasındadır. 2023 Vilnius Zirvesi'nde deniz altı kritik altyapının korunmasına yönelik alınan kararlar, Washington'da siber savunmaya ilişkin taahhütlerin güçlendirilmesi, 2025 Lahey'de savunma sanayii işbirliğine verilen ağırlık; bunların tümü güvenliğin yalnızca askerî değil, teknolojik, ekonomik ve sanayi boyutlarını da kapsayan çok katmanlı bir kavrama evrildiğini ortaya koymaktadır.
Bir ülkenin enerji altyapısına yönelik siber saldırı, uluslararası hukuk açısından silahlı saldırı olarak değerlendirilebilir mi? Kritik iletişim sistemlerini hedef alan operasyonlar, Antlaşma'nın 5. Maddesi'ni harekete geçirebilir mi? NATO'nun son dört zirvesindeki belgeler, bu soruların artık tamamen teorik olmaktan çıktığını göstermektedir. Ankara Zirvesi'nde de bu soruların pratik yanıtları tartışılacaktır.
Güvenliğin bu yeni boyutu, coğrafî açıdan da son derece kritik bir alan olan Karadeniz ve Doğu Akdeniz'e işaret etmektedir. Vilnius Zirvesi'nde Karadeniz bölgesinin 'stratejik öneme sahip' olduğu vurgulandı ve bu denizde güvenlik, istikrar ve seyir serbestisinin korunması taahhüt edildi. Washington'da ise Karadeniz'deki mayın temizleme görev grubunun üç kıyı müttefiki tarafından faaliyete geçirilmesi memnuniyetle karşılandı. Bu tabloda Boğazlar üzerindeki egemenliği elinde bulunduran Türkiye'nin stratejik ağırlığı açıktır.
Hürmüz'den Karadeniz'e: Türkiye'nin köprü değeri
Ankara Zirvesi'nin düzenlendiği dönemde NATO'nun gündemindeki en hassas coğrafyalardan biri yine Orta Doğu olacaktır. Özellikle İran merkezli gelişmeler ve Hürmüz Boğazı'ndaki güvenlik riskleri yalnızca bölgesel değil, küresel sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşmektedir. Sıvılaştırılmış doğal gaz taşımacılığının büyük bölümü de bu güzergâha bağımlıdır. Bu nedenle bölgede yaşanacak herhangi bir güvenlik krizi yalnızca Körfez ülkelerini değil, Avrupa ekonomilerini ve küresel enerji piyasalarını doğrudan etkileyecektir.
Ancak burada önemli bir gerçeklik dikkat çekmektedir. Ukrayna savaşının maliyetleriyle boğuşan pek çok Avrupa ülkesi, Lahey'de yüzde beşlik savunma harcaması taahhüdü vermiş olsa da Orta Doğu kaynaklı yeni bir askerî yükün altına girmekte isteksiz görünmektedir. Bu tutarsızlık, NATO'nun lider gücü olan Amerika Birleşik Devletleri açısından önemli bir stratejik sorun oluşturmaktadır.
Tam da bu noktada Türkiye'nin değeri somutlaşmaktadır. Türkiye hem NATO çatısı altında hem de bölgenin değişken dinamiklerinde meşruiyeti olan, birden fazla tarafla eş zamanlı diplomatik temas kurabilme kapasitesine sahip ender ülkelerden biridir. Ankara, Washington, Brüksel, Körfez başkentleri ve Orta Doğu'nun çeşitli aktörleriyle aynı anda müzakere masasına oturabilmektedir. Bu özellik, Türkiye'yi yalnızca askerî kapasitesi açısından değil, kriz yönetimi ve diplomatik çözüm üretme gücü bakımından da vazgeçilmez kılmaktadır.
Washington Zirvesi'nde NATO, güney komşuluğuna yönelik 'daha güçlü, daha stratejik ve sonuç odaklı' bir yaklaşımın eylem planını kabul etti. Bu süreçte güney komşuluğu için özel temsilci atanması kararlaştırıldı ve Ürdün'de bir NATO irtibat ofisi açıldı. Ankara Zirvesi bu momentum üzerine inşa edecek ve Türkiye, söz konusu süreçte hem coğrafî konumu hem de diplomatik kapasitesiyle belirleyici bir aktör olarak öne çıkacaktır.
Uluslararası hukuk ve değişen savaş ortamı
Bu noktada uluslararası hukuk perspektifinden bazı kritik soruları gündeme taşımak gerekmektedir. NATO'nun son dört zirvesinde kaleme alınan belgeler, hibrit tehditler, siber operasyonlar, deniz altı altyapıya yönelik sabotaj eylemleri ve dezenformasyon kampanyaları gibi konularda mevcut uluslararası hukuk çerçevesinin yetersizliğine dikkat çeken ifadelerle doludur.
Vilnius Zirvesi'nde 'herhangi bir kümülatif kötü niyetli siber faaliyet dizisi silahlı saldırı düzeyine ulaşabilir' denildi. Washington'da ise 'hibrit operasyonlar da 5. Madde'yi harekete geçirebilir' taahhüdü pekiştirildi. Peki bu tespitler fiiliyatta neye karşılık gelmektedir? Hangi eşikler geçildiğinde kolektif savunma mekanizmaları devreye girecektir? Bu soruların kesin hukukî yanıtları hâlâ netleşmiş değildir.
Ankara Zirvesi'nde de bu tartışmanın süreceği anlaşılmaktadır. Güvenliğin değişen doğasına karşı NATO'nun nasıl bir hukukî ve siyasi çerçeve geliştireceği, ittifakın önündeki en kritik kurumsal sorulardan birini oluşturmaktadır. Türkiye'nin bu süreçte hem hukuk devleti ilkeleri hem de pratik güvenlik gereksinimleri arasındaki dengeyi doğru kurma konusunda deneyimli ve güçlü bir ses olduğu bilinmektedir.
