Osmanlıların yazdığı en güzel şiir: Türk Evi

Mehmet Hakan Kekeç / Gazeteci – Yazar
23.01.2021

Detaylar bir Anadolu geleneği üzerine bina edilse de, oda çözümlerinin tamamen otağ kültürünü yansıttığını anlıyoruz. Kırmızı çizgi: Mahremiyet. Amaç: Ayrı ayrı bir aradalık. İşlev: Yaz ve kış avlu ve hayat sayesinde aynı yerde çok rahat yaşanır… Bu da şiirin son dörtlüğü olsun.



Muhtedi İngiliz romancı Marmaduke “Muhammed” Pickthall’ın, İslam Medeniyeti’nin Dinamikleri’ adlı kitabını okudum geçenlerde. Aynı zamanda İngilizce’deki en güvenilir Kur’an ‘The Glorious Qur’an’ın çevirmeni olan Pickthall, ikinci baskısı Türkçe’de henüz yayımlanmış kitabında (Külliyat Yayınları) üzerinde epey düşündüğüm bir cümle sarf ediyor: “Osmanlı Türklerinin ev hayatları, Osmanlı şiiriyle kopmaz müşterek noktaları olan bir ev hayatıdır.” Ki bunu, “Osmanlı Türklerinin evleri şiirleri gibidir…” şeklinde çevirmek de mümkün. Sanırım -çevirmen ben olsaydım- ikinciyi tercih ederdim. Velhasıl, işimiz zaten muhtevayla. Ne anlama geliyordu bu cümle? Ev dediğimiz de nasıl oluyordu da şiire benziyordu? Neydi bu müşterek noktalar? Şerh etmeye çalışacağız… Ama evvelinde özetle diyebilirim ki: Osmanlı Türk Evi’ni bundan daha güzel anlatan bir cümle görmedim.

Acı ile anılan yer

Korona pandemisi nedeniyle vaktimizin çoğunu evlerimizde geçiriyoruz. Barınabildiğimiz ama yaşayamadığımız, adeta içine hapsolduğumuz kutu evlerimizde… Oysa Osmanlı Türk evlerinde barınmak bir amaç olmakla birlikte bu minik cennet maketlerinde çok güzel yaşanırdı da. Şimdi beni bu tespit nedeniyle ‘nostalji merakı’ ile suçlayanlar olacaktır. Açıkçası isabet olur. Nostalji, antik Yunanca’da ‘eve/vatana dönüş’ anlamına gelen nostos ile ‘acı’ anlamına gelen alji kelimelerinden türemiş. Demek geçmiş, acı ile anılan bir yer. ‘Şu an, şimdi’ içerisinde evimizden uzağız, geçmişi andığımızda ise belki de iç çekerek evimize/vatanımıza dönmüş oluyoruz. Türk Evleri bana göre, nesilden nesile geçen bütün kolektif his ve aktarımların, bizim kültürümüzde yaşadığı yerdir. Türk’ün o saadetli günleri, taşrada yeşiller içerisinde açmış o tertemiz Türk Evi’nde yaşar. Nihayetinde anıtlar, kolonlarıyla sadece kaba ağırlıkları değil, geçmişi de hakkıyla taşırlar.

Amerikalı sanat tarihçisi Carel Bertram, 1993 yılında Türk Evi’nin mimari özelliklerini incelemek için Türkiye’ye geliyor. Neden geldiğini soranlara “Türk Evi’ni araştırmak için buradayım” dediği zaman öyle bir hava dikkatini çekiyor ki, araştırma konusunu (Türk Evi’nin mimari özellikleri) tamamıyla değiştirme kararı alıyor. Bertram’ın anlattığına göre, Türkiye’ye ne için geldiğini her söylediğinde cevabı duyanlarda tanımlayamadığı bir memnuniyet, özlem ve teşvik edici ifadeler gözlemliyor. Öyleyse diyor, bu Ev’in mimari özelliklerini değil; Türklerin kolektif hafızasındaki müsbet yerinin nedenlerini incelemeliyim. Öte yandan şunu da açıklamam bu noktada iyi olacak: Bugün Türk Evi dediğimiz mekanlar, İmparatorluk zamanında elbette şimdiki gibi nostaljik bir anlam ifade etmiyordu. Hatta Türk Evi şeklinde bir adlandırma dahi yoktu. Türkiye Cumhuriyeti’nin erken kadrosu, mimaride reformu değil, devrimi çözüm olarak sunup hayata geçirmeye kalkışınca; ortak yaşam kültüründen, tarihten ve tabii geleneksel olandan kopuk/köksüz şehirler ve konutlar ortaya çıktı. Kaderin cilvesi olacak ki, kurtulmak istediği Osmanlı hayaletinin en güçlü imgesini böylelikle kendi üretti: Türk Evi nostaljisi.

