Nişane ve kaide arasında Müslümanlık

Av. İsmail Küçükkılınç / Yazar
05.03.2021



Son dönemde okuduğum kitaplar arasında bu kitap kadar beni üzen, yaralayan bir kitap olmadı. Buna sebep hem kitabın muhtevası hem de kitaba olan ilgisizlik. Bu kitap, Dr.İsmail Cambazov'un Yeni Işık gazetesi tecrübesi ekseninde Bulgaristan'daki Türk varlığının komünist rejim dönemindeki hikâyesini konu ediniyor.

Yazar, Nüvvab[din okulu]mezunu olmasına rağmen zaman içinde ve bilhassa Yeni Işık gazetesi serüveninde nasıl İslam aleyhinde faaliyette bulunduğunu, Müslümanları Allahsızlaştırmak/dinsizleştirmek için nasıl gayret sarf ettiklerini, bazı Türklerin bu vadide Bulgarlara nasıl nal toplattıklarını anlatıyor. Bulgarlaştırma faaliyetleri esnasında bazı Türkler; nineleri, anneleri tek kelime Bulgarca bilmezken köklerinin Bulgar, dillerinin Bulgarca olduğunu hem de gururla yazarlarmış. Hatta kimisi komünist rejim yıkıldıktan sonra bile bu isimlerini muhafazaya devam etmiş. Bulgar Komünist Partisi, komünizm adı altında hep Bulgar milliyetçiliği yapmış.

Cambazov, ilginç biri. Allahsızlık/dinsizlik propagandası yapmasını 'Dünya azabı, cehennem azabını unutturdu' diyerek mazur göstermeye çalışıyor, tevbe ediyor.

Korucuyu zırh

Bu kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri de İslam'ın esası ve imanın şartı ve gereği almayan bazı nişânelerin, geleneğin, kültürün aslında farklı zaman ve mekânlarda Müslümanlığı koruyucu zırh ve kalkan olduğunu göstermesidir.

Türk, hiç olmazsa 'Kültürel Müslüman'dır. Ancak hakikî mânâda Türk, 'İtikadî Müslüman'dır. Komünizm, Türkleri ateist ve dinsiz yapmak için elinden geleni ardına koymamış, ancak çok mevzî/lokal bir başarı elde edebilmiştir. Türkler her türlü baskı ve zulme rağmen Allah inancından ve dininden vazgeçmemiştir. En fazla ateizm propagandasına Kazan ve Bulgaristan Türkleri maruz kalmıştır.

Ateizm propagandası

Cambazov'un kitabı, Bulgaristan devleti ve komünist partisinin Türklere yönelik ateizm propagandasını esas ittihaz edinen yayın organı Yeni Işık gazetesini konu ediniyor.

II.Dünya Harbi esnasında Sovyet-Rus boyunduruğu altındaki bazı Müslümanların, bahusus Kırım Tatar-Türklerinin niçin Almanlarla işbirliği yaptığını anlamak için komünist rejimin tatbikatına da bakmak gerekmektedir. Çünkü İsmail Cambazov'un ifadesiyle 'Komünist Faşist' rejimlerin zulmü, faşist rejimlerden daha az değildi. Birçok müftünün adlarına, onların haberleri olmadan gazetelerde 'Allah inancının safsata olduğuna dair' beyanatlar yazılmış, bu zavallı müftüler tekzip bile gönderememişlerdir. Propaganda müspet netice vermeyince de camilerin kapısına kilit vurulmuştur.

Sünnet konusundaki mukavemet

Müslümanlığın bazen ikamesi veya idamesi İslam'ın esası olmayan hatta kimi zaman da İslam'ın pek tecviz etmediği şeylerle de mümkün olabiliyor. Mesela birisi iman etse sırf sünnet olmadı diye Müslümanlığı zarar görmez. Aşağıda da bahsedeceğimiz üzere, Komünist-Faşist Bulgaristan zamanında Bulgaristan'daki Türklerin-Müslümanların sünnet olmaları yasaklanmış, Müslümanlar, yasaklanan ama İslam'ın esası olan şeylerde göstermedikleri mukavemeti ( direnç) sünnette göstermişler ve kimliklerini muhafazada muvaffak olmuşlardır.

