Neler olursa hukukta reform olur?

Cüneyd Altıparmak/ Hukukçu
21.11.2020

Bulunduğumuz coğrafya İslam ve Roma hukuku gibi iki büyük hukuk havzasının geliştiği topraklardır. Bizde bu birikim mevcuttur. Bunu yapacak irade de belirmiştir. Hukuki dönüşüm, toplumun tüm bileşenlerine “katkı sunma” yükümlülüğü yüklemiştir.



Ne zaman ve kim tarafından dile getirildiğine bakılmaksızın, “adaletin iyileştirilmesi” yönündeki öneri ve yaklaşımlara kulak kesilmek, katkı sunmak ve fikir beyan etmek bir yurttaşlık görevidir. Adalet ve bu alandaki reform söylemi, siyasete feda edilmemelidir. Bu konuda tüm siyasi partilerin önerilerini gündeme getirmesi, tartışması, eleştirmesi suretiyle katkı sunması gerekir. Toplumun beklentisi budur. Bu konuda en uç fikirlerin bile kıymetli olduğu düşünülmeli ve masanın üzerine konulmasına imkan verilmelidir.

Hukukun iki yönü vardır. Birinci mevzuat yani yazılı metinler. İkincisi ise bu metinlerin uygulanması yani pratiği. Bu yazımızda, Sayın Cumhurbaşkanımızın “seferberlik ilanı” ve Sayın Adalet Bakanımızın “bırakın adalet yerini bulsun” sözleri ile gündeme gelen reform üzerine fikirlerimizi paylaşacağız. Ancak mevzuatta yapılması gerekenlerden daha çok pratik yönü üzerinde duracağız. Aradığımız şu sorunun cevabı olacak: Ne olursa reform olur?

Adalet ve reform

“Adalet reformu” ülkemizin hemen her dönem gündeminde olmuştur. Bunun gündemde olmasından memnunum. Dile getirilen ve iktidarı suçlayan ifadeleri de yapısal çözümden kaçış olarak yorumluyorum. Bir ülkede muhalefet alternatif hükümet demektir. Ancak, muhalefetin suçlayıcı biçimde olaya yaklaşması doğru değil. Bu çağrıya somut öneri getirenler esas muhalefet görevini icra etmiş oluyorlar, olacaklar. Bir yurttaş olarak beklediğim: “Biz her türlü katkıya açığız, madem siz bir adım atacaksınız biz bu adıma katkı sunarız, bunu da millet için yapacağımız bilinsin” şeklindeki bir tavırdır. Ülkenin hukuki açıdan çağ atlaması, tabiri caizse “restorasyon” yapması en az milli güvenlik konuları kadar önemlidir. Hukuk bizi bir arada tutan harçtır.

Son dönemdeki reform sözlerinin altında yatan bir yol haritası var. Bu da daha önce paylaşılan 2019-2023 yıllarını kapsayan 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyetten oluşan ve “Yargı Reformu Strateji Belgesi” olarak nitelenen metindir. Bu anlamda paketler şeklinde çeşitli değişiklikleri yaşadık. Temel hak ve hürriyetler bağlamında ve özellikle ceza hukuku alanındaki değişiklikler, alternatif çözüm yollarının getirilmesi ve var olanların alanlarının genişletilmesi (basit ve seri yargılama, ticaret, tüketici hukukunda arabuluculuk ve şimdi aile arabuluculuğunun getirilmesinin düşünülmesi vb.) tutukluluk süresinin daha belirginleştirilmesi, hukuk eğitimi konusundaki girişimler, suça sürüklenen çocuklara, kadınlara dönük düzenlemeler, mağdur haklarına kadar pek çok alanda düzenleme yapıldı. Bunlar, yeni dönemde yapılacaklar için benim nazarımda önemli referanslar.

