Yeni Başkan eski dış politika: Nerede kalmıştık?

Tuğrul Camaş / Yazar
26.02.2021

Joe Biden'ın 20 Ocak 2021 itibariyle ABD Başkanlık koltuğuna oturmasıyla dondurulmuş çatışmalar yeniden ısıtılmaya başlandı. Yeni dönemin dış politikasının "Nerede kalmıştık?" dercesine 11 Eylül sonrası sürecin dış politikasının devamı olacağı açık bir şekilde görülüyor. Biden'ın koltuğa oturmasından sonra YPG/PKK/DAEŞ gibi terör örgütlerinin faaliyetlerinde artış gözlemlenmektedir. Çoktandır sessiz kalan YPG/PKK terör örgütünün liderlerinden Mazlum Kobani, ABD seçimlerini Joe Biden'ın kazanmasından sonra SDG'nin ABD'yle birlikte ortak bir program yapacağını açıkladı. Türkiye'nin Karadeniz-Akdeniz havzası, Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlar gibi tüm önemli jeopolitik ve jeostratejik noktaların merkezinde olması Türkiye'yi satranç tahtasında riskli ve önemli bölgelerin merkezine oturtmaktadır. Bu nedenle Türkiye dış politikasını konjonktürel ve esnek temeller üzerinde kurmuştur.



ABD'nin İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana demokratikleşme adı altında yürüttüğü ideolojik yayılmacı dış politika, 11 Eylül sonrası süreçte bugünkü sınırlarına ulaşmıştır. Terörle mücadele ve NATO genişlemesinin de dahil edildiği bu süreçte Amerika; Doğu Avrupa'da Rusya, Ortadoğu'da ve Akdeniz'de Türkiye, yine Ortadoğu'da İran, Uzak Doğuda Çin gibi ülkelerin yakın sınırlarına ve Afganistan'a yerleşerek etki alanındaki ülkelerle siyasi ve askeri olarak agresif bir dış politika izlemeyi tercih etmiştir.

Yayılmacılık silahı

Bu bölgelerde demokratikleşme propagandasıyla kendine bağlı rejimleri iktidara getirme çabası yayılmacılıkta çok etkili bir silah olmuştur. İçinde bulunduğumuz yüzyılda küresel konjonktür içerisinde uluslararası ilişkilerin yeni çatışma noktaları bölgeler olmuştur. Bu coğrafya aynı zamanda Türkiye, Rusya ve İran gibi ülkelerin güvenlikleri bakımından kırmızı çizgileridir. İran ve Türkiye, Suriye konusunda; Türkiye ve Rusya ise hem Suriye hem Kırım konusunda farklı görüşlere sahip olsalar da birlikte alan savunması yaparak bu kırmızı çizgilerini korumaya almışlardır. Ayrıca ABD ve unsurlarının Kafkasya'ya, Karadeniz'e ve İç Asya'ya girmesine de müsaade etmemişlerdir.

Çevreleme politikası

Türkiye, ABD destekli terör örgütlerine karşı etkin bir mücadeleyi hem Kuzey Irak'ta hem de Suriye'nin kuzeyinde 2015 yılı sonrasında daha da arttırmıştır. Fakat yine de bu üç ülke savunma pozisyonunda kalmaktadır. Buna karşın Washington yönetimi resmiyette böyle olmasa da pratikte bu yayılmacılığı kuşatmacı bir çevreleme politikasına dönüştürmüştür. Genel olarak ABD kuşatması Murmansk'tan Baltık Körfezi'ne, oradan Karadeniz'e, Adalar denizine ve Doğu Akdeniz'e, oradan da Hürmüz'e kadar giden geniş bir coğrafyada gerçekleşmektedir. ABD savaş gemileri Çin Denizi'nde hem Hürmüz Boğazı'nda aktif olarak jandarma, ileri karakol görevi yapmakta hem de kısmi deniz ablukası uygulamaktadır. Önemli olan mesele ise bu ablukanın silahlı unsurlarla birlikte yapılıyor olmasıdır.

Rusya alan savunmasında Suriye'yi ön savunma hattı olarak görmektedir. Türkiye ise bölgesel güvenlik açısından tüm Adalar Denizini, Doğu Akdeniz ile kendi Suriye, Irak ve İran sınırlarını koruma çabasındadır. Yine Türkiye; kuruluşu Akdeniz'e açılması planlanan terör koridoruna bağlı olan ve Kuzey Irak'ta 2015 yılında kurulması planlanan devlet yapılanmasına karşı da özel bir dış politik konjonktüre sahip. Bu çevrelemenin Türkiye'nin alan hâkimiyetini daraltmaması için Türkiye; Kızıldeniz, Libya ve Somali'de askeri üsleriyle kendine yeni savunma ve cephe hatları açmaktadır. Britanya donanmasının Osmanlı devletini Akdeniz'in doğusuna hapsetmek için özellikle 18. yy. itibariyle kullandığı bu eski stratejiyi ABD müttefiki bölge ülkeleri aracılığıyla aynen uygulamaya çalışmaktadı.