Malum olduğu veçhile nişane ile kaide müradif-eşanlamlı değildir. Nişane öyle birşeydir ki bazen hem kaideden neşet etmez veya onunla aynı kıymeti haiz olmaz hem de ondan daha görünür, koruyucu ve bağlayıcı hale gelebilir. Nişaneleri önemsemeli ama kaide olmadıklarını da unutmamalıyız. Sünnet kaide değil nişanedir; çocuğunu sünnet ettirmeyen bir aile dinden çıkmaz. Ancak en kitabî Müslüman dahi nişanenin önemini inkâr etmez hatta onu canlı tutmakta bir zarar görmez, sadece bunun kaideleştirilmesine, itikadî bir veçhe atfedilmesine razı gelmez. Seküler camiada ise durum hayli ilginçtir: Nişane düşmanlığı yapanların hemen hepsi aynı zamanda kaide düşmanlığıyla da iştihar ve iftihar ediyor. Çok az istisna haricinde sünnete ve ezana karşı çıkan, aynı zamanda İslam'a ve onun kaidelerine de karşı çıkıyor.

Komünist rejimin Türklere karşı tavrı, resmî belgelerde yazıldığı şekliyle vatansever, enternasyonalist, ateistik terbiye" yaftalarıyla yani "komünist terbiyesi" ile "komünist yapmak" değil, "Bulgar yapmak"tır. Yeni Işık gazetesi de bu gayeye matuf olarak tesis edilmiştir. Yazarın Razferecavene- Feracesizleştirme dediği kampanya ile Müslüman kadınların şalvarı, entarisi, feracesi, çarşafı, bürgüsü masaya yatırılmış, "ostorojno" yapılmıştır. Ostronjo; ihtiyatla, usulcacık, itina ile özenerek, incitmeden, dikkatlice gibi manalara sahiptir. Ancak her kampanyada olduğu gibi burada da zorbalık yoluna müracaat edilmiş ancak Türkler kendilerini Bulgarlaştırmaya götüreceğini anlayarak bu kıyafet politikasına, kooperatifleştirme adı altındaki mülksüzleştirme politikasından daha büyük bir direniş göstermişlerdir.

Evlerini terkedenler oldu

İlginçtir, feracesizleştirmeye karşı kızlar ve genç gelinler, yaşlılardan daha fazla karşı koymuşlardır. Müslüman kadınlar millî ve dinî kıyafet telakki ettikleri şalvarı, çarşafı, çemberi, yaşmağı, krepi bir türlü atmak istememiş hatta bu işten kurtuluruz ümidiyle evlerini terk ederek ormanlara kaçanlar olmuştur. Daha da garibi, Bulgar basın organları kıyafet değişikliğini gerçekleştirmek için Mustafa Kemal'i ve onun "Kıyafet Devrimi"ni övmeye başlamıştır. Ancak "Atatürk"ten umulan medet de işe yaramamış, kadınlar kıyafetlerinden yine vazgeçmemiş, bu defa din adamları devreye sokulmuştur. Razgrad Müftüsü Osman Efendi, tehdit altında köyleri dolaşıp örtünmenin imanın şartı olmadığını anlatmış, bir müddet sonra Başmüftülük bu yönde bir tamim/genelge yayınlamış ancak Müslüman kadınlar ne "Atatürk"ü ne de din adamlarını dinlemişlerdir. Çaresiz kalan Bulgar rejimi parti teşkilatlarını devreye sokmuş, onlar da ellerine aldıkları makaslarla hane hane gezerek "dinî-millî" kıyafetleri kesmiş, açtırdıkları sandıklarda buldukları şalvar ve feraceleri yakmışlardır. Ancak birçok makasçı dayak yemiş, Rodoplarda Pomak kadınlar arasında bu işi yapmaya çalışan bazı komünist-faşistler de öldürülmüştür. Kırcaalili Cambazov, Razgradlı bir hanımla evleneceği zaman ihtiyat gereği düğünde eşinin başörtüsüz olacağını söyleyince babası "çıplak gelinle düğün olmaz" demiş, bu sebeple düğün yapılamamıştır. Rejimin yaptığı son çare ise "dinî-millî kıyafette ısrar edenleri işsiz bırakmak, onlara mal satmamak, otobüslere almamak olmuştur. Ancak kadınlar son kale olarak "başörtüsü"nü görmüş ve bluz giyenler dahi onu terk etmemekte son ana kadar mücadele etmiştir. Neticede 60'lı yıllarda kıyafet devrimi tamamlanmıştır.