Avrupa güvenliği: Türkiye'nin olmadığı bir denklem mümkün mü?
Son yıllarda Avrupa Birliği içinde 'stratejik özerklik'tartışmaları yoğunlaşmaktadır. Özellikle Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa'nın kendi savunma kapasitesini artırması gerektiği yönündeki görüşler güç kazanmış, Lahey Zirvesi de bu arayışta bir kilometre taşı işlevi görmüştür.
Ancak güvenlik alanındaki gerçekler, teorik tartışmalardan çok daha çarpıcıdır. Avrupa'nın karşı karşıya olduğu tehditlerin büyük bölümü Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya ekseninde şekillenmektedir. Bu bölgelerin tamamında Türkiye doğrudan ya da dolaylı olarak belirleyici bir aktör konumundadır. NATO'nun en büyük konvansiyonel orduya sahip ikinci ülkesi Türkiye aynı zamanda ittifakın güney kanadının güvenliğinde kilit rol üstlenmektedir.
Savunma sanayiindeki ilerlemeler, İHA teknolojisindeki öncülük ve bölgesel kriz yönetimi tecrübesi Türkiye'nin stratejik önemini daha da artırmaktadır. Bunun yanı sıra Türkiye, Rusya ile Ukrayna arasındaki tahıl anlaşmasında oynadığı yapıcı arabulucu rol, Boğazlar üzerindeki Montrö rejimine ilişkin tutumu ve bölge ülkeleriyle kurduğu çok yönlü ilişkiler aracılığıyla ittifak içinde eşsiz bir köprü işlevi görmektedir.
Bu nedenle Türkiye'nin dışarıda tutulduğu bir Avrupa güvenlik mimarisinin sürdürülebilir olması hem stratejik hem de hukukî açıdan güçtür. Washington'da ve Lahey'de hangi yönetim göreve gelirse gelsin, Avrupa'nın güvenlik yükünü daha fazla üstlenmesi beklentisi kalıcıdır. Ancak Avrupa'nın bu hedefe ulaşabilmesi için Türkiye'nin askerî kapasitesine, savunma sanayiine ve jeopolitik avantajlarına ihtiyaç duyduğu açıktır.
Türkiye Yüzyılı'nın güvenlik boyutu
Türkiye Yüzyılı vizyonu çoğunlukla ekonomik kalkınma, teknolojik dönüşüm ve diplomatik etkinlik üzerinden değerlendirilmektedir. Oysa bu vizyonun en temel boyutlarından biri güvenliktir. Günümüz dünyasında ekonomik güç, teknolojik kapasite ve uluslararası etkinlik ancak güvenlik üretebilen devletler tarafından kalıcı kılınabilmektedir.
Türkiye bugün yalnızca bulunduğu coğrafyanın sunduğu avantajlarla değil, geliştirdiği savunma teknolojileri, artan üretim kapasitesi, diplomatik girişimleri ve kriz yönetimi kabiliyetiyle uluslararası güvenlik denkleminde daha görünür ve daha belirleyici bir konuma yükselmektedir.
Ankara'da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi bu dönüşümün uluslararası arenada en görünür ifadesi olacaktır. Zirvede yalnızca NATO'nun karşı karşıya olduğu tehditler masaya yatırılmayacaktır. Tartışmanın özü şu sorular etrafında şekillenebilir: Evrilen ve değişen Uluslararası güvenlik ortamına NATO nasıl uyum sağlayacaktır? Zirve NATO'nun olsa da gündemi daha çok Avrupa güvenliği hangi temeller üzerine inşa edileceği belirleyecektir? Türkiye bu yeni mimaride nasıl bir rol üstlenecektir?
Brüksel'den Lahey'e uzanan beş yıllık zirveler serisini bir bütün olarak okuduğumuzda, her toplantının ittifakı biraz daha genişlettiğini, savunma taahhütlerini biraz daha güçlendirdiğini ve tehdit algısını biraz daha kapsamlı bir çerçeveye oturttuğunu görmek mümkündür. Ankara Zirvesi bu sürecin bir sonraki halkasını oluşturacak; ancak önceki zirvelerden kritik bir farkla, ev sahibi ülke bu kez ittifakın tartışmalı bir üyesi değil, kilit aktörü konumundadır.
Ankara Zirvesi'nin önemi tam burada yatmaktadır. NATO'nun geleceği konuşulurken Türkiye'nin yükselen stratejik konumu da yeniden ve bu kez çok daha güçlü bir biçimde tanımlanacaktır. Türkiye Yüzyılı'nın güvenlik boyutu, belki de ilk kez bu kadar güçlü biçimde uluslararası gündemin odak noktasında yer alacaktır.
Uluslararası hukuk açısından da bu zirvenin ayrı bir önemi bulunmaktadır. NATO'nun kolektif savunma mekanizmaları, hibrit tehditlerde meşru müdafaa hakkının sınırları ve Ukrayna savaşının yarattığı hukukî boşluklar... Tüm bu meseleler, Ankara'da hem pratik hem de normatif boyutlarıyla ele alınacaktır. Türkiye'nin bu tartışmaları yönlendirme kapasitesi, ittifak içindeki ağırlığını daha da pekiştirecektir.
Sonuç olarak Ankara Zirvesi, Türkiye için yalnızca prestijli bir organizasyon değil, stratejik bir fırsattır. Bu önemli ev sahipliği, Türkiye'nin hem NATO içindeki konumunu hem de uluslararası hukuk alanındaki rolünü kalıcı biçimde güçlendirmektedir. Türkiye Yüzyılı'nın güvenlik mimarisi, Ankara'da inşa edilmeye başlanacaktır.