Osmanlı halklarının ortak acısı: İstenmeyen göçler

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak/ Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
01.05.2021

Anadolu'daki Müslümanların göçleri de tehcir konusuyla birlikte değerlendirilmelidir. Vilâyâtı Şarkiyye muhacirleri hakkında araştırmalar yapan Justin McCarty, 1914-1921 yılları arasında Doğu Anadolu'da 1 milyon 250 bin Müslüman nüfus kaybının olduğunu kaydetmektedir. Birinci Dünya Savaşı sadece Ermeniler için değil Türkler ve Kürtler, Balkan ve Yunanistan'da yaşayan Müslümanlar için de çok yıkıcı oldu.



Osmanlı Devleti kurulduğu zamandan itibaren etnik ve dinsel açıdan çeşitli ve çok kültürlü bir toplumsal yapı üzerinde idi. İstanbul'un fatihi devletin başkentinde Ermeni ve Rum Patrikhanesini yeniden kurarak birlikte büyüme ve gelişme stratejisi izledi. Kanuni devrinde İspanya'daki şiddet ve etnik temizlikten kaçarak Osmanlı Devleti'ne sığınan Yahudiler, Selanik ve İzmir yanında İstanbul'da da iskan edildi. Balkanlardan Avrupa'nın içlerine doğru yayılma bu farklı halkların devlete sağladığı sinerji sayesinde oldu.

Osmanlı Devleti uzun asırlara dayanan tarih sahnesindeki varlığı sırasında bazı isyan hareketleriyle karşılaşmıştır. Söz konusu isyanlar etnik, mezhepsel ve dinsel niteliklere sahip olduğu kadar siyasî ve mâlî kararlara tepki olarak da ortaya çıkmıştır. Osmanlı devlet adamları, çoğunlukla bu tepki ve ayaklanmaları kayda değer bir maharet ile kontrol altına almıştır.

Dış güçlerin müdahalesini engellemeye muktedir olduğu zamanlarda imparatorluk, lokal özellik taşıyan protesto ve yürüyüş kapsamında olan veya bir ayaklanma şeklinde değerlendirilebilecek bu tür sorunları kontrol etmekte başarılı sağladı. Ancak Osmanlı Devleti XIX. asra girdiğinde karşılaştığı isyan hareketlerinin üstesinden gelmekte zorluk çekmeye başladı. Merkezden gönderilen görevliler ve askerler vasıtasıyla isyan hareketlerini bastırmış olsa bile büyük devletlerin araya girmesiyle, çoğunlukla istediği sonuçları alamadı. Diğer taraftan, 1774'te Kırım Osmanlı'dan ayrıldıktan sonra, başlayan göçler kaybedilen savaşların acılarını daha da derinleştiriyordu. 1821 Yunan isyanıyla başlayan Osmanlı topraklarının parçalanması Mora'dan Balkanlara sıçrayan bağımsızlık hareketlerini doğurdu. Ardından Balkanlardaki halklar iç barışı bozacak bazı olayları kontrol etmede birtakım sorunlarla karşılaşıldı. Bundan sonra, Osmanlı Devleti içindeki gelişmelerle ilgilenen ve fırsat buldukça müdahale eden aktörlerin hem sayısı arttı, hem de amaçları değişti.

Macarlara ev sahipliği

Osmanlı Devleti, etnik milliyetçilikten kaynaklanan isyanları bastırmada muvaffakiyet gösteriyor ancak büyük devletlerin müdahalelerini engellemeye muktedir olamıyordu. Bu yüzden Avrupa devletleri arasındaki dengeden istifade ederek karşılaştığı dış tehditleri izale etmeye çalışıyordu. Bu bağlamda, 1848 Devrimleri sırasında, Macaristan'ı bağımsız yapan devrimcilerini şiddetli bir şekilde bastıran Rusya, Avrupa başkentlerinde korku ve kaygıyla karşılandı. Osmanlı Devleti ise, Rusya'nın savaş açmakla tehditler savurmasına rağmen, esaret ve kırımla muhatap olan binlerce Macar milliyetçisine kapılarını açarak onlara ev sahipliği yaptı. Bu duyarlı yaklaşım, Paris, Londra ve Viyana gibi başkentlerde Osmanlı Devleti ve Türk milletine yönelik dikkate değer bir sempatinin doğmasını sağladı. Nitekim, 1853'te Rusya, Türklere savaş açtığında Fransa ve İngiltere Osmanlı Devleti ile müttefik oldu. Üç yıl süren Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti'nin Avrupalı güçleri yanına alarak Rusya'ya karşı savaştığı, Türk tarihinin kayda değer diplomatik başarılardan biridir. Rusya'nın savaş sonunda yenilmesi, Osmanlı Devleti'nin yaklaşık 25 yıl boyunca ciddi bir savaşın içinde yer almamasına olanak sağlamıştır.

