Nefret ideolojisi ve görünürlük krizi

17.04.2026

ABD'de çok yaygın olan okul saldırılarıyla ilgili Amerikan enstitülerinin kaleme aldığı çalışmalar şunu söylüyor: Bu tür saldırılar tek bir nedenden doğmaz; çoklu risklerin bir araya gelmesiyle vuku bulur. Bu yüzden katile değil, katilin çıktığı zemine bakmak gerekir. Çünkü katil neden değil, sonuçtur. Bu katilin yetiştiği zemine de bakmamız gerekiyor.


Nefret ideolojisi ve görünürlük krizi

Dr. Muhammed Ersin Toy/ Yazar

Türkiye olarak, tüm ülke olarak, toplum olarak iliklerimize kadar derin bir yasın içinden geçiyoruz. 14 Nisan 2026'da Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde eski bir öğrencinin lisede pompalı tüfekle ateş açması sonucu 16 kişi yaralandı; saldırgan daha sonra yaşamına son verdi. Henüz bu olayın şoku dinmemişken, 15 Nisan 2026'da Kahramanmaraş'ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu'nda 14 yaşındaki bir çocuk 9'u öğrenci, 1'i öğretmen olmak üzere 10 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi yaraladı ve ardından hayatını kaybetti. Türkiye'de okul saldırılarının son derece nadir görülmesi, bu iki olayı sıradan bir asayiş vakasının çok ötesine taşıdı. Bu artık sadece bir güvenlik meselesi değildir; çocukların dünyasını, eğitim sistemini, dijital çevreyi, aileyi ve toplumun gidişatını birlikte sorgulamayı zorunlu kılan çok daha büyük bir alarmdır. Bugün asıl mesele, sadece "bu çocuklar bunu neden yaptı?" sorusunu sormak değildir. Elbette bu soru önemlidir. Ama ondan daha büyük soru şudur: Dünya nereye gidiyor, Türkiye nereye gidiyor, çocukluk neye dönüşüyor ve biz buna ne kadar hazırlıklıyız?

Çünkü karşımızdaki tablo, iki çocuk failin psikolojisinden ibaret değildir. Bu tablo; çocukların büyüdüğü sosyal çevrenin, eğitim sisteminin, okul yapısının, dijital dünyanın, kültürel iklimin, akran ilişkilerinin, aile içi denetimin ve koruma mekanizmalarının aynı anda aşındığını, yozlaştığını ve yapay zekâ ile birlikte baş döndürücü bir hızla değiştiğini gösteren daha büyük bir krize işaret etmektedir. ABD'de çok yaygın olan bu okul saldırılarıyla ilgili Amerikalı enstitülerin kaleme aldığı çalışmalar da bunu söylüyor: Bu tür saldırılar tek bir nedenden doğmaz; çoklu risklerin bir araya gelmesiyle vuku bulur. Bu yüzden katile değil, katilin çıktığı zemine bakmak gerekir. Çünkü katil neden değil, sonuçtur. Bu katilin yetiştiği zemine de bakmamız gerekiyor.

Nefret ideolojisi

Evet, bugün iki olay da ülke olarak bizi derinden sarstı. Ama Kahramanmaraş'taki olayı daha derinlikli okumak zorundayız. Bu olayın en çarpıcı ayrıntılarından biri, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün ortaya koyduğu dijital izlerdir. Emniyet'in 16 Nisan 2026 tarihli açıklamasına göre fail İsa Aras Mersinli'nin WhatsApp profil fotoğrafı, 2014 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nde büyük bir saldırı gerçekleştiren Elliot Rodger'a aitti. Bu ayrıntı son derece önemlidir. Çünkü Rodger, sadece geçmişte cinayet işlemiş bir fail değildir. 23 Mayıs 2014'te Kaliforniya'nın Isla Vista bölgesinde altı kişiyi öldürmüş, on dört kişiyi yaralamış; saldırıdan önce manifesto ve videolar bırakarak nefretini açıkça ideolojik bir söyleme dönüştürmüştür. Sonraki yıllarda da bazı çevrim içi platformlarda, erkekliğin modern krizleri ve ergenliğin dönüşümü ekseninde sembolik bir figüre dönüşmüştür. Elliot Rodger, "incel" olarak adlandırılan, kadınlar tarafından beğenilmediğini ve dışlandığını düşünen; buna tepki olarak öfkesini, nefretini ve intikam arzusunu şiddet yoluyla dışa vuran çevrelerde bir tür rol model olarak sunulmaktadır. Bu nedenle Kahramanmaraş saldırısının faili İsa Aras Mersinli'nin Rodger'ı profil fotoğrafı yapması, rastgele seçilmiş bir görsel değil; belirli bir nefret anlatısına, belirli bir ergenlik krizine ve şiddeti meşrulaştıran dijital bir rol model alanına açılan son derece kritik bir işarettir.