Pickthall’ın, “Osmanlı Türklerinin evleri şiirleri gibidir…” cümlesine dönelim, bakalım, kendisi bu ifadesini nasıl açıklıyor: Pickthall’a göre (Osmanlı) Türklerinin İslam kültürü ve medeniyetine yaptıkları en büyük katkı o enfes ev hayatı anlayışlarıdır. Ve işte, bahsettiğimiz, tıpkı da şiirleri gibidir bu evler. Asil, alçakgönüllü, derin, samimi, ama ciddi, kadınları hüzünlü, ki hüzünlü de olsalar şehadete karşı vecd halinde, her an bir dava uğruna ölüme hazır, tefekküre imkan veren… Osmanlı şiiri de hiçbir zaman umutsuzluk dolu bir şiir değildir, aksine, nezaket ve hassasiyetle sergilenen tutkulu ve amansız bir tabiat sevgisiyle dolu bir şiir.

Yunus Emre’ye düşülmüş şerh

Osmanlı Türk şiiri bana göre Yunus Emre’ye düşülmüş bir şerhdir. Bu büyük Türkmen Rıfai dervişi, belki bir dil yaratmamıştır ama Türkçe’nin Arapça ve Farsça ile beraber büyük bir Müslüman dili olmasını sağlamıştır. Osmanlı’da ilim Arapça yapılırdı fakat tefekkürün dili Türkçeydi. Arapça bulur, Türkçe ruh üflerdi. O ruhun başladığı yer Yunus Emrem’in nefesleridir. Mehmet Kaplan hocamızdan ilham diyebiliriz ki: Yunus ile birlikte Türk şiirinin dikkati ‘nebatlara (bitkilere)’ yani tabiata kayar. Söz gelimi, Gazi tipi, Alp’in devamıdır ama kesinlikle farklıdır da... Çoban göçebelerin kahramanı Alp, topraktan alamadığını ganimetle alır. Yerleşik/uç toplumunun kahramanı Gazi ise, evvel tekke/ribat sâlikidir. Din unsuru yadsınamaz ve hareketleri salt ganimetle açıklanamaz. Sâlik (gazi) seyre tabidir. Yani Gazilerin tek vazifesi gaza değildir. Vefaiye mensup gazi erenlerin Uludağ’da asayişten sorumlu olması mesela. Ya da, dışa dönük tekkelerinin kervansaray vazifesi görmesi vs. Alp’in dikkati hayvanda (çünkü göçebe yaşamda at merkezdedir), Gazi’nin dikkati ise nebattadır (çünkü artık kısa mesafelerde gidip gelen yarı yerleşik Türkmen, ekip biçmeye başlamıştır). İşte Yunus, bu noktada, nebat ve tabii tabiat ile çok iç içe bir şiir okur. Türk şiiri, Pickthall’ın tespit ettiği gibi, tutkulu ve amansız bir tabiat sevgisiyle dolar. Aynı zamanda bu tabiat insanın özeti gibidir. Hatta özetidir. İnsan da tabiat da yaratıcının tecellilerinden başka nedir ki? İşte Türk evi bu derin tefekkürün bir ürünüdür: Asil, alçakgönüllü, derin, samimi, ama ciddi, kadınları hüzünlü, ki hüzünlü de olsalar şehadete karşı vecd halinde, her an bir dava uğruna ölüme hazır, tefekküre imkan veren ve tabiat ile uyum içerisinde. Bu iki muazzam ürün arasında (Türk evi ve Türk şiiri) ortaklıklar olmasından daha doğal ne olabilir ki?

Doğa ile uyumlu ve iç içe, mahremiyeti hem dışa dönük hem de katı, çekirdek aileleri bir arada ve kendi yaşam alanlarında tutabilen, eklemelere müsait; yani esneyebilen, bir gelenek üzerine oluşmuş, tasarımı katılımcı (Türk Evleri’nin ustaları, işvereni ile anlaşmadan önce ailesiyle bir araya gelir ve onları tanırmış), kimsenin yaşam alanına girmeyen, ekolojik ve önemlisi ‘hayat’ dolu evlerimiz kültürümüzün belki de en güzel şiirleriydi.