Namazdan vazgeçmiştik ama...

Cambazov'u okurken insan bazen gözyaşlarına hâkim olamıyor. Rejimin kendilerinden ateistik propaganda yapmalarını istediğindeki hislerini şu şekilde ifade ediyor: "Hepimizin başından kaynar sular döküldü. Biz artık namazdan, niyazdan vazgeçmiştik ama İslamiyet'e açıkça karşı çıkacak kadar 'olgunlaşmamştık'...Ben doğrudan İslamiyet'in temellerine hücum etmekten çekinerek ehven-i şerri[en az kötü olanı]seçtim. 'Kurban bayramı ve Hacılık'ı yazdım... Ondan sonra 'günah perdem' patladı, yazdım, durdum. Allah günahlarımı affetsin. Başlangıçta ateist propaganda da çok 'ostorojno' başladı.[Bunlar]hiç fayda etmeyince" de sertleşti. Cambazov, tövbe makamında şunları da yazıyor: "İnsanın psikolojik yapısı öyle ki, dünya azabı karşısında cehennem azabını unutuveriyor". Rejim, Türkçe çıkan Yeni Işık aracılığıyla ve hocalar eliyle "Dinden Vazgeç" kampanyasında çıtayı öyle yükseltiyor ki Müslüman Türklerin edilgenliği ile ilgili Cambazov'un anlattıkları asaba dokunuyor. Çünkü Nüvvablılar tek tek aranıp bulunuyor, gazete onların dinden vazgeçtiklerine dair beyannameler yayınlıyormuş. Bir anekdot şöyledir: Kırcaali Pedagoji Okulu öğretmenlerinden, Bulgaristan'da ilk ilçe müfettişliği yapan Nüvvablı Turgut Ragıp, Cambazov'a gelerek "Camiden, namazdan, niyazdan çoktan çekildik. Millet bizi dinsiz ilan etti. Ama hepten de gazete vasıtasıyla bütün ülkeye dinsiz olduğumu duyuracak kadar da büyümedim. Yardım edin" der. Cambazov da "imzalama" der. Turgut Ragıp bu defa "Siz Sofya'da bir şey bilmiyorsunuz. Ben eğer bu yazıyı yazmasam başka bir sebep uyduracaklar, işten atacaklar. İşten vazgeçtim. Bir bahane ile toplama kampına gönderecekler, maazallah hapislere düşerim" mazeretine sığınır. Cambazov da çaresiz kalıp metni kendisi hazırlar.

Mükafatı farklı olacaktır

Cambazov, Bulgar devlet yayınevinin "Zararın Neresinden Dönülürse Kârdır" isimli bir derleme çıkardığını, bu derlemede Hacıoğlu Pazarcağı (Dobriç) ilinin Koyunlu(Bonevo) köyü imamı Halil Ali Mustafa ile Hacı-Sinanlar (Benkovski) köyü imamı Salih Hafız Enbiya'nın umum köy toplantılarında cemaatlerine "İslam'ın ne kadar uyduruk bir din olduğunu anlattıkları, bu yüzden dinden vazgeçtikleri"nin yazıldığını, Nüvvablıların deklarasyonlarına yer verildiğini yazıyor. Rejim bu kitapları köylere dağıtmış, köydekilere "Nüvvab hocaları dahi dinden vazgeçti, siz ne güne duruyorsunuz" demiştir. Bu sebeple din adamlarının imtihanı daha ağır olmuştur. Biz de kabul ederiz ki onların mükâfatı da mücazatı da farklı olacaktır.