İsa Aras Mersinli, profil fotoğrafını bu katil yaparak aslında idealize edilmiş bir hayranlığını, rol modelini de açığa çıkarmaktadır. Aynı açıklamada, olayın ilk bulgulara göre terör bağlantılı değil bireysel saldırı olarak değerlendirildiği; failin babasının tutuklandığı ve dijital materyallerin incelemeye alındığı belirtildi. Medyada da saldırganın bilgisayarında 11 Nisan tarihli saldırı planı niteliğinde bir yazılı belge bulunduğu, saldırıda babasına ait beş tabancanın kullanıldığı ve olaydan sonra suçu ve suçluyu öven yüzlerce hesap ile bazı Telegram gruplarına erişim engeli getirildiği aktarıldı. Bu tablo, olayın örgütlü bir terör saldırısı olmadığını gösteriyor; ama aynı zamanda onun yalnızca sınırlı ve anlık bir öfke patlaması diye okunamayacağını da açıkça önümüze seriyor. Burada karşımızda yalnızca öfkeli bir çocuk değil; eylemini önceden tasarlamış, ilgisiz, yalnız ve kırılgan bir çocuk olarak bu katliama bir anlam yüklemiş ve dijital alanda işaretlerini vermiş bir fail vardır. Katil çocuk aslında adım adım profiliyle kendini hem dijital ortamda ifşa etmiş hem de sosyal hayatında bunun izlerini açığa çıkarmıştır.

Gerçek kimliği ile bağı zayıf

İsa Aras Mersinli'nin 11 Nisan tarihli metni de, bu saldırının anlık bir öfke patlaması değil, önceden zihinde kurulmuş ve planlanmış bir şiddet eylemi olduğunu ortaya koymaktadır. Mersinli cümleye şöyle başlıyor: "İyi akşamlar, ben Konata'yım ve Konata benim. Onu çok ama çok seviyorum. Bunu yazarken tarih 11 Nisan 2026. Sen bunu okuduğunda ya bir şey planlıyor olacağım, yapmış olacağım ya da yapmak üzere olacağım. Hayatım boyunca hep yalnız kaldım." Ardından "İnsanların beni tanıması, fark etmesi hoşuma gidiyor. Bu dünyadaki varlığımı ve verdiğim zararı hissetsinler istiyorum ki sonunda beni fark etsinler. Bunun nasıl olacağını bilmiyorum ama yapacağım. Ben bir dahiyim. Herkesten daha iyiyim. En üstün insanım. Kendime sadığım. Ben daha iyiyim. Ortalama zekânın çok üstündeyim. 130 IQ testim vardı." Diyor.

Failin manifesto niteliğindeki metninde yer alan "Konata benim" ifadesi de, onun ruhsal ve psikolojik durumunu anlamak açısından son derece önemli bir ayrıntıdır. Konata, bir anime karakteridir; ancak burada mesele karakterin kendisi değil, failin kendisini bu kurgu figür üzerinden tanımlamasıdır. Çünkü karşımızda animeye bağımlı, sürekli oyun oynayan, savaş oyunlarıyla vakit geçiren, dış dünya ile sağlıklı iletişim kurmayan, sosyalleşmeyen, dijital ağların içine kapanan bir çocuk profili bulunmaktadır. Telegram ve Discord gibi mecralarda uzun zaman geçirdiği, Discord'da katliam yapacağını yazdığı, 11 Nisan tarihli metninde de açık biçimde büyük bir şiddet eyleminden söz ettiği düşünüldüğünde, burada artık sıradan bir ergenlik bunalımından değil; dijital dünyanın içinde derinleşen, kurgu ile gerçeklik arasındaki sınırları aşındıran çok daha ağır bir ruhsal savrulmadan söz etmek gerekir. Üstelik bu çocuk, "incel" çevrelerinde sembolleşmiş bir katili kendisine rol model yapmakta, onu profil fotoğrafı olarak kullanmakta, silah talimi yapmakta ve katliamdan iki gün önce prova gerçekleştirmektedir. Bütün bu tablo birlikte okunduğunda, "Konata benim" cümlesi basit bir popüler kültür göndermesi olmaktan çıkmakta; failin kendi gerçek kimliğiyle bağının zayıfladığını, dijital ve kurgusal personayla özdeşleştiğini, yalnızlık, dışlanmışlık, görünmezlik hissi ve üstünlük fantezisiyle birleşen ağır bir psikolojik kırılma yaşadığını gösteren kritik bir işarete dönüşmektedir. Bu nedenle bu ifade, failin iç dünyasındaki çözülmeyi, gerçeklikten kopuş eğilimini ve kendisini başka bir kimlik üzerinden yeniden kurma çabasını açığa vuran son derece önemli bir ayrıntı olarak okunmalıdır.

