Ormanlar değil geçmişimiz yanıyor

Prof. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi
29.07.2022

Ağaçlar bana dik durmayı, dik durmak için bir yere kök salmak gerektiğini, yükselmek için derinlere kök salmayı, derinleşmeyi, yalnızken de ayakta kalmayı, Allah'ın aslında üstümüzde olduğu kadar içimizde de olduğunu, hayatta cansız sandığımız ama bizden daha bilge varlıkların da olduğunu, bazen kırılmamak için rüzgâra göre esnemek gerektiğini öğretmiştir. Ağaçları bir tapınak olarak gören Hermann Hesse ağaçları dinlemeyi, onlarla konuşmayı öğrenirsek hakikati de öğreneceğimizi söyler.



"Ağaçlar" der Hermann Hesse, "hep en etkileyici vaizler olmuştur benim için. Ormanlar ve korularda halklar ve aileler halinde yaşayan ağaçlara hayranım ben. Tek başına duran ağaçlara da hayranım. Yalnız insanlar gibidir onlar. Şu ya da bu zaaftan ötürü sıvışıp giden münzeviler gibi değil, yalnızlaşmış büyük insanlar gibi, Beethoven ve Nietzsche gibidirler. Tepelerinde uğuldar dünya, kökleri sonsuzluğa uzanır ama sonsuzlukta kaybolup gitmez, var güçleriyle tek bir şey için, onlara özgü, onlarda içkin yasayı yerine getirmek, büyüyüp serpilmek, varlıklarını ortaya koymak için çabalarlar. Hiçbir şey daha kutsal, hiçbir şey daha mükemmel değildir güzel, güçlü bir ağaçtan." (Hesse Hermann, Ağaçlar, Kollektif Kitap, İstanbul, 2018, s.11) Ağaçları bir tapınak olarak gören Hesse yazdığı kitabında ağaçları dinlemeyi, onlarla konuşmayı öğrenirsek hakikati de öğreneceğimizi söyler.

Geçenlerde Marmaris'in Turunç bölgesine yaptığım seyahatte gördüğüm manzara beni nasıl hüzünlendirdi anlatamam. Marmaris, Akyaka, Milas, Köyceğiz, Dalaman ve Fethiye yangınlarıyla sadece ağaçlar, ormanlarda yaşayan envai çeşit hayvan değil, çocukluğumun anıları da yanmıştı. Küçük kızım benim gördüklerimi, çocukluktan itibaren ormanların içinden deniz kenarına yaptığım astral seyahatleri yapamayacak diye bir kez daha üzüldüm. Orman yangınları hayatım boyunca beni en çok üzen şeylerden birisidir. Çünkü Hesse'nin dediği gibi, ebedi hayatın canı olan onlar bize hayatın kadim yasasını söyler. Onlar bizi bütünleyen şeylerdir.

Orman sosyolojisi niye yok?

Hem Avrupa'da hem Türkiye'de sıcakların bastırışıyla birlikte büyük yangınlar çıkıyor. Bunların yanı sıra insan eliyle çıkartılan yangınlar da mevcut. Türkiye'de devlet ve sivil toplum büyük yangınlarla canla başla mücadele ediyor ancak yine de kaybımız büyük. Toplum olarak bir sürü uzlaşmazlığımız olabilir ancak orman meselesinde hepimiz müttefik olmalıyız. Çünkü ormanlarımız gelecek kuşaklara bırakacağımız en büyük mirastır. Orman meselesini iktidarı, muhalifi acilen masaya yatırmalı ve etraflıca tartışmalıyız. Bana göre artık iklim bakanlığının yanı sıra bir ekoloji bakanlığının (çevre değil, ekoloji) kurulmasının zamanı da çoktan geldi ve geçiyor bile. Ekolojik önlemlerin bir an önce alınması şart. Yoksa bu ekolojik çeşitliliği yavaş yavaş kaybedecek, çorak bir ülkeye dönüşeceğiz. Sadece ormanlar değil, zeytinlikler için de aynı durum söz konusu. İlber Ortaylı Hoca'nın zeytinliklerle ilgili uyarılarını dikkate almak gerekir. Orman meselesi de yalnızca ormanlar, ağaçlar, orman içindeki hayvanlar ve bitkilerle tarım hakkında bilgi sahibi olan kişilerle masaya yatırılacak bir konu değildir. İktisadi, sosyolojik, coğrafik, arkeolojik, askeri, siyasi ve tarihsel boyutlarıyla çok yönlü ele alınacak bir meseledir. Ülkemizde mesela uzmanlar tarafından orman konusunda yapay ve doğal ormanlar şeklinde bir tasnife gidilmiş midir? Ormanların yapısal özellikleri incelenmiş midir? Osmanlılar hangi ağaçları dikmeyi tercih ediyordu? Cumhuriyet rejimi neyi tercih etti ve neden? Tarihte erozyon, bitki türleri, su ve hayvan ilişkileri nasıldı? Bir orman sosyolojisi niye hala yok? Ormanların kısmen de olsa özelleştirilmesi yangına bir çözüm olur mu? Başka devletler ormanları nasıl değerlendiriyor? (Ne kadar cahil(iz)im bu konuda! Bu soruları düşününce ormanlar, ağaçlar hakkında daha planlı okumam şart oldu. Açıkçası bu soruların cevaplarını ben de bilmiyorum)