Razgrad Eski Balabanlar köyü kooperatif başkanı ise köydeki 5 camiin imamından anahtarları almış, imamların "devlet bize camileri açık tutalım diye maaş veriyor" itirazına "hayır, kapalı tutasınız diye maaş veriyor" demiş, Cambazov'a elindeki 5 camiin anahtarını göstererek şu ibretli sözü sarf etmiş: " Bu[ateistlik]işler sizin yaptığınız gibi yazmakla, konuşmakla olmaz. Yazdığınızı okuyan yok, konuştuğunuzu da dinleyen. Ekmeğini alacaksın ağzından, bak gidecek mi camiye".

Metodik savaş

Yeni Işık gazetesinin İslamiyet'e karşı propagandası bir kampanya değil, 40 yıldan fazla daimî, metodik bir savaş olarak devam etmiştir. Cambazov "nerede inandırma, nerede kandırma, nerede gözbağı ile cami cemaatleri gerçekten azaldı. Fakat mesele halkın geleneksel adetlerine dayanınca, iş sarpa sardı. Sünnet, cenaze merasimleri, bayramlar gibi dinî adetlerde halk açık olarak karşı çıktı. Malımızı, mülkümüzü aldınız, dilimizi aldınız, şimdi neyi almak istiyorsunuz, diye dayattı". Güya Türk çocuklarının sağlığını düşünen halk idaresi onları "sünnet gibi vahşi bir işkenceden" kurtarmak için kolları sıvar. Önce sıhhî olmayan sünnetin yasak edildiği, bu işin hastanelerde yapılacağı ilan edilir. Ancak halk hastanelere koşunca bu defa cerrahlar bu işten anlamadıklarını söylerler. Çünkü rejimden onlara sünnet yapmamaları emri gelmiştir. Müslüman ahali de gizli-saklı çocuklarını hem de sıhhî olmayan şartlarda, ahırlarda sünnet ettirir. Yakalananlar mahkûm edilir, Belene ölüm adasına sürülür. Tepkiler çığ gibi büyür. Nispeten yeni bir tarih olan 1983 senesinde Ahmet İlyazov'un "Sünnet, cahillik ve dinsel muhafazakârlık nişanıdır" başlıklı yazısıyla açılan kampanya üç ay devam etmiştir. Bu işte o kadar ileri gidilmiş ki, çocuk yuvalarında, okullarda öğretmenler emir üzerine her sabah Türk çocuklarını yoklamaya başlamıştır. Sünnetli çocukların aileleri suçlandığında erkekler, kadınları hapse göndermezler diye "ben dışarıdayken hanım bu işi yaptırmış" diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmıştır. Fakat mahkemeler hiçbir ananın gözyaşına bakmadan onlara " çocuğun bedenine orta dereceli zarar vermek suçundan" 3 yıla kadar cezası verir. 75 yaşındaki nineler dahi torunlarını sünnet ettirdiği için hapse atılır. 80 yaşındaki sünnetçi Gülten Huskova bu sebepten hapis yatmasına rağmen işe devam etmiştir. Sünnet sadece Türklere yasaklanmıştır. Yahudilere karışılmamış, Romlar da kimsenin umurunda olmamıştır.

Rejim, ortak mezarlık uygulaması da başlatmış, sonra cenaze merasimlerinde hoca ile papaz kovulmuştur. 1966 senesinde Cambazov'un kayınpederi vefat eder. Kayınbiraderi de babasını hoca ile defneder. Ancak bu, "parti üyesi, ateist Cambazov kaynatasını hoca ile gömdü" şeklinde duyulur. Cambazov, yetkilileri "masum" olduğuna zor inandırır. Kayınpederinin defninden tecrübeli Cambazov, kayınvalidesini "medenî" şekilde gömdürür. Kefensiz, sandukalı defin uygulaması yüzünden de birçok Müslüman mağdur olur.

