Osmanlı Kürdistanı’ndan bugüne...

Doç. Dr. Hakan Özoğlu/Central Florida Ünv. Öğ. Üy.
13.04.2013

Adem-i merkeziyetçi bir idarenin Kürt isteklerine pek faydası olmayacağı gibi karşı tarafın hassasiyetlerini kamçılayacaktır. İdari sistemde oynama yapmak yerine farklılıklara saygılı bir ulus tanımlanması problemin çözümünde daha iyi bir ilk adım olacaktır.



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın referansları ile gündeme gelen Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Kürdistan Eyaleti hakkında politikacılar dahil pek çok insanın bilgisiz olduğu pek uzak bir ihtimal değil. Yakın zamana kadar Kürt ve Kürdistan kelimelerinin suç olduğu ülkemizde bu gönüllü bilgisizlik aslında anlaşılır bir şey olarak görülebilirdi ama bir açılım hamlesinin yapıldığı ve Kürdistan Eyaleti deyiminin serbestçe ortalarda konuşulduğu zamanımızda bu tür bilgisizliğe tahammül etmek çok zor. 

Bilindiği gibi ilk defa bir idari birim olarak Kürdistan Eyaleti terimi 12. yy’da yine Türkler tarafından kullanılmıştı. Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer bugünkü Irak’ın bir parçası, Kuzey İran, Azerbeycan ve Diyarbakır’ı kapsayan böyle bir eyalet yaratmıştı. Yani Kürdistan Eyaleti Osmanlı İmparatorluğu’ndan çok önce de vardı. 

Osmanlı İmparatorluğundaki Kürdistan Eyaleti ise 1846/47 yılından 1867 yılına kadar olağanüstü bir idari yapı olarak tarihte yerini aldı.  Bu eyaleti olağanüstü statüsü tanınmasının en büyük sebebi öteki eyaletlerden çok daha büyük olması, yönetimi ve memurlarının daha yüksek maaşla elit bürokrat ve askeri sınıftan gelmesiydi. 

Kürdistan Eyaleti’nin kurulması

Burada bir yanlış anlamayı hemen önlememiz gerekmektedir. Osmanlıdaki Kürdistan Eyaletini Kürtlere bazı özerkliklerin verildiği bir yapılanma olarak düşünmemek lazımdır. Tam tersine Kürdistan Eyaleti’nin kurulmasının en önemli sebeplerinden birinin Kürt ayaklanmalarını daha yakından ve kolayca bastırmak olduğunu belirtelim. Öteki sebep ise Rus ve İran imparatorluklarına karşı içinde büyük bir ordu barındıracak bir tampon bölge yaratmak arzusuydu. Yani Kürdistan Eyaleti içinde öteki eyaletlerde göründüğünden çok daha fazla askeri bir yapılanmayı barındırıyordu. 

Bunu 1846 yılında Sultana gönderilen bir dilekçe ve onun onay yazısında açıkça görebiliriz.  Osmanlı Arşivlerinde (Mesail-i Mühimme, 1310) kayıtlı olan bu dilekçede zamanın başbakanlık makamından gönderilen yazı şöyleydi:

“Padişahımızın izni sonucu birtakım [Kürt] derebeyleri ve zalimlerin elinden kurtarılan Kürdistan havalisinin sürekli nizamının tesisi, halkın saadet ve refahı ve asayişin temininin lüzumundan dolayı bu havalinin bir idare-i mahsusa altına konulması (...) ve bu havalinin bir eyalet yapılarak padişahımızın buraların hakiki fatihi olduğunu hatırlatmak üzere Kürdistan Eyaleti diye adlandırılması (...) Ahlat kasabasının ordu ve eyalet merkezi olması, idaresine seçkin ve tecrübeli bir zatın tayini lüzumlu görülmüştür.”

Görüldüğü gibi Osmanlı’da kurulan bu Kürdistan Eyaleti aslında devlet otoritesini daha direk olarak tesis etmeyi amaçlıyordu. Günümüzdeki tartışmalardan halkımızın çıkardığı sonuç ise bunun tam tersi olarak düşünülebilir. Aynı bağlamda şunu da söyleyebiliriz. Bu eyaletin kurulması Başbakan Erdoğan’ın ima ve iddia ettiği gibi Osmanlı İmparatorluğu kendini güçlü hissettiği için değil, tam aksine güçsüz hissettiği için olmuştur. 

