Neden anlaşılmadığını düşünüyorsan, nasıl anlattığına bak

Fatih Mutlu/Yazar
01.03.2014

Sanıyorlar ki, “İzleyicinin kafasına vura vura anlattığımızda meramımız daha kolay anlaşılır.” Sanıyorlar ki, “basit” olanla “kötü” olan aynı şey, aynı etkiye sahip. Sanıyorlar ki, “Halk bunu istiyor.” Ne kadar da yanılıyorlar.



İzleyicinin/muhatabın algılarının, beğenilerinin, alışkanlıklarının küçümsenmesi yeni bir tavır değil. Bugüne kadar bu tavırla üretilen işler başarılı olmadı, amacına ulaşmadı, iz bırakmadı. En “iyisi” saman alevi gibi parladı, söndü. Hala bu tavrı kuşananlar ya bu hakikati umursamıyorlar, ya da “Belki bu sefer tutar” diye şuursuz bir iyimserlik içindeler.

Sebeplerimiz bariz ve doğal: Televizyonun öncülü olarak sinemadan bahsediyorsak, bizler 60 yılı aşkın bir süredir aktif izleyicileriz. Farklı türlerde filmler izledik. Farklı kurgu teknikleriyle, farklı ışık oyunlarıyla muhatap olduk. Hemen hepsini benimsedik. Görsel işlerde tecrübeliyiz yani; iyi filmle kötü filmi hızla birbirinden ayırt edebiliriz. 

Bu böyle olmasaydı, televizyonla, sinemayla hiç münasebetimiz olmasaydı bile iyi filmle kötü filmi -bu sefer “hızla” değil belki ama “eninde sonunda”- birbirinden ayırt edebilirdik. Çünkü insanız, binlerce, on binlerce yılın bize getirdiği hikayeleme alışkanlıklarına sahibiz. “Giriş-gelişme-sonuç”, “serim-düğüm-çözüm” ya da başka herhangi bir ilke, gayretkeş bir yazarın ilke üretme hevesiyle ortaya çıkmış şeyler değil; atamız Adem Aleyhisselam’dan bugüne duyduklarımızın, gördüklerimizin, anlattıklarımızın birikmesiyle vücut bulmuş bir üslup yekunundan bahsediyoruz. Cümle kurmak gibi... İster basit, ister karmaşık, ister devrik, ister “sanatlı” bir cümle kuralım, ilkeden de öte, temel gerçek o cümlenin insanoğlunun anlama alışkanlıklarına uygun, yani “anlaşılabilir” olmasıdır.

Tekrar dönelim bize ve bugüne... Sinemamızın en büyük buhranını atlattığı 90’ların ortasından itibaren, son 20 yılın gişe rakamlarına baktığımızda, ekseriyetle, “iyi” yapılmış filmlerin bir adım önde olduğunu, iz bıraktığını, hep hatırlanmak istenen anılarla yan yana durduklarını görürüz. Yönetmenler, yapımcılar, senaristler, oyuncular vs. yine bir filmi parlatan unsurlar olarak öne çıkarlar, fakat aslolanın, seyirciyi en hassas noktasından yakalayanın o yukarıda tanımlamaya çalıştığımız “doğrulukla” tasarlanmış “iyi” hikayeler olduklarını fark ederiz. “Doğru” tasarlanmış “iyi” hikayeler halkın teveccühünü kazanır.

Aynı gişede “yanlış” tasarlanmış “kötü” hikayelerin de zaman zaman rakamları, rekorları altüst edebildiği vakidir; fakat bunlar (istatistiksel açıdan da) istisnadır. İz bırakmazlar, (varsa bile) sözlerini seyirciye aktaramazlar, parlarlar ve sönerler.

