Ankara'nın etki alanı ve bölgesel tecrübesi dikkate alındığında, krizlerin parçası haline gelen bir aktör yerine, krizleri yönetebilen bir güç olarak hareket etmesi büyük önem taşımaktadır. Orta Doğu'nun geleceği, büyük ölçüde bu hassas jeopolitik dengenin nasıl şekilleneceğine bağlı olacaktır.
Doç. Dr. Muhammet Yıldız / Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi
Orta Doğu, yeni bir jeopolitik kırılma sürecine girmiştir. İran ile ABD ve İsrail arasında başlayan savaş, yalnızca askeri dengeleri değiştirmeyecektir. Enerji piyasalarından göç hareketlerine kadar uzanan geniş bir etki alanı yaratma potansiyeline sahiptir.
Savaşın askeri sonucunun ötesinde asıl belirleyici unsur, yeni jeopolitik düzenin bölge ülkeleri açısından neler olacağıdır. Zira Türkiye'nin bulunduğu coğrafya, bu dönüşümün merkezinde yer almaktadır. Esasında savaş öncesi süreçte Türk Silahlı Kuvvetlerinin Suriye sahasında yürüttüğü askeri operasyonlar, Ankara'nın güvenlik mimarisini, sınır hattının ötesine taşıyan bir stratejik alan oluşturmuştur. Aynı dönemde Rusya'nın Ukrayna savaşı nedeniyle askeri kapasitesini farklı bir cepheye yönlendirmesi, Suriye'deki güç dağılımını dolaylı biçimde etkilemiştir. İran ise uzun süredir kurduğu bölgesel etki alanını koruma çabası içindedir.
Bu gelişmelerle birlikte yaşanan mevcut savaş, Orta Doğu'da güç rekabetinin yeni bir aşamaya girdiğini göstermektedir. Konu, Türkiye açısından üç temel stratejik senaryo üzerinden değerlendirilebilir.
Birinci senaryo: Uzayan savaş süreci
İlk senaryo İran'ın askeri kapasitesini koruyarak çatışmayı sürdürmesi ve savaşın uzun süreli bir yıpratma sürecine dönüşmesidir. Böyle bir gelişme, Ortadoğu'da kalıcı bir gerilim hattı oluşturabilir.
Bölge, küresel enerji arzının merkezlerinden biridir. Uzayan savaş, petrol ve doğal gaz fiyatlarında ciddi dalgalanmalara yol açabilir. Enerji ithalatına yüksek düzeyde bağımlı ekonomiler bu süreçten doğrudan etkilenir. Türkiye açısından böyle bir tablo, ekonomik maliyetlerin belirgin biçimde artması anlamına gelir.
Uzun süreli çatışmalar da nüfus hareketlerini tetikleyebilir. İran'da veya çevresindeki coğrafyalarda ortaya çıkabilecek siyasi ve ekonomik sarsıntılar yeni göç dalgalarına yol açabilir. ABD'nin olası bir kara harekâtı dahi, bu doğrultuda değerlendirilmelidir. Gelişmelerin belirtilen seyirde olması, Türkiye'nin sınır yönetimi ve iç güvenliği üzerinde baskılar yaratabilir. Çatışmanın Irak ve Suriye sahasında vekil güçler üzerinden yoğunlaşması da muhtemeldir. Böyle bir durumda ise, Türkiye'nin Suriye'de oluşturduğu güvenlik düzeni daha karmaşık hale dönüşebilir.
İkinci senaryo: Savaşın yayılması
En yüksek risk olarak tabir edilebilecek bu senaryo, çatışmanın bölgesel ölçekte genişlemesidir. Böyle bir gelişme Ortadoğu'nun mevcut jeopolitik düzenini derinden sarsabilir.
Geniş ölçekli savaşlar ekonomik kaynakların hızla tüketilmesine, siyasi otoritelerin zorlanmasına ve devletlerin kurumsal kapasitesinin aşınmasına yol açabilir. Bu tür ortamlar, bölgesel güç dağılımının yeniden şekillenmesini beraberinde getirebilir. Ayrıca bölgede yıllardır güçlü bir hat oluşturan Tahran'ın bıraktığı boşluk, yeni bir istikrarsızlığa sebep olabilir.