Söz konusu ifadeler, failin katliamı kendisini görünür kılmanın bir yolu olarak düşündüğünü, yalnızlığını bir gösteriye dönüştürdüğünü ve kendisini "üstün", "zeki" ve "dahi" bir figür olarak konumlandırdığını da göstermektedir. Bu yönüyle metin, şiddetin yalnızca fiziksel bir saldırı değil, aynı zamanda dikkat çekme, kendini kanıtlama ve görünür olma arzusuyla örülmüş bir gösteri biçimine dönüştürüldüğünü açıkça yansıtmaktadır.

Dijital dünyanın dehlizleri

Katilin Telegram gruplarında şiddeti öven ve şiddet yanlısı içeriklerle temas kurduğu; Discord adlı, Türkiye'de erişime kapatılmış platformda İngilizce içerikler paylaşarak öfkesini bir gösteriye dönüştürdüğü; ayrıca Elliot Rodger gibi intihar edip manifesto bırakacağı yönünde ifadeler kullandığı yönündeki deliller, bu olayın dijital boyutunu daha da önemli hale getiriyor. Bu dijital izler, karşımızda dijital dünyanın dehlizlerinde, karanlık emellerin ve şiddet övgüsünün içinde sürüklenen bir çocuk bulunduğunu bize göstermektedir. Bundan dolayı bu vaka tüm Türkiye için bir milat olarak ele alınmalıdır. Dijital dünyanın karanlık dehlizlerinin masum bir çocuğu bir katile dönüştürebileceğini bize göstermelidir. Eğer önlem alınmazsa, bu olay ilk olmayacaktır. Ayrıca, bu tür kapalı dijital alanların; başta MOSSAD ve diğer yabancı istihbarat servisleri olmak üzere çeşitli karanlık ağlar, gizli yapılar ve manipülasyon odakları tarafından istismar edilebilecek zeminler hâline gelme ihtimali de tamamen göz ardı edilmemelidir.

Tam da bu nedenle mesele sadece failin psikolojisi ile sınırlı değildir; failin şiddeti nasıl tasavvur ettiği, şiddetin kanlı bir ayna üzerinden nasıl göründüğü, nasıl sahnelediği ve kendisini hangi dijital semboller üzerinden kurduğu da meseledir. Bugünün bazı genç özneleri yalnızca öldürmek istemiyor; aynı zamanda görülmek, konuşulmak, hatırlanmak ve ardında bir iz bırakmak istiyor. Şiddet, sadece bir saldırı biçimi değil; kimi zaman görünürlük üretmenin, dünyaya "buradaydım" demenin, hatta kendince bir manifesto bırakmanın dili hâline geliyor. Bugünün en karanlık eşiği tam da burasıdır: Fail yalnızca cinayet işlemiyor, aynı zamanda kendi şiddetini bir anlatıya dönüştürüyor. Bu yüzden okul saldırısını sadece suç değil, aynı zamanda performatif bir görünürlük arayışı olarak da okumak zorundayız. Çocuk, var olmak için katliamı bir gösteriye, kendisini de bir katile dönüştürmek istemiş olabilir. Bu senaryonun dijital platformlardaki en büyük anlatı çerçevesi olduğunu da unutmamalıyız.

Burada hem Discord, hem Telegram, hem benzeri kapalı dijital alanlar, hem de algoritmik öneri sistemleri artık tali değil, meselenin merkezindeki unsurlardır. Araştırmalar açıkça gösteriyor ki çocuklar şiddet içeriklerine, şiddetin oyunlaştırılmasına ve eğlenceye dönüştürülmesine daha ilkokul çağlarında maruz kalıyor; zamanla bunu da "çevrimiçi olmanın sıradan bir parçası" gibi içselleştiriyor. Üstelik bu içeriklere çoğu kez kendi tercihlerinden çok sosyal medya akışları, mesajlaşma uygulamaları ve algoritmaların dayattığı görünürlük düzeni üzerinden ulaşıyorlar. Sorun yalnızca zararlı içeriğin varlığı değil; o içeriğin çocukların önüne tekrar tekrar, sistematik biçimde ve dikkat çekmenin yolu gibi sunularak sürülmesidir. Böylece bazı çocuklar, var olmanın yolunu daha sert, daha uç ve daha sarsıcı olmaktan geçtiğine inandırılıyor; şok ederek, korkutarak ve ürküterek görünür olabileceklerini sanıyorlar.