Süreç, ilhamını sinemadan alan televizyonda da hemen hemen aynıyla işler. İyi iş tutar, kötü iş batar. Bazen kötü işler de tutar ama iyi işler kadar iz bırakamazlar, çığır açamazlar, izleyicisinin dünyasında 2 saati aşabilecek bir etkileri yoktur. Dizi enflasyonunun yaşandığı günümüzde ana haber bültenlerine konu olacak kadar çok reyting alan işlerin dahi pek azı seyircinin nazarında ve hayatında Süper Baba yahut İkinci Bahar kadar sarsıcı, yön verici, ufuk açıcı olabilecektir. (Televizyon izleyicileri için basit bir test: “Acı Hayat” ve “Ihlamurlar Altında”... Her ikisi de başrollerinde Ayhan Işık ve Türkan Şoray’ın yer aldığı Metin Erksan’ın 1962 yapımı “Acı Hayat” filminden uyarlama bu iki dizi filmden hangisini daha “iyi” bilirsiniz?)

İzleyici açısından televizyon, sinemaya göre daha rahattır. Salona gitmesi gerekmez, 2 saatlik bir konsantrasyon istemez. Televizyondaki bir iş için zamanının, parasının, konsantrasyonunun karşılığı sinemadaki kadar önemli değildir. Seyircinin bu rahatlığı yapımcıya da sirayet eder; “yanlış” tasarlanmış “kötü” bir hikayenin televizyonda tutma olasılığı, sinemada tutma olasılığından katbekat fazladır; batma riski sinemaya göre katbekat azdır.

Bana hedef kitleni söyle 

Seyirciyle paylaşmak istediği bir derdi, bir fikri, bir cümlesi olan ve fakat ona “yanlış” tasarlanmış “kötü” işler sunan yapımcılara ve yönetmenlere, bu değerlendirmelerden yola çıkarak berbat bir haber vermek durumundayız: Hikayeniz gişede iş yaptığında bir yere kadar (ama bir yere kadar) müsterih olabilirsiniz; fakat söz konusu televizyonda reyting almak ise eğer, derdinizi, fikrinizi, cümlenizi seyirciyle paylaşabildiğinize dair doğru kanaat edinebilmek için emniyetli bir alanınız yoktur. Hele ki bir de hedef kitleniz sabit, statik, sunduğunuz işten ziyade kanal logosuna kilitlenmiş, o logo altında “karıncaları” yayınlasanız dahi kanalı değiştirmeyecek bir topluluğa karşılık geliyorsa... Yanlış anlaşılmasın; onların sanatsal açıdan başkalarından daha az birikimli, daha az kültürlü, ya da başkalarına kıyasla muhakemelerinin daha zayıf olduklarını filan söylemiyoruz, haşa. Bilakis hedef kitleniz de insanlığın o bahsettiğimiz devasa birikiminden herkes gibi istifade etmiştir, edecektir. Büyük yanılgınız, hedef kitlenizin size olan bağlılığının, yaptığınız “kötü” işlerin kötü olduklarını fark edemeyecek kadar size bağlı olduğunu zannetmenizdir. İnsanlığın birikimi karşısında size ya da bir başkasına olan hiçbir bağlılık bunu sağlamaz. Hedef kitlenizin kafasına vura vura anlattığınız şeylerle onu belki ve kısa bir süreliğine ikna edebilirsiniz; fakat sizden önce “yanlış” tasarlanmış “kötü” hikayeler anlatanlar gibi sizler de muhataplarınızın ruh ve fikir dünyasında iz bırakamazsınız. “Bakir ruh ve zihinler” diye çocuklara, gençlere hitap ederseniz, onları şekillendirmeyi amaçlarsanız, “nesil inşasına” girişirseniz durumunuz daha vahim hale gelir; onlar için üç beş sene kafasına vurarak anlattığınız şeyin aksine ikna olmak iyi yapılmış üç beş film izlemek kadar uzaktadır.

Daha berbat ve daha büyük, hatta en büyük haberle nokta koyalım: (Bu, muhtemelen sizin ruh ve fikir dünyanızda bir karşılık bulmayacak ama) en “doğru” şekilde tasarlayıp en “iyi” şekilde sunsanız dahi, derdinizle, fikrinizle, cümlenizle son tahlilde hakikati perdelemeyi amaçlıyorsanız -ama “hızla”, ama “eninde sonunda”- başarısızlığa mahkumsunuz.

fatihmutlu@ymail.com