Bakanın kastettiği

Ülkemizde esas sorununun Adalet Bakanı’nın konuştuğu noktada olduğunu düşünüyorum. Ve onu konuşmaya itenin de “Yargı Reformu” konusunun normatif (mevzuat) boyutuna dair değil, uygulama/pratik sorununu çözmeye dönük kısmı. Adalet Bakanı’nı “sanki başka ülkenin bakanı” diye eleştirmek, siyaseten “hoş!” olabilir, seçmeni üzerinde etki bırakabilir. Fakat bu işaret edilen noktayı görmezden gelmek, görememek demektir bence. Bu kasti yapılıyorsa zaten diyecek bir şeyimiz kalmamıştır. İhmal ediliyorsa, şuna dikkat çekmek isteriz: Türkiye’de yargının yapısal sorunları arasında ve en başında adliyenin kendisini siyasetten bağımsız kurgulayamayacağı biçimde dizayn edilmesinde yatar. Bu artık “kalıtsal” bir durumdur. Bürokratik bir marazdır. Bu etkiyi son dönemde yıkabilecek en büyük etki Adalet Bakanı’nın ifadelerindedir. Ve orada saklı kalmamalıdır! Bu cesur adım desteklenmelidir. “Hiçbir sorun yok” demeyerek bir gerçeği ifşa eden bu yaklaşım önemsenmelidir.

Herkes adliyede...

İşte tam yeri gelmişken biz de düşüncelerimizi sürece katkı sunmak adına sıralamak istiyoruz. 2019 yılı Adalet İstatistiklerini inceledim. Ortada şöyle bir tablo var: Türkiye’de neredeyse herkesin adliye ile bir bağı var. Hakkında bir soruşturma var ise, savcılık; dava varsa ceza mahkemesi ile muhatap. Memursa idari dava açmış. İcra takibine maruz kalmış veya icra takibinde alacaklı konumunda. Ve bunlar yoksa bir hukuk davasında taraf veya ceza davasında tanık. 80 milyondan, yaşlıları ve çocukları çıkarırsak hemen herkes adliyeyle veya adli birimler ile muhatap. Bu ciddi ve yapısal bir sorun.

Hâkim, savcı niteliği

Bir başka boyuta gelelim. 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi sonrasında “adalette boşluk oluşmasın” diye hâkim ve savcı alımı hızlandı, giriş ve puan değerlendirme sistemi değişti ve esnetildi. Bu da maalesef (birebir ve çok defa karşılaştığım bir sorunu) nitelik sorununu gündeme getirdi. O dönemin şartları için “görmezden gelinmek zorunda kalınan” bu durum artık ciddi bir maraz doğuruyor. Burada yapılması gereken birkaç şey var bence:

n Birincisi, mevcut niteliği tekrar gözden geçirmek lazım. Bir kimse hâkim/savcılık sınavını kazandı diye “ömür boyu” bu mesleği yapacak değil!

n İkincisi ise hâkim/savcılık mesleğine giriş zorlaşmalıdır. Yazılı sınav ikiye çıkarılmalı ve mülakat kalkmalı veya ağırlığı düşürülmelidir. Ve adayın üniversiteye giriş puanı ve bu sınavdaki başarı derecesi ile lisans ortalamasının da alım sürecinde esas alınan kıstaslar arasına konulması iyi olacaktır.

n Üçüncü nokta ise hâkimlere maaş ödemesinin performansa dayalı olarak yapılmasıdır. Karar sayısı ve karardaki isabet oranı, bir ödeme kriteri haline getirilmeli ve hâkimin başarısı ile daha fazla kazanmasının önü açılmalıdır.

n Yine bir diğer husus ise mahkemelerdeki kâtiplik kurumunun baştan sona gözden geçirilmesi gerekir. ABD sistemindeki gibi avukat stajyerlerinden gerçekten istifade edilmesi hem nitelikli hukukçu yetişmesine katkı sunacak hem de sorumluluk bilincini pekiştirerek personel sorunu çözümüne katkı sunacaktır.

n Son olarak da ülkemizde “nitelikli zabıt katipliği”, “hakim yardımcılığı” kurumu ihdas edilmesi gereklidir. Bu kimseler bir süre (örneğin beş yıl) bu görevi ifa ederek belirli düzeydeki mahkemelere hakim olarak atanabilmelidir.