Dış baskılar

1856 Paris Antlaşması'yla mağlup durumdaki Rusya'ya karşı İngiltere ve Fransa müşfik davranarak bir takım yaptırımları sıkıca uygulamak ve toprak kaybını belgelemek noktasında çok sınırlı bir tavır aldı. Oysa aynı ülkeler, müttefikleri Osmanlı Devleti'ni birtakım yükümlülüklerle muhatap ettiler. 18 Şubat 1856'da ilan edilen Islahat Fermanı, büyük ölçüde İngiltere ve Fransa kısmen de Avusturya'nın etkisiyle kaleme alınmıştır. Osmanlı Devleti tarafından müttefiklerin baskısıyla ortaya çıkan reform belgesi, görünürde eşitlikçi bir yaklaşıma sahipti. Uygulamada ise Müslüman ve gayrimüslimler arasında yeni sorunların çıkmasına neden oldu. Reform programındaki imtiyazların maksada aykırı biçimde kötüye kullanılması ve istismar edilmesi, Müslim ve gayrimüslim cemaatlerin karışık olarak yaşadığı eyaletlerde ortak yaşam kültürüne büyük zarar verdi. Ali Emiri Efendi (1857-1924), Osmanlı Vilâyât-ı Şarkıyyesi adlı eserinde Diyarbakır'da Müslümanların Ermeni komşularını iftara davet ederek bir sofra etrafında birlikte iftar ettiklerini kaydettikten sonra, dış güçlerin müdahaleleri sebebiyle toplumsal hoşgörü ve barışın bozulmakla kalmayıp karşılıklı uyuşmazlık ve çatışmaların başladığını üzülerek ifade etmektedir. Taşnak ve Hınçak Ermeni komitacıların yapay olarak çıkarılan olaylara katılmak istemeyen Ermenilere karşı yaptıkları baskı ve kanunsuzlukları eserinde ayrıntılı biçimde vermektedir.

Sultan II. Abdülhamid devri, iktisadî ve siyasî açıdan sıkıntılarla dolu iç politika ile dış politika ayrımının ortadan kalkarak iç içe geçtiği bir dönem olmuştur.

II. Abdülhamid tahta beklenmedik bir şekilde oturmuş ve ardından büyük bir savaşla karşılaşmıştır. Eski takvime bağlı olarak 93 Harbi diye de bilinen 1877-1878 Rus Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti büyük bir mağlubiyet almıştır. Bu savaş 1699 Karlofça Antlaşması ile başlayarak Avrupa'daki sınırların geri çekilmesiyle süren süreçte önemli bir dönüm noktasıdır.

Şark Meselesi

Avrupalı güçler Türkleri Avrupa'yı terk etmesi gereken yabancılar olarak görüyordu. "Şark Meselesi" adıyla bilinen bu politika her geçen gün yeni bir boyut kazanıyordu. Bu bakımdan 1877-1878 Rus Savaşı ve ardından imzalanan 1878 Berlin Antlaşması, Osmanlı Devleti için tehlike çanlarının çaldığını gösteren bir belge niteliğindedir.

Bu antlaşmadan sonra, Rusya'ya karşı Osmanlı Devleti'nin yanında olma politikasını sürdürmekten vazgeçen İngiltere, Osmanlı topraklarının parçalanması ve paylaşılması sürecine katılmaktan çekinmemiştir. Akdeniz hakimiyetini güçlendirmek için Kıbrıs ve Mısır'a yerleşerek ekonomik ve siyasî açıdan Londra için en önemli stratejik bölgeleri hedef almaya başlamıştır.