Eski İngiliz stratejisi

Akdeniz ve Ortadoğu'da işler böyleyken Baltık Denizi'nde de durum çok farklı değildir. Çevreleme burada da uygulanmakla beraber yine eski bir İngiliz deniz stratejisiyle Rusya, Baltık Denizi'nin en doğusuna hapsedilmek istenmektedir. İngiliz savaş jetleri ile Rus jetlerinin it dalaşına bağlı olarak Baltık bölgesi yine Batı ile Rusya arasında gerilimin tırmandığı bölgelerden birisi olmuştur.

Bu konjonktür içerisinde Türkiye ise kilit ülke konumundadır. Türkiye'nin Karadeniz-Akdeniz havzası, Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlar gibi tüm önemli jeopolitik ve jeostratejik noktaların merkezinde olması Türkiye'yi satranç tahtasında riskli ve önemli bölgelerin merkezine oturtmaktadır. Bu nedenle Türkiye dış politikasını konjonktürel ve esnek temeller üzerinde kurmuştur. Ankara; gelişmelere karşı, birikimi ve gücü doğrultusunda anlık kararlar alabilecek, merkezi devlet yapılanmasını rasyonel bir dış politika için etkinleştirmiştir. Ancak ABD başkanlık seçimlerini hiç de beklenmeyen bir şekilde Trump'ın kazanmasıyla tüm bu süreç ve konjonktür dondurulmak zorunda kalınmıştır.

Dondurulmuş çatışmalar

Joe Biden'ın 20 Ocak 2021 itibariyle koltuğa oturmasıyla dondurulmuş çatışmalar yeniden ısıtılmaya başlandı. Yeni dönemin dış politikasının "nerede kalmıştık" dercesine 11 Eylül sonrası sürecin dış politikasının devamı olacağı açık bir şekilde görülüyor. Biden'ın oluşturduğu yeni kabine de bize olacaklar hakkında az çok fikir veriyor. Kabinede yer alan isimlerin birçoğu şahin ve aynı zamanda Obama kabinesinde de görev alan isimler. Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Ulusal istihbarat Başkanı Avrile Hainese gibi isimler Obama yönetiminde de çok önemli görevlerde bulundular. Yine Avrile Hainese, Obama yönetiminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Başkan Yardımcılığı görevini yürüten bir isimdi. Biden'ın CİA Başkanlığı için düşündüğü eski diplomat William Burns'ın Senato oturumunda Çin ve Rusya'yı doğrudan hedef alan açıklamalar yapması, onun da muhtemel şahinlerden biri olacağını gösteriyor. Ayrıca bu isimlerin dışında, Ortadoğu'da terör örgütleriyle yakın ilişki içerisinde bulunan ve Trump'ın Suriye'den askerleri çekme kararı almasından sonra görevinden ayrılan Brett McGurk, Biden ekibinin yeni Ortadoğu koordinatörü olarak göreve başladı. Önümüzdeki günlerde daha sık duyacağımız bu isimler; ABD dış politikasının şahin kimliğini gözler önüne seriyor. Diğer yandan şimdilik Biden, dış dünyaya dair çok ses getiren açıklamalar yapmıyor ama bu sessizlik masumane değil. Amerikan iç siyasetindeki tıkanmışlık da bunda etkili. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Gara operasyonu sonrası "Müttefiklerimizden net tavır bekliyoruz" açıklaması da aslında özelde Gara'ya yönelik bir mesaj gibi görünse de ABD'nin bölgedeki genel tavrını bir an önce belirlemesine yönelik bir çağrı olarak değerlendirilmelidir. Biden, her ne kadar sessiz kalsa da başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte şahin dış politikanın ilk etkileri hissedilmeye başlandı. Ortadoğu'da gözlerden kaçmayan siyasi ve askeri bir hareketlilik var. Özellikle Türkiye'nin güney sınırlarını istikrarsızlaştırmak isteyen ABD dış politikası, bölgedeki terör örgütlerini halen Suriye'de oluşan demokratik güçler olarak tanıtmaya ve onları bu şekilde meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Buna bağlı olarak Biden'ın koltuğa oturmasından sonra YPG/PKK/DAEŞ gibi terör örgütlerinin faaliyetlerinde artış gözlemlenmektedir. Mesela çoktandır sessiz kalan YPG/PKK terör örgütünün liderlerinden Mazlum Kobani ABD seçimlerini Joe Biden'ın kazanmasından sonra SDG'nin ABD'yle birlikte ortak bir program yapacağını açıkladı. Yine ABD'nin bu örgütlere yaptığı silah transferi yeniden başladı. Buna karşın Türkiye kendi sınır güvenliğiyle ilgili yeni adımlar atmaktadır. Gara'ya yapılan operasyon her ne kadar kurtarma operasyonu olsa da Türkiye bölgede Kandil ve Sincar arasındaki terör koridorunu kesintiye uğratmıştır. Yine ABD'nin Kuzey Suriye'de yeni askeri üsler kuracağı yönünde bilgiler bulunmaktadır. Oysa Trump Afganistan, Almanya ve Suriye gibi ülkelerdeki askeri birlikleri azaltmıştı. Bunun dışında Türkiye iç siyasi yaşamını sekteye uğratılmasına da çalışılacaktır. Bu anlamda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemiyle iç siyasi yaşamda istikrarın sağlanmasında çok önemli rol oynayan Cumhur İttifakının, siyaseten zayıflatılması, Biden ve onunla birlikte hareket edenler adına kritik bir yaklaşım olacaktır. Bunun dışında Covid-19 salgınının toplum üzerinde oluşturduğu sosyo-ekonomik baskıya bağlı ekonomik streslerin de halk üzerinde iç siyasi halkanın test edileceği alanları doğurabilmesi ihtimali mevcuttur. Sosyo-ekonomik ve psikolojik olarak yıpranan toplum üzerinden sokak hareketleri kurgulanmaktadır. Türkiye bu anlamda aktif siyasi kararlar almaktan kaçınmayacaktır. ABD'de Trump yönetiminin demokrat başkanlar döneminden çok daha başarılı olmasına rağmen Covid-19 salgınına bağlı olarak gelişen toplumsal olaylar Trump yönetimini yıpratmıştır. ABD dış politik kurumları Türkiye'ye dair uyguladığı çevrelemeyi siyasi, askeri, diplomatik ve ticari alanların hepsinde uygulamaya çalışacaktır. Bu süreçte NATO-Türkiye ilişkilerinin geleceği de büyük önem arz etmektedir. Bunların örnekleri bugün bile mevcuttur. Türkiye'nin Rusya'dan aldığı S-400'ler de yine ABD dış politik kurumlarının Türkiye'ye karşı baskı uyguladığı bir araç olarak kullanılmaktadır. Kaldı ki İstanbul boğazında kırmızı ışıkları yanan köprünün altından geçerken "Biz kırmızı ışıkta durmayız" diyerek Instagram mesajı yayınlayan ABD donanması zaten düşmanlığını açıkça göstermektedir.