Orta Doğu'da zaman zaman dile getirilen ve "Büyük İsrail" projesi olarak ifade edilen plan, bu senaryonun işlevselliği doğrultusunda reel bir duruma dönüşebilir. Nitekim uzun süreli savaşların yarattığı siyasi kırılganlık, bu tür stratejik hedeflerin uygulanabilirliğini kolaylaştırabilecek koşullara zemin hazırlayabilir.
Türkiye'nin böyle bir çatışmada doğrudan taraf olması beklenmemektedir. Ancak koşullar bunu zorladığında, olası bir savaş süreci yalnızca askeri alanla sınırlı kalmayacak, çok boyutlu sonuçlar doğurma potansiyeline sahip olacaktır. Öncelikle böylesi bir kriz ortamı, ekonomik yapı üzerinde ciddi bir yük oluşturabilir. Savunma harcamalarının artması, güvenlik risklerinin yükselmesi ve bölgesel istikrarsızlığın derinleşmesi; yatırım ortamını, ticaret akışlarını ve genel ekonomik dengeleri olumsuz yönde etkileyebilir. Ülkenin ekonomik kapasitesinin önemli ölçüde zorlanmasına yol açabilecek bir tablo ortaya çıkarabilir.
Bunun yanı sıra Türkiye'nin uluslararası sistem içindeki konumu ve dış politika yönelimleri, yeniden değerlendirme konusu haline gelebilir. Özellikle NATO üyeliği çerçevesinde ortaya çıkabilecek stratejik hesaplamalar, ittifak sorumlulukları ve kolektif güvenlik mekanizmaları bağlamında daha belirleyici bir rol oynayacaktır.
Dolayısıyla Türkiye'nin doğrudan bir çatışmanın tarafı haline gelmesi, askeri gelişmelerin ötesinde ekonomik kapasite, dış politika zeminindeki manevra alanı ve jeopolitika açısından kapsamlı etkiler doğurabilecek bir süreç olarak değerlendirilmelidir.
Üçüncü senaryo: İran'ın ayakta kalması
Daha yönetilebilir görülen bu senaryo İran'ın ağır kayıplar yaşamasına rağmen devlet olarak varlığını sürdürmesidir. Böyle bir durumda Tahran yönetimi, önceliğini iç toparlanmaya ve ekonomisini yeniden yapılandırmaya yönlendirmek zorunda kalacaktır.
Savaşın yarattığı maliyetler İran'ın dış politika kapasitesini belirli bir süre sınırlayabileceği gibi bölgesel rekabetin geçici olarak yavaşlamasına yol açabilir. Aynı zamanda bu, İsrail içinde geçerlidir. Tel Aviv, rejim değişikliği ve İran'ın otoritesinin yok edilmesi hedeflerine ulaşamaması nedeniyle, iç siyasette çalkantılı bir sürece girebilir.
Hali hazırda yaşanan savaşın arz edilen şekliyle sonuçlanması, Körfez ülkelerinin güvenlik algısında yeni arayışlar doğurabileceği gibi Türkiye açısından da diplomatik ve stratejik fırsatlar yaratabilir. Bu senaryo savunma sanayii kapasitesi, askeri tecrübe ve diplomatik ağı güçlü olan Ankara'nın daha görünür bir aktör olabilmesine imkân sağlayabilir.
Sonuç olarak yaşanan süreçte, Türkiye'nin jeopolitik konumu bu gelişmelerin doğrudan hissedileceği bir stratejik alan oluşturmaktadır. Bu nedenle Türkiye açısından en rasyonel yaklaşım, bölgesel çatışmanın genişlemesini önleyen dengeli bir politika izlemek ve diplomatik manevra alanını korumaktır.
Ankara'nın etki alanı ve bölgesel tecrübesi dikkate alındığında, krizlerin parçası haline gelen bir aktör yerine, krizleri yönetebilen bir güç olarak hareket etmesi büyük önem taşımaktadır.
Orta Doğu'nun geleceği, büyük ölçüde bu hassas jeopolitik dengenin nasıl şekilleneceğine bağlı olacaktır.