Osmanlı başkentinde bütün gücü elinde toplayan II. Abdülhamit bir yandan İngiltere'nin yerini alacak alternatif müttefik arayışına girerken bir yandan da siyasî alanda dış müdahaleyi en aza indirmeye yönelik politikaları uygulamaya özen gösterdi. Dış politika anlayışı olarak savaşlardan uzakta kalmaya önem verdi. Devletin askeri açıdan toparlanması ve milletin yaralarının sarılması noktasında, barış ve tarafsızlığı temel politika olarak benimsedi. Aynı zamanda Avrupa devletleri arasındaki rekabetten faydalanarak Avrupa denge siyasetine ağırlık vermek suretiyle karşılaştığı dış sorunları bertaraf etmeye çalıştı. Bu bağlamda, İngiltere'nin değişen Osmanlı politikasını dengelemek için Almanya ile geliştirilmeye çalışılan ikili ilişkilerde temel hedef bu nokta olmuştur. 1890 yılına kadar Alman Başbakanı olarak Berlin'in politikalarını belirleyen Bismarck devri Almanya'sına güvenilememiş olsa da İngiltere'ye karşı ehven-i şer bir alternatif olmuştur.

Harîkzede, istilâzede

1877-78 Rus Savaşı sırasında Osmanlı Devleti büyük bir varlık sorunu içinde olduğunu gördü. İki cephede cereyan eden savaşta Balkan ve Doğu Anadolu'da alınan dramatik yenilgiler, Türk tarihinin en karanlık sayfaları arasında yer alır. Yenilgilerin cephe gerisindeki Müslüman halka yansıyan yönü ağır ve acı sonuçlar doğurmuştu. Balkanlarda ve Kafkaslarda Müslüman topluluklar kitleler halinde sürgüne sevk edildi. Savaşla ilgisi olmayan masum Müslüman halklar katliam ve etnik temizliğe tabi tutuldu. Malları ve mülklerine el konuldu, yağmalandı, yakılıp yıkıldı. Bu yok edici ortamdan can güvenliği sebebiyle kaçan Müslüman topluluklar ve Türklerin Anadolu içlerinde iskanını sağlamak için yapılan yazışmalarda geçen kelimeler yaşanan dramların vahametini ortaya koymaktadır. "harîkzede, istilâzede, felâketzede ve mülteci kavramları içinde en çok dikkat çekeni harîkzede'dir ki yangına uğramış yani kaybedilen toprakların evi barkı yakılan ve hiçbir varlığı olmadan Anadolu'ya sığınan kişiler demektir.

Balkanlarda ve Kafkaslarda yaşayan Müslüman halkın mallarını ele geçirme hırsı katliam ve yağmaya dönüşmüştü. Mağlup edilen Osmanlı Devleti idi ve savaş bitmişti. Ancak, cephe gerisindeki masum halka karşı sürdürülen etnik ve dinsel temizlik savaşı perde arkasında devam ediyordu. Bu yüzden canlarını kurtarmak için yüzbinlerce Müslüman Türk, Tatar, Çerkez, Pomak, Gürcü vd. Kafkaslardan ve Rumeli'den daha güvenli olan Anadolu'ya kaçarcasına göç yollarına düştü. Gerek göç yollarında gerekse iskan edildikleri yerlerde yüzbinlerce masum insan aylar ve yıllar boyu ciddi sefalet, yoksulluk ve acı çekti. Muhacirlerin iskanı meselesi Osmanlı Devleti'nin son 50 yılını meşgul eden en ciddi sorunlarından biridir. Muhacirler başlarını sokacak ailelerinin sığındıracak bir yer ararken, yerli halktan da tepkiler alıyorlardı. Gayri Müslimler, Doğu ve Güney Anadolu'da özellikle Ermeniler nüfus oranlarını bozacakları iddiasıyla bu çaresiz insanların kendi bölgelerinde yerleşmelerine karşı çıktılar. Yabancı devletlerin konsolosluk raporları incelendiğinde bu durum açıkça görülmektedir.

Ermeni terör eylemleri

Zira, yabancı devletlerin konsoloslarını araya sokarak bu göçmenlerin kendilerine yakın alanlarda iskan edilmesine engel olmaya çalıştılar. 1878 Berlin Antlaşması ile kurulan Bulgaristan, 1885'te yoğun bir Müslüman nüfus ihtiva eden Filibe merkezli özerk Şarki Rumeli eyaletini haksız bir şekilde ele geçirdi. Bu işgal büyük devletlerin arka çıkmasıyla meydana geldi. Yeni bir savaşı göze alamayan II. Abdülhamit, Bulgarların bu haksız işgal ve ilhakına karşı koyamadı. Bu yüzden, Jön Türklerin ve aydınların ciddi muhalefetiyle karşılaştı. Bunun yanında, Balkanlardaki her sınır değişikliği Anadolu'ya muhacir akını sonucunu doğuruyordu.