Sokak hareketleri

Biden'ın koltuğa oturmasıyla birlikte Rusya'da da yeni gelişmeler yaşanmıştır. Biden koltuğuna oturmasından hemen sonra tutuklanacağını bile bile Navalnıy, Almanya'dan zehirlendiğini iddia ettiği ülkeye, Rusya'ya dönmüştür. Hemen arkasından da Rusya'da özellikle gençlerin dahil olduğu sokak hareketleri başlamıştır. Yine Güney Çin denizinde yaşanan gelişmeler, Karadeniz'de Amerikan donanmasının artan etkinliği, Baltık denizinde yaşanan gerilimler ve İran hedefli siyasi açıklamalar bu sürecin bir parçasıdır. İran'ın uranyum metal üretimine yeniden başlaması da burada önemlidir.

Özetlemek gerekirse Türkiye; dışarıda terör örgütleri, diplomatik, siyasi ve ekonomik olarak yıpratma faaliyetleri ile sıkıştırılmak, içeride ise sokak hareketleri ile toplumsal olayların kışkırtılmasından kaynaklı bir dikkat dağınıklığına doğru itilmek istenecektir. Bu çalışmaların amacı Türkiye'nin direncini zayıflatarak iç halkada gedikler açmak ve dışarıda ülkenin taviz vermesini sağlamak olacaktır. Açık ifade etmek gerekirse, maalesef sosyo-ekonomik anlamda toplumun bir huzursuzluk barındırması dış güçlere böyle bir yumuşak karın ve hareket alanı açmaktadır. Türkiye'nin savaş gücü için büyük anlam ifade eden iç siyasi halk, ivedi bir biçimde ekonomik darboğazdan çıkarılarak sokakların boşalması sağlanmalıdır. Bu sayede sosyo-ekonomik sebepler nedeniyle de sıradan vatandaşların marjinalleşmesinin önüne geçilmelidir.

tugrulcamas@gmail.com