Ordu gibi orman

Bir süre önce James C. Scott'un Devlet Gibi Görmek: Bazı Toplumsal Kalkınma Planlarının Başarısızlık Hikayeleri adlı kitabını bir çırpıda okumuş ve okurken hayretler içinde kalmıştım. (Scott James C., Scott, Devlet Gibi Görmek: Bazı Toplumsal Kalkınma Planlarının Başarısızlık Hikayeleri, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2020). Scott kitabında bir sürü ilginç konunun yanında Almanların yapay bir doğayı, ormanları, göletleri nasıl oluşturduklarını anlatıyordu. Almanya'da bulunduğum zamanlarda mükemmel pürüzsüzlükte bir tepe görüp yeşilliğine biraz da hayranlık içinde "aa ne güzel bir tepe" dediğimde yanımda benimle dolaşan Türk ama Almanya'da doğup büyüme arkadaş "onun altı çöp" demişti. Evet bildiğiniz çöpü yerin altına gömüp üstünü çimle kaplamış ve dağ yapmışlar kendilerine. Düzlükleri engebeli hale getirmenin bir yolu buymuş. Scott'un kitabında bu konu teferruatıyla anlatılır, Almanya'da gördüğünüz denizler deniz değil, insan eliyle oluşturulmuş göletlerdir. Bunu duyduğumda deniz sandığım şeyin üstünde yüzen ördekler acaba canlı mı diye kendi kendime sormuşluğum da oldu. Orada dağlar ve ormanlar, ırmaklar da yapaydır. Ormanlar önünüzde adeta bir örnek, oldukça koyu renkli, sonsuzcalarmışcasına uzanır. Baktıkça içinize bir süre sonra bir sıkıntı yapışır. Almanya'da ormanda gezerken o duyduğum iç sıkıntısını size anlatamam. Ormana girdiğimde ağaçlarla değil, bir tabur askerle karşılaşmış gibiydim.

Kendilik tecrübesi

Türkiye'de orman gezerken iç sıkıntısı değil, macera ve ürperme yaşarsınız. Çünkü devlet eliyle yaratılanlar dışındaki ormanlar son derece doğal ve yıllar içinde oluşmuştur. Dağlar ise tehlikelidir, en çok deniz tehlikeli diye düşünürdüm hep ama dağlar da tehlikeli. Mesela Uludağ (asıl adı Keşiş dağıdır) her sene bir can almadan durmuyor. Dağda kaybolma tehlikesi büyüktür, dağda, ormanda bir başınıza tedbirsizce dolaşmanız doğru değil. Bir keresinde dağ beni öyle bir aldattı ki, çıktığım yerden inemedim. Aslında dağ bile değil, bildiğin bir tepeydi. Çıkarken "a çıkış kolaymış nasılsa dönüş yolunu da bulurum" deyip hızla ilerledim ve dönüş yolunda her yer birbirine benziyordu. Nereye gideceğimi bir anda şaşırdım. Allahtan karanlık basmadan dağın açıklık ve bitkilerin olmadığı bir alanına ulaşabildim ve aşağıdan geçenlere seslenmek gibi bir şansım oldu. Aşağıdan geçenler ben seslenince orada ne işin var der gibi tuhaf tuhaf baktılar. Neyse ki yardımcı oldular da inebildim. Ailem çocukluktan beri, ortadan birdenbire kaybolduğumdan sürekli şikayet eder. Bir keresinde (dört yaşındaymışım) yine birdenbire kaybolmuşum ve birileri beni çarşı kalabalığında bulup İzmir'deki Kemeraltı polis karakoluna teslim etmiş. Karakolda polislere ağlama rolü yaptığımı ve onların beni susturmak için sürekli çikolata, gazoz gibi şeyler verdiklerini hayal meyal hatırlıyorum. Bir de bu yaşta o gün dağda kaybolsaydım ve öğrenselerdi herhalde ailemin ömür boyu dilinden kurtulamazdım. Şimdi Zerdüşt'ü okuduğumda her şey bana daha anlamlı geliyor. "Ben" der Zerdüşt, "bir gezgin ve dağcıyım; düzlüklerden hoşlanmam ve görünüşe göre uzun süre kıpırdamadan oturamam. Beni bekleyen kader her neyse, yaşayacak daha neyim varsa, yürümek ve dağa tırmanmak olacak içinde: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir." (Nietzsche Friedrich, Böyle Söyledi Zerdüşt, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2011)

Herkesin ağaçlarla ilgili çocukluk hatıraları vardır. Ağaçlarla ilgili en eski hatıram ise çocukluk dönemime tekabül ediyor. Anneannemle dedemin beni Fethiye'nin bir köyüne götürdüklerinde gece kaldığımız evin yanı başındaki upuzun kavakların şiddetli bir rüzgarla uğuldayarak sallandığını ve onlara eşlik eden gölgelerine uzun uzun baktığımı hatırlıyorum. Ağaçlar bana dik durmayı, dik durmak için bir yere kök salmak gerektiğini, yükselmek için derinlere kök salmayı, derinleşmeyi, yalnızken de ayakta kalmayı, Allah'ın aslında üstümüzde olduğu kadar içimizde de olduğunu, hayatta cansız sandığımız ama bizden daha bilge varlıkların da olduğunu, bazen kırılmamak için rüzgâra göre esnemek gerektiğini, zamanın döngüsünü, anavatanın neresi olduğunu ve anavatanda olmanın ne demek olduğunu öğretmiştir. Ağaçları dinlemeyi öğrenen ağaç olmayı arzulamazmış. Çünkü kendisi dışında başka bir şey olmayı arzulamazmış. Ağaçlar, ormanlar içlerindeki en gizemli patikaları saklarlar. Patikalar varolmanın çeşitli biçimleridir. Yerim yok. Patikalar hakkında bir yazı da başka bir zamanda gelsin.. (Not: Herman Hesse'nin Ağaçlar kitabını muhakkak okuyun. Bu kitabı bana yollayarak beni kitapla tanıştıran okuyucum Dilek Başol Çektimur'a minnettarım. O, göndermeseydi belki kitaptan haberim olmaz ve böyle bir yazı yazamazdım.)

[email protected]