Ne menem şey şu Bad Art

Dr. Hülya Bulut / Marmara Üniversitesi
24.06.2022

Metro istasyonlarında performans sergileyen sokak müzisyenlerinin çaldıkları, bazen kulağımıza çok hoş gelir, bazen de yolculuğumuzun bir an önce bitmesi için dua ederiz. Yeteneğin ve yeteneği geliştirebilmenin getirdiği her türlü ayırımcılığa karşı bir duruş sergilemeye imkan veren Bad Art bu yönüyle önemlidir. Bad Art, sanat için sanat ‘şımarıklığından!' ziyade “her gayret bir sanattır” anlayışını ima eder. Böylelikle aslında çocuk, genç, yaşlı demeden yeteneği olmayan her kesimden insanın sergileyebileceği emeği ve üretimi yüceltir.



Ya şöyle bir dünya olsaydı: Rujla resim yapmak! Herhangi bir zemin üzerine hayal ettiğiniz resmi yapabilmeyi ister miydiniz? Üstelik hiçbir estetik kaygı taşımadan ve hiçbir sanat eleştirmeninin otorite engeline takılmadan. Böyle bir dünya hoş olmaz mıydı? Yani yol, su, elektrik, doğalgaz, haberleşme vb. temel ihtiyaçlarımızı ve aklımıza gelebilecek pek çok şeyi demokratikleştirebildiğimiz gibi sanatı da demokratikleştirebilmeyi ister miydiniz? Nasıl mı? İşte 'Bad Art'la!

Bad Art'ın, ABD'de ortaya çıkmasını Amerika'nın göçün getirdiği göreceli yeni bir kıta olması ile bağdaştırılabiliriz. Dolayısıyla, entelektüel ve köklü bir derinliği olmayan Amerikan kültürünün insanlara hem kolaylıkla kutunun dışında (out of the box) düşünebilme becerisi kazandırdığını hem de sanat budur, sanat şudur diye yön vermeye çalışan anlayışlara rahatlıkla karşı çıkabilme özgürlüğü verdiğini söyleyebiliriz.

Kötü sanata vurgu

"Museum of Bad Art (MOBA)" ise 'art too bad to be ignored' diyerek, göz ardı edilemeyecek kadar kötü sanata vurgu yapan bir platform. MOBA, 1994 yılından bu yana kötü sanata odaklanan ve kendisini uluslararası sanat koleksiyonu, koruması ve yorumu topluluğunda daha önceleri göz ardı edilen niş bir alanda konumlandıran özgün bir kurum. Misyonu; sanatın en kötüsünü en geniş izleyici kitlesine ulaştırmak. MOBA yetkilileri, çoğu zaman sanat icracılarının yeteneksizlikleri nedeniyle Bad Art'ın ön plana çıktığını belirtiyorlar.

MOBA'nın internet sitesinde gezinirken, belki de spora olan düşkünlüğüm nedeniyle farkında olmadan The Sports Section kategorisine biraz daha yoğunlaştım ve rastgele seçtiğim bir eseri genelleme ve kesinlik iddiası olmayan bir bakış açısı ile sizlerle tanıştırmak istedim: Armless Joe/Kolsuz Joe; her iki kolu da olmadığı halde beyzbol sopasını tutan bir oyuncu.

Aslında bu eseri seçmemin iki temel psikolojik sebebi var sanırım: Birincisi, İstanbul'da doğmuş ve büyümüş olmama rağmen, köyden kente göçmüş bir ailenin çocuğu olarak 0-6 yaş arasında babaannem, dedem, annem, babam, bedensel engelli halam ve yine bedensel engelli amcam ile bir arada yaşadığımız evde hayatı tanımaya başlamam. İkincisi, çekirdek olmayan bu mütevazi ailedeki sevgi ve bağlılık duygularımızın hayata bakışımı şekillendirmesi. Evimize misafir geldiğinde veya ailece gezmeye gittiğimizde çocuk aklımla bile ister istemez halama ve amcama yönelen tuhaf bakışlardaki farklılığı anlar ama bir türlü anlamlandıramazdım. Etraftaki bu tarz enerjileri hisseder hissetmez de hemen yanlarına gider, onlara daha çok sarılır ve kendimce onları daha çok korumaya çalışırdım.