Öte yandan Anadolu'da ise Ermenilerin yaşadığı yerlerde Balkanlardaki bağımsızlık hareketlerini model alan gruplar ortaya çıktı. Doğu Anadolu'da kurulan Protestan misyoner okullarında eğitim gören gençler çoğunlukla, aşırı milliyetçilik cereyanına kapılmışlardı. Taşnak, Hınçak, Armenekan ve Ramgavar gibi Ermeni komiteleri kuruldu. Balkanlardaki komiteleri rehber alan bu komiteler fiilen terör eylemleri yapıyordu. Bulgaristan çetelerini örnek alarak Anadolu'da denizden denize uzanan bir devlet kurmak istiyorlardı. 1880'lerde kurulan çok sayıdaki komite, 1914'e gelene kadar 50 kadar isyan ve terör eylemi yaparak büyük bir şiddet ve dehşet dalgası oluşturdu. Terör eylemleri 1905'te olduğu gibi sadece Osmanlı padişahını hedef almıyordu. Terörü onaylamayan Ermeni ileri gelenlerine karşı yapılan terör ve suikast eylemleri de Osmanlı Ermenilerinin toplumsal barışını bozuyordu. Bu bağlamda, Patrik Horen Aşıkyan Efendi 1890 ve 1894 yılında iki terör eyleminden kurtuldu. Ancak, can güvenliği sebebiyle istifa etmek zorunda kaldı. Ermeni terör örgütleri kendi isyan politikalarına alet olmak istemeyen cemaatin üst düzey mensuplarını din adamı, tüccar, avukat, doktor ve gazeteci ayrımı yapmadan terörist planlarının hedefi yaparak acımasızca katlediyorlardı.

Böylece Balkanlar'daki terör eylemlerinin yol açtığı felaket Anadolu'ya sıçratıldı. Anadolu da Avrupalı büyük güçlerin parçalama politikalarına muhatap oldu. Osmanlı vatandaşı bazı Ermenilerin bağımsız bir Ermenistan kurma planları İngiltere ve Rusya tarafından da destekleniyor Anadolu'da faaliyet gösteren Amerikan Misyoner okulları ise bu anlayışa ideolojik katkı sağlıyordu.

Söz konusu süreçte Berlin Antlaşması da Osmanlı Devleti'nin toplumsal barışı korumasını ve ortaya çıkan sorunları kendi başına çözmesini sınırlandırmıştır. Berlin Antlaşması'na göre, Doğu Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı ama hiçbirinde çoğunluk olmadığı altı vilayette (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbekir, Sivas, Ma'müre-tülaziz/ Harput) reform yapılması gerekli idi. Adı reform olan bu yeni düzenlemeler esasen Osmanlı idaresinin Ermeni unsurlara devri demekti.

Terörün katliama dönüşmesi

1890'larda Ermeni silahlı örgütlerinin terörist saldırıları sayısal olarak arttığı gibi masum insanlara verdiği zararlar da büyük acılara sebep oluyordu. Sasun'da (Muş-Diyarbakır bölgesi) 1893-94 yıllarında yapılan eylemlerin asıl amacı bir yandan Ermeni toplumunu kendi içinde sindirmek bir yandan da Avrupalı güçlerin dikkatini çekerek Osmanlı Devleti'ne müdahale etmelerini sağlamak idi. İstanbul'da 1895'te meydana gelen olaylar ve 1896'da Osmanlı Bankası'na düzenlenen baskın da Avrupa elitlerine mesaj idi. Söz konusu, cesur terör eylemleri ile Avrupalı devletlerin Osmanlı'ya baskı yaparak Doğu Anadolu'da bağımsız bir devlet kurma hedeflerine yardım etmelerini bekliyorlardı.

Rusya 8 Şubat 1914'te Yeniköy Antlaşması'nı Osmanlı'ya dayatarak imzalattı. Birinci Dünya Savaşı'nın ayak seslerinin duyulduğu bir ortamda, Rusya ile savaşmaktan kaçınan Osmanlı Devleti bu antlaşmayı istemeyerek imzaladı. Yeniköy Antlaşması ile Ankara'nın doğusuna kadar olan topraklarda yönetim, fiilen yabancı müfettişlerin idaresine terk edilmişti. Bu toprakların Osmanlı'ya bağlılığı sadece görünüşte söz konusu idi. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı'na girdiğinde savaşı önlemeye katkısı olmayan bu antlaşmayı yürürlükten kaldırdı.

