Ortadoğu, Soğuk Savaş sonrasının en köklü dönüşümünü yaşıyor

23.04.2026

Nükleer altyapısı hedef alınmış, ekonomisi çökertilmiş ve iç meşruiyet krizi derinleşmekte ve harap edilmiş bir ülke karşımızda durmaktadır. Dünya patronluğuna oynayan süper güç ABD ve onun Ortadoğu'daki kural tanımaz partneri İsrail'e karşı muhalifler de dahil olmak üzere İran halkı kenetlenerek her şeye rağmen onurlu bir direniş gösteriyorlar. Ama unutmayalım ki; köşeye sıkışmış bir İran, en tehlikeli İran'dır.


Ortadoğu, Soğuk Savaş sonrasının en köklü dönüşümünü yaşıyor

Prof. Dr. Ali Gür / Gaziantep Üniversitesi Öğretim Üyesi

Tarihte zaman zaman öyle anlar yaşanır ki, o ana kadar işleyen her şey bir anda anlamsızlaşır. Ortadoğu şu sıralar tam olarak böyle bir eşiğin üzerinde duruyor. ABD-İsrail ile İran arasındaki açık savaş, bölgenin onlarca yıl boyunca üzerine inşa edildiği dengeyi fiilen yıktı. Artık sorun yalnızca savaşın ne zaman biteceği değil; yeni dünyanın kim/kimler tarafından, hangi kurallara göre kurulacağıdır.

Savaş büyüyor: Bölgesel yangın küresel krize dönüşebilir

Önce şunu tespit etmek gerekiyor: Bu savaş salt bir İran-İsrail meselesi değil. Hizbullah'ın Lübnan'daki artık zayıflamış ama çözülmemiş yapısı, Yemen'de Husiler'in gittikçe kökleşen varlığı, Irak'taki Şiilerin kontrolündeki Haşdi Şabi ağı, Bahreyn ve Suudi Arabistan'ın petrol zengini güney kısmı başta olmak üzere körfez ülkelerine dağılmış Şii nüfus,çatışmayı otomatik olarak çok cepheli bir yapıya dönüştürüyor. İran doğrudan bir toprak savaşına giremeyeceğini biliyor. Bu yüzden de vekâlet coğrafyasını devreye sokmak İran için hem stratejik zorunluluk hem de hayatta kalma refleksidir. Ama asıl tehlike kritik iki boğazda gizlidir. Hürmüz Boğazı'ndan günlük 20 milyon varil petrol geçerken; Husiler'in kontrolündeki Bab'ül Mendep ise küresel ticaretin yüzde onunun nefes borusunu oluşturuyor. Bu iki boğaz aynı anda baskı altına girerse, fatura yalnızca bölgeye değil Asya'dan Avrupa'ya tüm dünyaya kesilir. İşte o zaman "bölgesel çatışma", küresel bir ekonomik krize dönüşür. Çözülemediği takdirde Pandora'nın kutusu açılır ve yeni bir dünya savaşına kapı aralanır.

Bu kapı aralandığında artık eski dünya savaşlarındaki gibi yalnız tanklar ve cephe hatları değil; füze ve İHA saldırıları, siber operasyonlar, enerji tesisleri, limanlar, boğazlar, iletişim ağları ve şehir altyapıları hedefe yerleşecek, belki de dünya aklını kaybedip kendi sonunu hazırlayacak nükleer başlıklı füzeler devreye girecektir. Türkiye de böyle bir senaryoda coğrafi konumu, NATO üyeliği, enerji geçiş yolları, boğazlar üzerindeki stratejik rolü, sınır güvenliği, göç baskısı ve ekonomik kırılganlıkları nedeniyle savaşın dışında kalmakta zorlanabilecek; doğrudan hedef olmasa bile ticaret, enerji arzı, iç güvenlik ve diplomatik denge bakımından ağır bir baskıyla karşılaşabilecektir. Kısacası, olası yeni bir büyük savaş, geçmiş dünya savaşlarından farklı olarak daha "çok alanlı", daha hızlı yayılan ve özellikle siviller için daha harap edici bir karakter taşıyabilir.

İran'ın elindeki gizli koz: İki boğaz, bir strateji

İran elindeki stratejik boğaz kartını nasıl oynayacak? Hürmüz'ü kısa süreli kapatsa bile uzun süre tamamen kapatmaz. Bu, ABD'ye doğrudan müdahale için siyasi zemin sunar ve İran'ın kendi erişimini de keser. Bunun yerine mayın, tanker tacizi ve tehdit söylemiyle piyasa paniği yaratır; petrolü hareketlendirir ama büyük güçlerin doğrudan müdahale eşiğini geçmez ve onların ABD-İsrail'e baskı uygulamalarının zeminini oluşturur. Bab'ül Mendep ise daha sessiz bir koz: Husiler'e silah ve istihbarat desteğini artırmak yeterli. Düşük maliyet, yüksek etki. İran köşeye sıkıştıkça bu kartları birer birer masaya süreceğini düşünmek için kâhinliğe gerek yok.

Körfez monarşileri: Şemsiye artık korumuyorsa ne olur?