Neyse, dönelim Armless Joe'ya. Biliyorum, yazının bu kısmı okuyucu için soyut olacak. Belki dönüp internet sitesine bakmak ve Armless Joe'yu görmek isteyeceksiniz. Belki de tam tersi, hiç umursamadan yazıyı okumaya devam edeceksiniz. Eğer kolu olmayan bir beyzbol oyuncusunu beğenmediyseniz şu noktalara dikkatinizi çekmek isterim:

Ben olsaydım...

(1) Hoşlanmadığınız bir eserle karşılaştığınızda önünden hemen geçip gitmemeyi, bu esere biraz zaman ayırarak onu anlamak için çaba sarf etmeyi ve onunla empati kurmayı hiç denediniz mi: Bunda hoşuma gitmeyen şey ne? Ben bunu yapmış olsaydım neden yapardım? Esere yeterince adil bir şekilde baktım mı? Eğer hoşlansaydım, bunda beni çeken şey ne olurdu? gibi soruları kendinize hiç sordunuz mu! Eserlere ve bu eserleri icra edenlere tevazu ve saygı çerçevesinde yaklaşmak hem iyi niyetli bir çaba hem de nefs terbiyesi için iyi bir yöntem olabilir mi, ne dersiniz?

(2) Batı'da geçmiş yüzyıllardan miras kalan yüksek sanat için yapılan kimi tanımlar, sanatı işlevselliğinden çok kendisi için değerlendirir. Stephen Davies, The Philosophy of Art adlı eserinde, eğer sanat sadece sanat için olursa kendisi dışındaki tüm akımlar için sanatın önyargılı bir hal almasının kaçınılmaz olacağını belirtir. Örneğin, sanatın yerel, dinsel, siyasal ya da diğer töresel işlevlere hizmet edebileceği düşüncesine karşı önyargı oluşur. Böylece sanat tanımını hak eden pek çok eser dışlanır, ki bunlar özellikle Batı dışındaki kültürlere ait eserlerdir. Dolayısıyla tepkisel, kibirli veya düşünmeden kabul veya red eden bir yaklaşım sergilemenin sanata bakış açımıza uygun bir davranış olmayacağını tahmin edersiniz.

Kuşlar için kuşbilimi

(3) Barnett Newman'ın dediği gibi, sanat icra edenler için estetik, kuşlar için kuşbilimi gibidir. Her zaman güzellik ve estetik kaygısı içinde olmak çok anlamlı olmayabilir. Görsel imgelerde bize dayatılan yaşam biçimleri nelerdir? Bu imgelerde cinsiyetçi, ırkçı, sınıfsal çıkarlar var mıdır? Bu görsellerden neleri öğreniyoruz? Bunların arka planındaki koşullar nelerdir? Bu imgelerin ortaya koyduğu güç neyi ifade ediyor? Örneğin, Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, rafine lezzetin somut bir temeli olmadığı müddetçe tamamen bir yan etki olduğunu iddia eder ve bu tür lezzetlerin yüksek sınıfı diğerlerinden ayırmak için farklılıklar üreten bir strateji olduğunu dile getirir.

Bir sanat anlayışı

Kısa bir tarihsel perspektifle ve ilgili belli başlı örnekleri itibarıyla bakıldığında; Bad Art'ın ne 19. yüzyıl dönemi, ne 1900-1945 dönemi ne de 1946'dan günümüze süregelen sanat akımlarından biri olmadığı görülecektir. Yani Bad Art;

19.yüzyıldaki Oryantalizm (Camide İbadet-Jean-Léon Gérōme), Japon Sanatı (Kanagawa Açıklarında, Dalgalar Altında- Katsushika Hokusai), Realizm (Başak Toplayan Kadınlar- Jean-François Millet), Estetizm (Uyuyan Kız-Albert Moore) ve Empresyonizm (Bale Sınıfı-Edgar Degas) gibi değildir.