Osmanlı Devleti, Çanakkale ve Irak cephesinde çetin bir savaşa girişmiş iken Van'ın Rus tehdidine karşı direnme hazırlığı yaptığı bir sırada vuku bulan Ermeni katliamı Osmanlı Devleti'ni ciddi tedbirler almakla baş başa bıraktı. Nisan 1915'te başlayan isyan, 20 Nisan 1915'de başta Osmanlı Bankası olmak üzere çoğu kamu binalarının ateşe verilmesiyle şiddetlenmiş ve ardından birçok Müslüman mahallesi yakılmıştır. Van'a bağlı Zeve, Mollakâsım, Şeyhkara, Şeyhayne, Ayans, Paksi, Zorâbâd gibi çok sayıda köyün Müslüman ahalisi göç edemediklerinden acımasızca yakılarak ve işkence yapılarak yok edilmişlerdir. Bu sırada katliama uğrayan Vanlıların sayısı 23 bin ila 30 bin arasındadır. 1896 yılında İstanbul'daki Osmanlı Bankası'na karşı terörist saldırıda bulunan Karakin Pastırmacıyan, Van'daki terörist eylemleri de organize edenlerin arasındadır. Öyle ki 1918'de Ermenistan'ın ilk Washington Büyükelçisi olarak ödüllendirilmiştir.

Sevk ve İskan Kanunu

Enver Paşa, bu olayın ardından harekete geçti ve 24 Nisan 1915'te çıkarılan genelge ile Ermeni komiteleri kapatıldı ve evraklarına el kondu. İleri gelenleri tutuklandı. İstanbul'da aranan 610 kişiden sadece 235'i, yani arananların üçte bir kadarı tutuklandı. Anlaşılan kalanlar ya firar etmişti ya da fiilen Osmanlı'ya karşı savaşıyordu. Diğer vilayetlerden tutuklanan 321 kişiyle toplam 556 kişi Çankırı ve Ankara Ayaş'a gönderildi. Bunlardan bir kısmı yaptıkları itirazlar haklı bulunarak serbest kaldı. Bir kısmı Konya Bursa ve Diyarbakır'a sevk edildi. 24 Nisan tutuklamaları esnasında protesto ve çatışma gibi hadiseler olmamıştır. Lider kadro tutuklanmış ve isyan hareketi kontrol edilmeye çalışılmıştır. Ancak isyan hareketi durmamıştır.

27 Mayıs 1915 tarihinden itibaren Sevk ve İskan kanunu yürürlüğe girmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti'nin çıkarmış olduğu, 27 Mayıs 1915 tarihli kanun genel olarak Tehcir Kanunu olarak bilinir ama asıl adı "vakti seferde icraât-ı hükümete karşı gelenler için cihet-i askeriyyece ittihaz olunacak tedâbir hakkında kanun-ı muvakkat", diğer bir adıyla Geçici Sevk ve İskân Kanun'dur. Bu kanunun dönemin koşulları dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekir.

Mondros ve geri dönüş

1918 Mondros mütarekesinden sonra, Sevk ve İskan Kanununa tabi tutularak göç ettirilen Ermeniler geri dönme haklarını kullanmışlardır. Zorunlu göçe tabi tutulan nüfus tarihçi İbrahim Ethem Atnur'a göre 700 bin civarındadır. Komite mensubu olmayan Katolik ve Protestan Ermeniler Sevk ve iskan'a dahil edilmediler. Askerde olan Ermenilerin aileleri bulundukları vilayetler dahilinde iskan edildi. Sevk öncesi Kafkasya'ya göçler ve firarlar oldu. Bu bakımdan zorunlu göçe tabi tutulan nüfus hakkındaki 700 bin rakamı doğru kabul edilebilir.