Körfez'deki krallıklara bakalım şimdi. Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar ve Bahreyn onlarca yıl boyunca ABD'nin güvenlik garantisini bir sigorta poliçesi gibi kullandı. Ancak poliçe hem çok pahalı hem de o poliçenin yazıldığı dönem artık yok. ABD'nin Ortadoğu'yu ikinci plana atan Asya-Pasifik odaklı stratejisi, iç siyasi kamplaşması ve küresel güvenilirlik erozyonu, uzun yıllar İran'ın saldırması korkusuyla kontrol altında tutulan bu ülkelerin İran'ın bombalarının hedefi olması ve ABD'nin bunu önleyememesi, bu ülkelerin gözünde şemsiyenin değerini ciddi biçimde düşürdü. Bunu sezinleyen Suudi Arabistan, yakın zamanda Prens Muhammed bin Selman liderliğinde hem ekonomik hem diplomatik çeşitlendirme yapmaya başlamış; Çin ile dev iş birliği anlaşmaları imzalamış, İran ile Pekin arabuluculuğunda normalleşme denemişti. Ancak gelinen son durumda Körfez monarşileri ABD bağımlılığının sarsıldığı ve sorgulandığı bir ortamda İran'ın füze menzilinde sıkışmış durumda. Hangi tarafa yönelirlerse yönelsinler bir bedel ödeyeceklerdir.

Mezhep ateşi: Söndürülemeyen kıvılcım

Bu tablo içinde en tehlikeli ama en az konuşulan dinamik mezhep meselesidir. Sünni-Şii ayrışması Ortadoğu'nun kaderi değil; ama onlarca yıldır siyasi çıkar için araçsallaştırılan kronik bir fay hattıdır. İran'ın vekâlet gücü ağı bu hat üzerine inşa edildi. Suudi Arabistan da karşı kutuptaki Sünni dayanışma söylemini hem iç hem dış politikada bu amaçla kullandı. Şimdi her iki eksen de zayıflarken mezhepsel dinamikler daha az kontrollü, dolayısıyla çok daha tehlikeli bir hal alıyor. Irak'ta Şii bloklar arasındaki liderlik boşluğu, Lübnan'da Hizbullah'ın çöküşünün yarattığı toplumsal öfke, Suriye'de henüz oturmamış Esad sonrası düzen; bunların hepsi birer ateş topu olarak karşımızda durmaktadır. En ironik gerçek de İran'ın zayıflamasının mezhep gerilimini azaltmak yerine artırmasıdır. Merkezi otoritenin yerini dağınık militan ağlar alırsa, kontrol edilemeyen bir radikalleşme dalgası kaçınılmazdır.

Savaşın kazananları ve kaybedenleri

Peki bu savaşta kim kazanıyor, kim kaybediyor? En büyük kazanan ne İsrail ne de ABD. Kazanan Çin. Pekin savaşmadan kazanıyor. ABD Ortadoğu'ya kilitlendikçe Çin'in Tayvan Boğazı'ndaki manevra alanı genişliyor; enerji güvensizliği ise Çin'in petrol bağımlısı ülkeler üzerindeki pazarlık gücünü artırıyor. Rusya da teorik olarak kazanıyor; Batı'nın dikkati bölündükçe Ukrayna cephesindeki baskı hafifliyor. Ancak Moskova kendi savaşının yorgunluğuyla bu fırsatı değerlendirecek rezervden yoksun. Yangını seyreden ama kendisi de dumandan boğulan bir aktör.

ABD'ye gelince; görünürde güçlü, özünde hırpalanan ve kaybeden taraf. Yüz milyar dolarları aşan askeri destek, Kongre'deki iç bölünme ve Gazze'den bu yana oluşan çifte standart algısı, Washington'un küresel moral otoritesini ciddi biçimde tahrip etti ve uluslararası kredibilitesini düşürdü.İsrail kısa vadede askeri üstünlüğünü gösterse ve Lübnan'da bazı yerleri geçici işgal etse bile İran'ın nükleer kapasitesini kalıcı olarak tasfiye edememesi, İran ve Hizbullah füzelerinin Tel Aviv üzerindeki çelik kubbeyi dağıtması ile Tel Aviv'in mutlak korunaklılık algısının yok edilmesi, İran rejiminin devam etmesi, İran halkının kenetlenmesi ve İsrail'in kural tanımaz bir haydut devlet algısının dünya kamuoyunda yerleşmesi İsrail'i kaybedenler kulübünde konumlandırmaktadır. Her operasyon aslında çözümsüzlüğü yeniden üretiyor. İran halkı ise en ağır bedeli ödüyor. Nükleer altyapısı hedef alınmış, ekonomisi çökertilmiş ve iç meşruiyet krizi derinleşmekte ve harap edilmiş bir ülke karşımızda durmaktadır. Dünya patronluğuna oynayan süper güç ABD ve onun Ortadoğu'daki kural tanımaz partneri İsrail'e karşı muhalifler de dahil olmak üzere İran halkı kenetlenerek her şeye rağmen onurlu bir direniş gösteriyorlar. Ama unutmayalım ki; köşeye sıkışmış bir İran, en tehlikeli İran'dır.