1900-1945 dönemindeki; Fovizm (Dans-Henry Matisse), Ecole de Paris (Uşak veya Komi- Chaïm Soutine), Kübizm (Avignonlu Kızlar- Pablo Picasso), Dada (Sanat Eleştirmeni-Raoul Hausmann) ve Sürrealizm (Belleğin Sürekliliği- Salvador Dalí) gibi değildir.

1946'dan günümüze süregelen; Op Art (Akım, Bridget Riley), Afrika Sanatı (ARTicle 14-Romuald Hazoumé), Doğu Asya Sanatı (727, Takashi Murakami), Latin Amerika Sanatı (Golgotha'nın Güneyine Doğru, Tomás Sánchez), Performans Sanatı (Takip Oyunu, Vito Acconci), Minimalizm (Çelik Çinko Yüzey, Carl Andre) ve Dijital Sanat (Aniden Esen Rüzgar-Hokusai'nin Ardından, Jeff Wall) gibi de değildir.

Bad Art, sanat için sanat 'şımarıklığından!' ziyade "her gayret bir sanattır" anlayışını ima eder. Böylelikle aslında çocuk, genç, yaşlı demeden yeteneği olmayan her kesimden insanın sergileyebileceği emeği ve üretimi yüceltir. Örneğin, hepimiz metro istasyonlarında veya vapurlarda performanslarını sergileme şansı edinen sokak müzisyenlerini dinlemişizdir. Bu tür müzikler bazen kulağımıza çok hoş gelirken, bazen de yolculuğumuzun bir an önce bitmesi için dua ederiz. Dolayısıyla tabana yayılarak insanlara bireysel olarak kendilerini ifade edebilmeleri yönünde olanak sağlayan, böylelikle yeteneğin ve yeteneği geliştirebilmenin getirdiği her türlü ayırımcılığa karşı bir duruş sergilemeye imkan veren Bad Art bu yönüyle önemlidir.

Ancak, madalyonun öteki yüzünü de unutmayalım ve düşünmeye devam edelim.

Dayatılan sanat

Bazı sanat uzmanları, sanat kuramları itibarıyla 'sanat duyguları ortaya koyar, düşünceleri aktarır ve insanları bilgilendirir' ifadesi ile özetlenebilecek olan Dışavurumculuk ve Bilişsel Yaklaşım perspektifinden bakıldığında Psikanaliz Kuramı ve Marksist Estetik'in ön plana çıktığı belirtiyorlar. Örneğin Louise Bourgeois, sanat yapmasına neden olan dürtüleri çoğunlukla Freudyen kuramla açıklar: Aidiyetsizlik duygusu, sanatçının hayat hikayesi, bastırılmış ve yok sayılmış malzemeyle dolu bir metin olup, yoruma açıktır. Sanatçının kendi bilincinin (ego) yine kendisi tarafından apaçık ve bütünlüklü olduğu farz edilir.

Marksist Estetik ise Marksist Dışavurumcu kuramın bir parçası olarak görülür. Çün ki, psikanaliz kuramı gibi o da sanatçının ve sanat eserinin görünmeyen veya yüzeyin altında olanı bazen fark etmeksizin, bazen de bilinçli olarak ifade ettiğini ileri sürer. Karl Marx (1818-1883), kavramsal olarak Freud ile benzerlik gösterir, çün ki ikisi de gerçekleri "gerçek" olarak görünen şeyin altında arar.

Freud kişisel olanın altına bakarken, Marx ise toplumsal olanın altındakini inceler. Burada belki de dikkat çekici husus, Marksist kuramın sadece ekonomik ilişkileri değil, din, edebiyat ve diğer kültürel ürünler gibi görünürde politik olmayan uğraşıları da etkileyen değerleri ve bakış açılarını analiz etmenin bir yolu olmasıdır.

Dolayısıyla, kültürel ürünlerin tüketicisi konumunda iken şüphesiz ki, her türlü dayatmaya karşı son derece dikkatli ve farkında olmamız gerekir.

Sanatın amacı nedir?