Bu noktada ilk büyük mesele, kültürel iklimdir. Kültürel üretim araçlarının şiddeti, şiddet olaylarını estetikleştirerek görsel bir şov hâline getirebilmesidir. Algoritmaların şiddeti, hızla ve görünürlükle inşa ederek değerli kılması da bu iklimi güçlendirmektedir. Kültürel hegemonya yalnızca bir fikri yaymak değil; içeriklerin, imgelerin, karakterlerin, tekrar eden hikâyelerin ve rol modellerin zamanla bir anlam dünyası inşa etmesi, normalleşmesidir. Şiddetin sürekli dolaşımda olduğu, mafyatik erkekliğin karizma gibi sunulduğu, kaba gücün itibar ürettiği, öfkenin meşru bir kimlik biçimine dönüştüğü bir medya evreni; özellikle ergen çocuklar için çok tehlikeli bir rol model alanı yaratır. Medya tek başına katil üretmez; ama şiddetin dilini, jestlerini, estetiğini ve çözüm biçimini hayatın normali hâline getirip sıradanlaştırabilir. Hatta bu şiddeti bir "değer" ve "başarı" durumu olarak da sunabilir. Sorun yalnızca çocukların şiddet içeren bir şey izlemesi değildir. Asıl sorun, şiddetin karizma, güç, görünürlük ve hatta "erkeklik" üretmenin dili gibi sunulmasıdır. Böyle bir kültürel iklimde yalnız, dışlanmış ve öfkeli bir çocuk için saldırganlık bazen bir çöküş değil, yanlış kurulmuş bir çıkış gibi görünmeye başlayabilir. İletişim çalışmaları, çocukların kavga videolarını ve şiddet içeriklerini izleyerek zaman zaman sosyal ortama uyum sağlamayı sembolik olarak göstermek durumunda kaldıklarını göstermektedir; tehlike tam da buradadır.

Tam burada Adolescence dizisinin neden dünya çapında bu kadar tartışıldığını daha iyi anlayabiliyoruz. Dizideki çocuk karakter kendisini "incel" olarak tanımlamaktadır. Yani kadınların beğenmediği, kendisini çirkin ve dışlanmış gören, asosyal olan ve bunun içinde intikam duygusu büyüten bir çocukluk krizinin temsilidir. Bu dizi, Kahramanmaraş'taki okul saldırganının profiline koyduğu Rodger figürünün temsil ettiği ideolojik hattı, yani kadınlar tarafından beğenilmeyen, reddedilen çevrim içi altkültürlerin ruh hâlini görünür kılan bir yapım olarak karşımızda durmaktadır. Fakat Türkiye olarak "incel" meselesini, bizim çocuklarımızda da karşılığı olabilecek bir kriz alanı olarak neredeyse hiç görmedik. Çocukluk krizlerinin dönüşümünü maalesef biz tartışmadık. Bu noktada medyamızda özellikle çocukların ruh dünyasını anlayan, onu sorunlaştıran içeriklerin eksikliğini de görmekteyiz.

Burada ayrıca şu soruyu sormak zorundayız: Neden Türkiye'de çocukların bu ruhsal kırılmalarını, psikolojik ikilemlerini, modern dünyanın kavgası içindeki yalnızlığını, sevgisizliğini ve merhametsizleşen dijital ortamda kayboluşunu merkeze alan güçlü anlatılar çok az? Neden çocuklar kendi hikâyelerini ailede, okulda, öğretmende, kamusal kültürde değil de dijital karanlıkta, algoritmalarda, gruplarda ve anonim sitelerde arıyor? Merkez medya bu konuda çocuklar için içerik üretmek zorundadır. Ama bu içerik mafyavari bir gösteri diliyle değil; çocuğun yarasını, kırılmasını, yalnızlığını ve yardım çağrısını anlayan bir dille üretilmelidir.