Türk Evleri genellikle iki katlı yapılardı. Taştan veya molozdan yapılmış zemin kat (tahtani denir) depo, hayvan bakım alanı ya da mutfak olarak kullanılıyordu. Çoğu mahremiyet gereği penceresizdi. Pencere varsa da ancak havalandırma diyebileceğimiz ölçüdeydi. Taşradaki örneklerde alt katta etrafı duvarla çevrili avlu da bulunurdu. Peyzaj yapılan avlu doğuya bakardı. Alt kattaki depo ve mutfağa geçen kapılar, maddi duruma göre yarı silindir bir eyvan, kuyu ve yazın su döküldüğünde havayı serinleten taşlık zemin. Bu kat yaşam alanı olmaktan çok üretim alanlarını kapsayan işlevsel bir mekandı. Avlu, evin kadının zevkine bırakılırdı. Zaten avlu duvarı ve zemin kat odalarının penceresiz olmasının nedeni buydu: Kamusal mekanlara katılmayan kadının gündüz saatlerinde vakit geçirdiği alanlardı buralar. Merdivenler üst kattaki hayat’a çıkardı. Hayat Arapça hyatt’dan geliyor. Çevrili açık alan demek. Çardak gibi. Zaten Safranbolu’da birinci kat sofalarına çardak deniyor. Hayat’ın bütün odalara kapısı olması, odaları temiz havayla buluşturuyor. Odalar kendi içerisinde tamamen mahremiyete dayalıyken, aslında bir otağ gibi doğa ile arasında sadece bir kapı bulunuyor. Hayat da oda gibi ekler alabiliyordu. Mesela dışa dönük bir balkon yapılıyor adına da köşk deniyordu. Ocak ve koltuk yerleştirildiğinde hayat eve de dönüşürdü. Hem içe hem dışa hakim bir alan. Yani hem yakınlık hem uzaklık. Bu aslında Türk Evi’nin sokakla ilişkisinde de vardı: Hem sokağın bir parçası hem de ayrılardı. Zaten o sokak da çoğunlukla çıkmazdır. İşi olmayan girmez.

Otağları yansıtır

Üst kat ‘kış’a uygundur. Ama sadece kış’a değil tabii. Yaylak – kışlak alışkanlığı alt ve üst kat farkıyla bir araya getirilir. Kimisinde kolay ısınan ara kat da bulunur. Ana kattaki bütün odalarda hayat’a çıkış vardır. Ama odalar arasında mahremiyet gereği geçiş yoktur. Dediğim gibi ya hayat’a ya da sofaya çıkarlar. Sofa sokağa doğru bir çıkış yapar ve yarı eyvandır. Aslında adı şahnişin. Ortada ocak bulunur. Demek hayat ve sofalar buluşma yerleri. Odaların yapısı sayesinde de herkes hem ayrı hem de bir arada. Hem uyku, hem oturma (yüklükler kapandığında oturma odasına döner) hem de banyo (daha doğrusu güsulhane) bütün odalarda imkan dahilinde. Bu özerklikleri otağları yansıtır. Zaten oda kelimesi otağ’dan türeme. Çekirdek aileye aittir. Divanhane denen baş oda misafirleri ağırlamak için. Buralarda yüklük yerine duvarlarda süslemeler yer alır. Dışarıdan görünebilen tek oda burası. Avlu gibi hayat dahi dışarıdan rahat görünemez. Sofa gibi tamamen aileye aittir. Üst kat hayat ve sofa etrafında esnektir. Oda eklenerek genişletilebilir. Bu genişletme usulü Osmanlı’nın Sarayı Topkapı’da da var. Köşk denen odalardan oluşur. Detaylar bir Anadolu geleneği üzerine bina edilse de, oda çözümlerinin tamamen otağ kültürünü yansıttığını anlıyoruz. Kırmızı çizgi: Mahremiyet. Amaç: Ayrı ayrı bir aradalık. İşlev: Yaz ve kış avlu ve hayat sayesinde aynı yerde çok rahat yaşanır… Bu da şiirin son dörtlüğü olsun.

@mhkekec