Tolstoy "Sanat Nedir" adlı kitabında şunları söylüyor: Bilginin evrimi nasıl gerçekleşiyorsa, yani daha gerçek ve daha gerekli bilgi, yanlış ve gereksiz bilgiyi nasıl dışlıyor ve onun yerini alıyorsa, duyguların evrimi de sanat yoluyla gerçekleşiyor. Yani daha düşük düzeyli, daha az iyi ve insanların gönenci için daha az gerekli duygular dışlanarak, yerlerine daha iyi, insanlığın gönenci için daha gerekli duygular geçiyor. Sanatın amacı budur. Dolayısıyla sanat, içeriğiyle ne kadar bu amacın hizmetinde olursa, o kadar iyi sanattır ve ne kadar bu amaçtan uzaklaşmışsa o kadar kötü sanattır. Bu bağlamda, Bad Art kötü sanat olarak dilimize çevriliyor olsa da Tolstoy'un ifadesindeki kötü sanat kavramının estetiğin ötesinde konumlanan felsefi bir kaygı taşıdığı görülmektedir. Yani Tolstoy'a göre kötü sanat; iyi, güzel ve doğrunun bir arada olmadığı durumda ortaya çıkar. Sanatın, özellikle kamusal alan ile kesiştiği noktada Tolstoy'un bu vurgusunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Hangisi 'bad' hangisi değil?

Öte yandan, fayda maliyet analizi bakımından ekonomik boyutunu şimdilik bir kenara bırakacak olursak; Ankara'daki Dinocan Heykeli, Diyarbakır'daki Kadayıf Tepsisi ve Karpuz Heykeli, Vezirköprü'deki Semaver Heykeli, Konya-Afyonkarahisar Karayolu üzerindeki Nasreddin Hoca Heykeli, Amasya'daki Özçekim Yapan Şehzade Heykeli.... birer Bad Art örneğidir diyebiliriz. Çün ki, temaları itibarıyla iyi niyetli olmalarına rağmen, son derece beceriksiz ve yeteneksiz şekilde icra edildikleri aşikardır.

Halbuki, yine sosyal medyada pek çok tartışmaya konu edildiğini gördüğümüz ve İBB tarafından sergilenen zombi konulu duvar resmi ilk bakışta Bad Art gibi algılanabilir, fakat kesinlikle değil! Aman dikkat! Neden mi?

Eski ABD Başkanı Theodore Roosevelt'i biliriz, ki kendisi 1909 yılında Kenya, Kongo ve Sudan'ı kapsayan safari avı! turunda içinde fil, gergedan gibi hayvanların da bulunduğu 10 bini aşkın hayvanı öldüren ve "şiddet bir erkeklik ayinidir" sözünü hiç çekinmeden söyleyebilen kişidir. Acaba, aynı dışavurumun bir uzantısı olan ve bu defa şiddet, vahşet, katliam, tecavüz, korku...gibi temaları çok net ve son derece agresif bir ruh haliyle yansıtan zombi temalı duvar resmi aracılığıyla çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeden maruz bırakıldığımız şey yine tersyüz edilen bir "sanat!" anlayışı mı? Bu son derece itici ve sevimsiz çalışmanın kamusal alanda sergilenmesi acaba insanlığa ve demokrasiye nasıl fayda sağlayabilir? Çocuklarımıza, gençlerimize, geleceğimize daha iyi olma yönünde nasıl ayna tutabilir? Tıpkı, bazı TV dizilerinde ve filmlerde gördüğümüz cinayet, kan, küfür, tecavüz...sahnelerinde olduğu gibi. Merak ediyorum gerçekten!

Nihayetinde Tolstoy diyor ki: Sanatın iyi ve önemli bir şey olup olmadığı ve uğruna katlanılacak özverileri hak edip etmediği sorununu çözmeden ve asıl dehşet verici olan – ki pekala mümkündür böyle bir şey- şudur; onca emeği, insan yaşamını ve ahlakî değerleri yiyip yutan sanat, yararlı olmak şurada dursun, ya zararlı bir şeyse?

[email protected]