Yeni bir eksen mi doğuyor? Dört ülke, bir potansiyel

Bu tabloda en dikkat çekici jeopolitik dinamik, bölgenin dört büyük Sünni nüfuslu ülkesinin yakınlaşmasıdır: Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Pakistan. Bu dörtlünün gerçek anlamda kolektif bir stratejik aktöre dönüşmesi için yalnızca siyasi irade yetmez; ortak tehdit algısı, kurumsal altyapı ve ekonomik karşılıklı bağımlılık da şart. Şu an bu eksen olgunlaşmamış bir potansiyeli temsil ediyor. Ama Ortadoğu yeniden yapılandığında bu potansiyelin şekillenip şekillenmeyeceği, bölgenin geleceğini belirleyecek en kritik sorulardan biri olacaktır. Türkiye'nin Batı ile Doğu arasındaki köprü görevi, NATO üyesi olması ve güçlü ordu düzeni; Pakistan'ın Nükleer silaha sahip tek İslam ülkesi olması, nüfus yoğunluğu; Suudi Arabistan'ın kutsal mekanlara ev sahipliği yapması ve ekonomik gücü, Mısır'ın tarihsel ve jeostratejik konumu bu birlikteliği önemli kılmaktadır.

Ortadoğu'nun geleceği: İki senaryo, bir kavşak

Peki bölge bundan sonra nereye gidecek? Kısa vadede kaos yönetimi dönemi yaşanacak. Ateşkes olsa bile sahada çözümsüzlük sürecek; enerji fiyatları volatil, yabancı yatırım düşük kalacak. Orta vadede bölge çok taraflı bir güvenlik mimarisi arayışına girecek; Körfez'in petro-dolar ekonomisinin yerini çeşitlendirilmiş modeller almaya başlayacak. Uzun vadede ise iki senaryo birbiriyle yarışacak.Ya Körfez ekonomileri dönüşür, bölgesel güvenlik mekanizmaları kurulur ve büyük güçlerin ekonomik çıkarları istikrarı dayatır. Ya da güç boşlukları kalıcı çatışma bölgelerine dönüşür, iklim krizi su ve gıda gerilimini artırır, nükleer yayılma domino etkisi yaratır. Hangisinin gerçekleşeceği büyük ölçüde 2026-2030 arasında alınacak stratejik kararlara bağlı.

Türkiye: Tarihin sunduğu nadir fırsat

Ve Türkiye. Bu tabloda Ankara eşsiz bir konumda duruyor; başka hiçbir aktörde onun sahip olduğu kombinasyon yok. NATO üyeliği, Müslüman çoğunluklu nüfus, ikinci büyük NATO kara ordusu, Boğazlar üzerindeki kontrol, kanıtlanmış drone teknolojisi ve Suriye-Irak-Körfez-Kafkasya'ya doğrudan yakınlık. Bunların tamamı bir arada Türkiye'yi hem vazgeçilmez ortak hem güvenilir arabulucu hem de bölgesel güvenlik mimarisinin olası kurucusu konumuna taşıyor. Üstelik her iki boğazın baskı altına girdiği bir senaryoda Orta Koridor'un, yani Hazar üzerinden Türkiye'ye uzanan kara ve demiryolu hattının önemi katlanıyor. Türkiye bu rolü kendisi talep etmek zorunda bile kalmayacak; coğrafya onu oraya oturtacak.

Ama bir uyarı şart: Bu fırsat, doğru iç zemin ve tutarlı dış politika olmadan kolayca heba olur. Türkiye arabuluculuğu kişisel diplomasiden kurumsal mirasa taşımalı; Körfez ile salt siyasi diyalog değil derin ekonomik ortaklıklar kurmalı; Sünni eksenin kurumsal çerçevesi için inisiyatif almalı. Aynı zamanda taraf seçmeye zorlanmamalı, ekonomik kırılganlığını hesaba katmalı ve dış politikasını dengeli götürmeye çalışmalı, Suriye dosyasını askıda bırakmamalı, Ortadoğu'daki doğal liderlik pozisyonunu hak-hukuk-adalet ilkeleri bağlamında pekiştirmeli, Batı ile Doğu arasındaki köprü görevinin ve kadim bir medeniyetin temsilcisi olduğunun bilincinde olmalıdır. Yoksa tarih ve coğrafyanın sunduğu tüm bu fırsatlar çok çabuk heba olur. Zira bu kadar önemli fırsatlar barındıran bir ülkenin fırsat bekleyen düşmanları da çok olur.

Son söz: Kalem kimin elinde olacak?

Ortadoğu, Soğuk Savaş sonrasının en köklü dönüşümünü yaşıyor. Sykes-Picot'tan bu yana çizilen haritalar yırtılıyor; yenisi henüz yazılmadı. Bu yazım sürecinde hangi ülkelerin kalem tutacağı, bugün verilen stratejik kararlarla doğrudan orantılı. Türkiye için bu, tarihin sunduğu nadir fırsatlardan biri. Ya o kalemi kendisi tutar ve yeni bir harita çizer ya da tutanın çizdiği sınırların içinde yaşamaya mahkum kalır.