O sırada Ermeni Patrikhanesi resmi rakamlarına göre, Ermeni Nüfusu 1 milyon 293 bin idi ancak resmi rakamlara yansımayan nüfus da göz önüne alınırsa bu rakam 1 milyon 600 bin ila 1 milyon 700 bin arasındadır. Zor şartlarda yapılan zorunlu göç yolculuğu sırasında 150 bin ila 200 bin arasında bir Ermeni nüfusun kaybı söz konusudur. Bu kayıplar salgın hastalıklar, kıtlık, açlık ve olumsuz barınma koşullarından kaynaklandığı gibi Van katliamının intikamını almak isteyen aşiretlerin saldırılarından da kaynaklanmaktadır.

Zorunlu göçe tabi tutulan Ermeniler 1917'de cephe şartları değişince dönmeye başladılar.

1921 Patrikhane rakamlarına göre 674 bin Ermeni geri döndü. Ancak Ermeniler sadece zorunlu göçe tabi tutularak Deyri Zor, Halep, Musul ve Rakka'ya gitmedi. Kafkaslara giden Ermenilerin sayısı 500 bin civarındadır. İran, Mısır, ABD, Kanada ve Fransa'ya göç edenler dikkate alındığında konu daha iyi anlaşılmaktadır.

1921'de Türkiye, Ankara Hükümeti sınırları açtığında zorunlu göç sonrası Anadolu'ya dönenlerden 400 bin Ermeni tekrar göç yollarına düştü. 1923 sonrası da kalan Ermeniler Türkiye'yi terk etmeye devam ettiler. Bulgaristan, Yunanistan, Kafkasya ve ABD ve Latin Amerika'nın çeşitli ülkelerine gittiler.

Öte yandan, Anadolu'da söz konusu olan Müslümanların göçleri de bu konuyla birlikte değerlendirilmelidir. Vilâyâtı Şarkiyye muhacirleri ve Müslüman muhacirler hakkında araştırmalar yapan Justin McCarty 1914-1921 yılları arasında Doğu Anadolu'da 1 milyon 250 bin Müslüman nüfus kaybı olduğunu kaydetmektedir.

Birinci Dünya Savaşı sadece Ermeniler için değil Türkler ve Kürtler, Balkan ve Yunanistan'da yaşayan Müslümanlar için de çok yıkıcı oldu.

Osmanlı acıları ortaktır

Osmanlı Devleti Ermeni silahlı terör eylemleri başladığında bu durumu elinde kalan son toprak parçalarına karşı girişilen elim bir gelişme olarak değerlendirdi. Bu bağlamda, barış yanlısı Ermeni toplumu ile Müslüman halkın can güvenliğini sağlamak yanında devletin otoritesini koruyan önlemlere başvurdu. Toplumsal huzur, asayiş ve can güvenliği açısından zorunlu görülen bu tedbirler Avrupa'da maksatlı olarak Hıristiyanlara karşı yapılan baskı ve zulümler diye değerlendirildi. Bu yaklaşım Osmanlı devlet adamlarına göre her zaman karşılaştıkları Batı'nın çifte standart politikası idi. Batı, isyanlar ve terör eylemleri ile katledilen Müslüman toplulukların yaşadıkları dram ve acıyı görmezden gelerek sadece Ermenilere karşı yapılan eylemlere ilgi duymuştur. Bu çifte standart aradan 100 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen hala devam etmektedir.

Sonuç olarak, Birinci Dünya Savaşı'nda ve savaştan önceki yaklaşık 40 yılda Osmanlı halkları büyük dramlar yaşamıştır. Bu bağlamda Osmanlı tebaası olan veya olmayan Müslüman halklar büyük acılarla muhatap olduğu gibi Osmanlı Devleti'nin sadık vatandaşları olan Ermeniler de büyük acılarla karşılaşmıştır. Terör, isyan ve katliam hareketlerini onaylayıp onaylamadıkları dikkate alınmadan tüm Ermenilere karşı önyargı geliştirilmesi ve toptan suçlanması da kabul edilemez bir tutumdur. Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti'nin toptancı yaklaşımlar ve ağır suçlamaların hedefi yapılması da bölgede halklar ve milletler arasında dostluk ve barışın tesisine fayda sağlamayacaktır. Aksine bu toptancı yaklaşımlar milletler arasında nefretin büyümesine ve yeni düşmanlık tohumlarının ekilmesine neden olacak ölçüde büyük tehdit ve tehlikeler içermektedir. Barış için nefret ve suçlama dili yerine sonuna kadar barış dili kullanmak bölgedeki halkların da başta gelen arzusudur.

skiziltoprak1@gmail.com