Cambazov, "sımsıkı birleşmeye, bir kazanda kaynamaya tek engel din, o da İslam dini kalmıştı. Bilimsel yöntemler beklenilen ve istenilen hızlı sonuçları vermeyince devlet babanın kuvvetine başvuruldu. 1956 yılında Türklere dinî hizmette bulunan 2393 hoca, 1961 yılında 426'ya indirildi. Pomaklara dinî hizmet veren 322 hocanın sayısı 95'e düşürüldü" demekte. 1960'larda Bulgaristan Türklerinin büyük bir kısmının aslında ayrı bir etnik topluluk değil de Osmanlılar tarafından zorla Müslüman yapılan sonra da Türkleştirilen Bulgarların torunları oldukları fikirleri atılmaya başlanır. Yeni Işık, Türk olanların 93 Harbi ile kaçtıklarını geriye kalanların ise sadece yeniçerilerin karışık ailelerinin torunları olduğunu yazmıştır.

'Eğik başı kılıç kesmez'

İsim değiştirmede ise Cambazov bir itirafta bulunur. "Biz Türkler, 70'li yıllarda Pomakların adlarının değiştirilmesi felaketini, 'bana ne' diyerek biraz da keyifle seyrettik. Arkadan gelen Müslüman Çingenelerin felaketine de seyirci kaldık. Karışık aileler meselesi çıkınca da biz 'Temiz Türkler' tırpanın altında kalalım diye 'eğik başı kılıç kesmez' ümidiyle ottan fazla eğildik. Belki Rodoplusu, Deliormanlısı, Romu, Tatarı bir yumruk gibi birleşip ortak direniş gösterseydik, insanı bu kadar alçaltan, küçük düşüren felaket başımıza gelmezdi". Yazar günahlarını inkar etmemekte ancak aynı zamanda şahsî veçhesi bariz bir itiraf ve tespitte bulunmaktadır: "Herkes kahraman olsa, yiğitlerin kahramanlığına gölge düşer".

Notlar:

1- Yazarın Nazım Hikmet ile ilgili yazdıkları da ilginç. Nazım Hikmet Bulgaristan'a geldiğinde Deliorman ve Rodoplardaki binlerce Türk'ü göçten vazgeçirmiş. İlk geldiğinde yüksek devlet yetkilisi gibi karşılanan Nazım Hikmet'in yıldızı kısa sürede sönmüş. Sebebi ise parti ve hükümet yöneticisi Vılko Çervenkov'a Türklerin hak ve eşitlik durumundan memnun olmadığını söylemesi ve "Bulgar hükümetinde kaç Türk bakan var, Politbüro'da kaç Türk var?"diye sormasıymış.

2- Bu hatıratta hoş anekdotlar da var. 70'lerde Bulgaristan Vatan Cephesi Ulusal Konseyi Başkanı Penço Kubadinski, CHP lideri Bülent Ecevit'i Sofya'ya davet eder. İki lider de Türkçe konuşuyordur. Bir sohbet esnasında Ecevit, Kubadinski'ye "Dostum, siz hep Türk esaretinden bahsediyorsunuz. Türk derebeylerinin reayayı nasıl sömürdüklerini, zulmettiklerini anlatıyorsunuz. Benim dedelerim beş yüzyılda Rumeli'de, Bulgaristan'da hiç mi iyi iş yapmamışlar?" diye sorar. Kubadinski'nin cevabı manidardır: "Dostum, siz bizi yanlış anlıyorsunuz. Biz, Türklere çok müteşekkiriz. Bugün bütün dünya, Bulgarların en çalışkan halklardan biri olduğunu kabul eder. İşte bu çalışkanlık bize Türklerden kalmadır. Türk, çiftliğinde çalıştırdığı Bulgarları, belini kaldırdıkça kamçılamıştır. Bulgar da Türk kamçısından kurtulmak için gece-gündüz çalışmıştır. Bu çalışkanlık anadan, babadan evlada miras kalarak geleneksel bir hal almıştır. Ne yazık ki, Türk sadece kamçı tutmasını bildiği için daima tembel kalmış, bugünkü acınacak duruma düşmüştür". Tabii gazeteciler gülmekten kırılmışlardır. Cambazov ise Bulgar kamçısının Osmanlı kamçısına nazaran ne kadar zalimane olduğunu ilerleyen sayfalarda tarih ve yer bildirerek aktarmaya devam ediyor.

