NATO'nun tükenen hikâyesi ve Türkiye

9.07.2026

Türkiye'nin önündeki tarihî sorumluluk ise yüzünü hangi jeopolitik ittifaklara döneceği değil, içinde yer alacağı ittifaklara hangi gözle bakacağı, hangi kimlikle yer alacağı ve hangi misyonu yükleneceği meselesidir.


NATO'nun tükenen hikâyesi ve Türkiye

Mehmet Hasip Yokuş/ Yazar

NATO bugün yalnızca Rusya'yı veya Çin'i değil, kendi kurucu hikâyesinin tükenişini de tartışıyor. Ankara Zirvesi bu krizi daha fazla gün yüzüne çıkardı.

7-8 Temmuz'da Ankara, NATO'nun geleceğinin tartışıldığı önemli zirvelerden birine ev sahipliği yaptı. Zirvede savunma harcamalarından yeni güvenlik konseptine, Rusya'dan Çin'e kadar birçok başlık masaya yatırıldı. Ancak bütün bu başlıklararasında Türkiye açısından asıl soru şudur:

Bugün NATO hangi tehdide karşı vardır ve Türkiye bu yeni dönemde nasıl bir siyaset izlemelidir?

Bu soru yalnızca askeri değil; aynı zamanda siyasi, ahlaki ve medeniyet perspektifi bakımından da cevaplandırılması gereken bir sorudur.

Sovyet tehdidinden "değerler ittifakı"na NATO'nun dönüşümü

Ankara Zirvesi'nin en dikkat çekici tarafı; dış tehditlerden önce Batı ittifakının kendi içinde yaşadığı krizdir.

Trump yönetiminin NATO'yu yük paylaşımı üzerinden sorgulaması aslında yalnızca mali bir tartışma değildir. Washington'un Kanada'yı, Danimarka'yı ve diğer müttefiklerini alenen tehdit etmesi, NATO'nun kuruluş felsefesini de tartışmalı hâle getirmiştir.

1949 yılında Sovyet yayılmacılığına karşı kurulan NATO'nun meşruiyet gerekçeleri uzun yıllar hiç tartışılmadı. Çünkü ortak kabul edilen somut bir tehdit söz konusuydu.

1991'de Sovyetler Birliği dağıldığında ise NATO'nun ikinci dönemi başladı.

Bu kez askeri tehditlerin yerine demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ve özgürlük söylemleri öne çıkarıldı. Bu sebeple Batı, NATO'yu yalnızca bir güvenlik örgütü değil, aynı zamanda "liberal dünya düzeninin koruyucusu" olarak yeniden konumlandırdı.

Teorik çerçevesi gayet makul ve iddialı olan bu söylem, gelinen süreçte pek de iddia edildiği şekilde bir sonuç doğurmadı.Bugün liberal uluslararası düzen artık değerler üzerinden değil güç dengeleri üzerinden işlemektedir.

Irak ve Afganistan'ın işgali ve İsrail'in Gazze'de işlediği vahşet ve soykırım karşısında sergilenen çifte standartlar, Batı'nın değerler söyleminin ne kadar seçici ve aynı zamanda güç karşısında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymaktadır. Batı dünyasının Ukrayna için gösterdiği duyarlılığı Gazze'den esirgemesi kastımızı ifade etmek açısından yeterlidir.

Sonuç olarak Ankara'daki NATO Zirvesi Batı'nın kendi içinde yaşadığı krizin daha da belirginleşeceği bir zirve görüntüsü vermiştir.

Bu kriz; Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla stratejik kimlik krizi,

Liberal değerler söyleminin çifte standartlar nedeniyle aşınmasıyla ahlaki meşruiyet krizi ve ABD ile Avrupalı müttefikler arasındaki ayrışmalar nedeniyle kurumsal ve siyasi kimlik krizi şeklinde özetlenebilir.

Özetle: NATO'nun bugün karşı karşıya olduğu en büyük tehdit; kuruluşunu anlamlı kılan tarihsel, ahlaki ve stratejik zeminin aşınmış olmasıdır.

Kimlik, değer ve strateji arasında Türkiye

Türkiye bu süreçte ne eski Soğuk Savaş refleksleriyle hareket edebilir ne de yeni güç bloklarının rekabetinde edilgen bir aktör olmayı kabul edebilir.

Bugün Türkiye'nin önündeki temel soru şu noktada düğümlenmektedir: Batı'nın tükenmekte olan hikâyesine eklemlenmek mi, yoksa kendi inanç ve medeniyet köklerinden hareketle insanlığa yeni bir söz söylemek mi?

Batı'nın yaşadığı bu değerler krizi karşısında Türkiye son yıllarda daha adil bir uluslararası düzen talebini gizlememektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dile getirdiği "Dünya beşten büyüktür" söylemi, mevcut uluslararası düzenin temsil krizine yönelik bir itiraz olarak okunabilir. Ancak bu söylem, aynı zamanda mevcut uluslararası sistemin adalet üretmediği yönündeki daha geniş bir itirazı temsil etmektedir.

İsrail'in dizginlenemeyen saldırganlığı; Gazze'deki insani trajedi Suriye'nin yeniden inşası önündeki blokaj ve engeller; adalet, meşruiyet ve insan onurunu merkeze alacak bir uluslararası düzen ile küresel düzeyde yaşanan güç, temsil ve fırsat eşitsizlikleri bu itiraz gerekçelerinden bazılarıdır.

Türkiye'nin bu yöndeki değişim talepleri; aynı zamanda kimlik, değer ve gelecek tasavvuru inşa etme ihtiyacını da uhdesinde barındırmaktadır.

Zirvede ikili ve toplu görüşmelerde gündeme taşıdığı tezlerden,organizasyonun planlanmasındaki en ince detayına varıncaya kadar Türkiye, kendi tarihsel tecrübesinden, inanç dünyasından ve medeniyet birikiminden hareketle çağın ihtiyaçlarına sahih ve kuşatıcı cevaplar üretebilecek bir potansiyele sahip olduğunu ortaya koymuştur.

Sonuç olarak; Ankara'da yapılan zirve NATO'nun geleceğiyle birlikte aynı zamanda Batı merkezli uluslararası düzenin geleceğini de masaya yatırdı.

Dünyada yaşanan gelişmeler dikkatle incelendiğinde, son üç asırdır Batı'nın öncülük ettiği modernleşme anlatısının, onu besleyen kurumsal, düşünsel ve ahlaki temelleriyle birlikte bir tıkanma ve krizle yüz yüze kaldığını işaret etmektedir.

Bir taraftan uluslararası kurumlar meşruiyet kaybederken, diğer taraftan liberal demokrasi, özgürlük, serbest piyasa, küreselleşme, insan hakları, uluslararası hukuk, evrensel değerler gibi söylemlerin güç karşısında ne kadar kırılgan oldukları ortaya çıkmıştır.

Türkiye'nin önündeki tarihî sorumluluk ise yüzünü hangi jeopolitik ittifaklara döneceği değil, içinde yer alacağı ittifaklara hangi gözle bakacağı, hangi kimlikle yer alacağı ve hangi misyonu yükleneceği meselesidir.