Çelişik kararlar

Yargı kararları ile konuşurlar. Bu kimselerin tayin sistemi kararlar noktasında çok çok sorunlu bir alandır. Hele de görevlendirmeler. Bu konuda hâkimin verdiği karar nedeniyle görev yerinin değişmesinin vaki olması için ortada ciddi ve ağır bir sorun olmalıdır. Hâkimlerin kararları noktasında etkin bir denetim olmak zorundadır. Kararların her zaman sistem üzerinden denetlenebileceği bir sisteme geçilmesi şarttır. Yine adalet algısını zedeleyen mahkeme kararları arasındaki “çelişkili karar sorunu” için kararların yayınlanmadan önce kontrol edileceği bir mekanizma oluşturmak gerekir. Özellikle istinaf ve temyizdeki karar çelişkilerinin izah etmek mümkün değildir. Buna benzer bir sistem AİHM’de vardır. Bunun bir model olarak ülkemize gelmesinin çok faydalı olacağını düşünüyorum.

Bir başka durum ise “sosyal medya mahkemeleri” sorunudur. Dosyaya bu mecralardaki delil ve bulguların konulması için adliyelerde bürolar oluşturulmak gerekir. Zira kamuoyuna mal olmuş konularda verilen kamuoyunu rahatsız eden kararlar ardından gelen sosyal medya paylaşımları ardından verilen kararlar doğru olsa bile “hukuk böyle mi tezahür ediyor” sorusunu gündeme getirmektedir. Bunun için sosyal medyada konuya ilişkin taramaların otomatikman yapılmasının zorunlu hale getirilmesi veya ilke olarak benimsenmesi gerekir.

Bize özgü tahkim

Son olarak, dosyaların hızlı çözülmesi için tahkim konusunun ciddi bir biçimde ele alınması şarttır. Tahkim merkezleri eliyle dosyaların karara bağlandığı ve mahkemelerin dosya üzerinden inceleme yapıp karar verdiği bir tür tahkim modelini ortaya koymak gerekir. Böylece, birçok basit hukuk uyuşmazlığının kısa sürede tüm delilleri toplanmış ve kararı verilmiş biçimde hâkimin önüne geldiği, hâkiminde inceleyip dosya usul ve esas açısından uygunsa onayladığı, değilse eksikleri ikmal edip yeniden karar kurduğu bir model.

Bu konuda yani reformun boyutu noktasında bir çok şey söylenebilir. Ve hepsi de kıymetlidir. Burada hepsini dile getirmek mümkün değil. Bu bağlamda gelecek her yorumu, eleştiriyi katkı olarak görüyorum. Ancak “adalet algısı” üzerine yönelen ve bunu baz alarak “yapısal tedbirler” içeren bir çalışma olursa iyi bir reform olur. Aksi halde yapılanlar da kıymetlidir. Önemlidir. Ama pansuman mahiyetinde olacaktır. Hakim bağımsızlığı, temel hak ve hürriyetler alanındaki gelişmeler, adalet algısının oturması ve hukuk güvenliğinin tesisi noktasında bir ameliyat yapılırsa ülkemize katkı sunar. Büyük Türkiye’ye yakışan, kendi sorunları kendisi çözmesidir. Bulunduğumuz coğrafya İslam ve Roma hukuku gibi iki büyük hukuk havzasının geliştiği topraklardır. Bizde bu birikim mevcuttur. Bunu yapacak irade de belirmiştir. Hukuki dönüşüm, toplumun tüm bileşenlerine “katkı sunma” yükümlülüğü yüklemiştir.

cuneydaltiparmak@yahoo.com