"Beni görün"

Bu vaka özelinde, çocuğun bir katile dönüşüp katliam yapmasının ardında, bilimsel raporların da işaret ettiği gibi psikolojik kırılganlık, var olabilmeyi bilememe ve görünürlük krizi bulunmaktadır. ABD düşünce kuruluşlarının okul saldırılarına ilişkin raporu, bu tür faillerin olay öncesinde yoğun stres, çatışma, duygusal kriz ve uyarı işaretleri verdiğini gösteriyor. Yani bu çocuklar bir anda caniye dönüşmüyor; içlerinde uzun süredir büyüyen kırılma, öfke, aşağılanma ve değersizlik hissi taşıyorlar. Şiddet de kimi zaman "beni görün, beni duyun" deme biçimine dönüşüyor. Kahramanmaraş'taki çocukta da hem arkadaş anlatımları hem babasının ifadeleri, bu potansiyelin uzun süredir işaret verdiğini düşündürüyor.

İkinci büyük neden akran zorbalığı ve sosyal dışlanmadır. Çocuk artık yalnız sınıfta değil, telefonda ve çevrim içi ortamda da aşağılanıyor; baskı süreklileştikçe utanç, yalnızlık ve intikam duygusu derinleşiyor. Üçüncü neden dijital dünya ve algoritmik maruziyettir; mesele yalnızca çocuğun ne izlediği değil, ona neyin tekrar tekrar gösterildiğidir. Dördüncü neden aile ve okul denetimindeki zayıflıktır. Çünkü bu tür saldırılar çoğu zaman saldırı günü başlamaz; öncesinde davranış değişiklikleri, tehditler, dijital işaretler ve ruhsal kırılmalar vardır. Bu yüzden asıl soru yalnızca "neden yaptı?" değil, "neden daha önce fark edilmedi?" sorusudur.

Beşinci ve en kritik neden ise silaha erişimdir. Çünkü psikolojik çöküş, dijital etkilenme, dışlanma ya da kişisel bunalım tek başına toplu ölüme yol açmaz; ölümcül eşiği geçen şey, çocuğun gerçek silaha ulaşabilmesidir. Bu nedenle okul saldırılarını yalnızca failin psikolojisi üzerinden değil; sosyal dışlanma, dijital maruziyet, aile-okul zafiyeti ve silah güvenliği birlikte düşünülerek okumak zorundayız. İki katil de silaha ulaşmıştır.

Anne babaların iyi çocuk yetiştirmeyi yalnızca başarıya indirgememesi gerekir. İyi çocuk, sadece başarılı değil; merhamet, saygı ve ahlaki değerleri içselleştirmiş çocuktur. Ailelerin çocuklarının iç dünyasına dönmesi, evin bir yuvaya dönerek yeniden huzur, sekinet, muhabbet ve güven alanı hâline gelmesi şarttır. Çünkü babanın anlattıkları da gösteriyor ki çocukların dijital dünyası çoğu zaman ailelerin gözünden kaçıyor; oyun, ekran ve çevrim içi çevre içinde büyüyen yalnızlık, toplumsal bir krize dönüşüyor. Odasında oyunlarla savaşan çocuk bir dijital platform aracılığıyla oyundaki kişiliğini, kimliğini sokakta arayabilir? Bir katil sosyopatın sapkınlığının müridi olabilir! MOSSAD gibi istihbarat servislerinin yönlendirmesiyle, teşvikiyle, manipülasyonuyla bir katliam dahi yapabilir!

Bugün ebeveynlerin sosyal medyanın bir bilişsel savaş alanı olduğunu kavraması, akran zorbalığının dijital dünyada büyüdüğünü görmesi ve çocuklarının dünyasına yeniden yaklaşması gerekiyor. Medyanın da çocukların iç dünyasını anlayan daha güçlü anlatılar üretmesi, sosyal medya ve benzeri platformlarda ise daha sert çocuk güvenliği düzenlemelerinin hayata geçirilmesi şarttır. Çünkü çocuk ve ergenlerin maruz kaldığı şiddet içerikleri, kontrolsüz dijital ortamlar üzerinden şiddet eğilimini besleyen bir iklim üretmektedir.

Doğan Cüceloğlu'nun dediği gibi:

"Mükemmel değil, merhametli çocuklar yetiştirin. Karıncaları ezmeyen, ağaç dallarını kırmayan, çiçekleri ezip geçmeyen, sevgiyi hissetmeyi ve hissettirmeyi bilen çocuklar."

Ve en önemlisi:

Çocuğunuzu odasında tek başına, başka bir galaksideki kara deliğe teslim etmeyin.

Çünkü o katil, hepimizin çocuğu olabilirdi.