Osmanlı’daki geleneksel eyalet sistemi kesinlikle tek tip değildi. Merkeze yakın bölgesel yönetimler daha merkeziyetçiydi; daha dağlık ve ulaşılması güç yerlerde ise yerel ayandan ve aşiret liderlerinden yararlanılırdı. Devlet güç kaybedip yerel ayaklanmalar dış tehditlerle ortaya çıkınca Kürdistan Eyaleti buna çare olarak kurulmuştu. 

Osmanlıdaki Kürdistan Eyaleti bugün açılım çerçevesinde Kürtlerin de arzu ettiği yönetimden çok farklıydı. Yerel güç merkezlerini tamamen tasfiye etmeyi amaçlıyordu. Adem-i merkeziyetçi değildi.  Yani Osmanlı’daki Kürdistan Eyaleti bugün için hem Türk hem de Kürt tarafını memnun edecek bir sistem değildi. Bence Osmanlı döneminin dinamikleri çok daha değişik olduğu için imparatorluk idari sisteminin ulus-devlet idari sistemine örnek teşkil etmesi oldukça güç.  Bu aslında imparatorluk yapısından ulus-devlet yapısına geçişte sıkça görülen bir problem.  Yani ulus kavramının tanımlanması. 

AKP hükümeti cumhuriyet tarihi boyunca sıkça denenen asimilasyon başarısızlığından dolayı “Türk ulusu” kavramını “Türkiye ulusu” olarak yeniden tanımlayarak adem-i merkeziyetçi bir idari oluşuma ortam hazırlamaktan kaçınmakta.  Kürt tarafı ise Türk ulusunun yanına Kürt ulusunu koyarak çok uluslu-devlet yaratmak ve buna zemin sağlayacak idari sisteminde temellerini atmak istiyor.  İki tarafında beklentilerini karşılayacak bir idari yapılanma çok kimlikli Osmanlı İmparatorluğunda mevcut muydu?

Osmanlı örnek alınabilir mi?

Bence günümüz sorunlarının çözülmesi için Osmanlı sistemine bakmak pek bir şey kazandırmaz. Bunun en önemli sebebi Osmanlı’daki etnik kimlik meselesinin günümüzdekinden çok daha önemsiz olmasıdır. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Kürt etnik kimliğinin Osmanlı yönetimine etkisi çok daha zayıftı. Etnik kimlikler öne çıkmaya başladığında ise imparatorluk zaten çökmek üzereydi. Bence Kürt etnik kimliğinin önem kazanması imparatorluğun çökmesine bir neden değildi. Tersine onun bir sonucuydu. Bu yanlış okuma cumhuriyet döneminde Kürt probleminin katlanarak gelişmesine sebep oldu. 

İlginçtir ki Osmanlı yönetimi 1867 yılında Kürdistan Eyaletinin adını Diyarbakır Vilayeti olarak değiştirdi.  Sadece isim değişmişti ve hala bu isim değişikliğinin sebebini bilmiyoruz. Peki gelecekte böyle bir özel eyaletin yaratılması yada tamamen eyalet sistemine geçilmesi Kürt sorununu çözer mi?  Bence hayır. Çünkü bu tür eyaletler etnik dinamiklerden çok bölgesel/coğrafi dinamikler üzerine kurulur. Günümüzdeki Kürt meselesi ise etnik yönü çok daha ağır basan bir konu. 

Bence konunun çözümü empatiden geçiyor.  Parlamentonun Kürt etnik kimliğini de incitmeden ve asimile etmeden yapacağı ulus tanımı yeni anayasa için atılması gereken ilk adım olarak görülmelidir.  Kürt tarafı ise adem-i merkeziyetçi bir idare sisteminin Kürt isteklerine pek faydası olmayacağını ve bunun karşı tarafın hassasiyetlerini kamçılayacağını göz önünde tutmalıdır. Sözün özü, idari sistemde oynama yapmak yerine farklılıklara saygılı bir ulus tanımlanması problemin çözümünde daha iyi bir ilk adım olacaktır. 

aozoglu@mail.ucf.edu