3- Cambazov'un hatıratında "Nasuh tövbesini hayatı ile imzaladı" dediği Selim Bilalov'un hayat hikâyesi de hazindir. Nüvvab mezunu olan, bir müddet imamlık-vaizlik yapan ve samimî bir Müslüman olan Bilalov, komünizme inanmış, Yeni Işık'ta rejimin emri doğrultusunda din aleyhtarı kitaplar yazmış, ateizm propagandası yapmış hatta ne büyük bir ateist olduğunu göstermek için "akşam bizim karı lahana ile domuz eti pişirmiş, kırmızı şarap ile bir yedik ki, tadı hâlâ damağımda" diye de övünürmüş. Ancak geçmiş yaşamını sorguladığında ateizm üzerine kendisine yazdırılan kitapları yırtıp üstlerine "yalan, yalan, yalan" yazılı bir pusula bırakarak üçüncü katta bulunan dairesinden aşağı atlayarak intihar etmiştir. Cenab-ı Hak, tövbesini kabul buyursun!

4- İslam'ın aslından olmayan ama koruyuculuk zırhı ve kalkanı olan nişanelerden biri de isim meselesidir. Bulgaristan'daki Türklerin isimleri değiştirilirken Cambazov'dan isim değiştirmenin Müslümanlığa mani olmadığına dair bir bildiri hazırlaması istenmiş. Ancak Cambazov, Müslüman olan her Hıristiyan, Yahudi ve Mecusî'nin Arap adı aldığını söyleyerek bunu reddetmiştir. Bu vesileyle söylemek isterim ki Bulgar devleti buna benzer bir propagandayla Pomaklar üzerinde yaptığı asimilasyonda önemli bir başarı elde etmiştir. Bulgar devleti evvela Pomakların Bulgar kökenli olduklarını kabul etmelerinin onların Müslümanlığına zarar vermeyeceğini söylemiş, sonra da onların zorla Müslümanlaştırıldığı, aslî hüviyetlerine dönmeleri gerektiğini eklemiştir. Bu sebeple Yunanistan'da kalan Batı Trakya/Rodoplar bölgesinin Pomakları kâmilen etnik Türk olduklarını kabul etmekte, nefis Türkçe konuşmaktadırlar; onlar ayrıca gıpta edilecek bir dindarlıkla halelenmiş haldedirler. Bulgaristan Batı Trakyası/Rodoplarında maalesef bazı Pomaklar Bulgarlaşma hatta Ortodokslaşma temayülüne duçar gibidirler. Türkçenin zayıf olduğu ve az kullanıldığı yerler maalesef tehdit ve tehlike altındadır. Bu sebeple bazen etnik Türk olmak da İslam için kalkan ve zırh işlevi görmektedir. Bu sebeple Bulgar Komünist Partisi Türklerin isimlerini değiştirme politikası ve propagandasında taktik icabı İslam'a saygılı bir dil kullanmaya başlamıştır.

5- Nüvvablı, hukukçu, gazeteci, felsefe bilimleri doktoru Dr.İsmail Cambazov'un Bulgaristan'da Başmüftülük Tarihi[1878-1944;1944-2012]unvanlı eseri bigâne kalınmaması iktiza eden kıymetli bir eserdir.

6- Kültür ve nişanelerin muhafızlığını ve kıymetini takdir etmeli ancak Ahmet Yaşar Ocak Hoca'nın da külliyatını okumalıyız.

avkucukkilinc@hotmail.com