Osmanlı’nın ekonomi-politiği

Koray Şerbetçi/ Tarihçi, yazar
14.07.2019

Osmanlı’nın kendine has ve sağlam bir ekonomik modeli vardı. “O zaman niye tedbir almadı da iflas etti?” derseniz bunun yanıtını kuraklıktan dolayı tefeci eline düşmüş yoksul ama namuslu çiftçiye sormak daha iyi olacaktır. Derseniz ki “Osmanlı niye Batı kapitalizmini benimseyip kendini kurtaramadı peki?” O zaman yine bu çiftçiye: “Madem durumun kötü bu işleri bırakıp sen de tefecilik yaparak ileri ve çağdaş birisi olmadın” diye bir sorun bakalım, ne oluyor.



Ekonomi hiç gündemimizden düşmeyen bir konudur. Zira ekonomi insanı yaşamda tutan gerekliliklerin temin süreci olduğundan ve en ilkel dürtülerimizi gıdıkladığından kimsenin görmezden gelemeyeceği bir kavramdır. 

Ama söz konusu tarih olunca bu sahaya da ideolojinin kör edici yaklaşımı bulaşır ve bir anda sosyal gerçeklikten kopuk tespitler ve çözüm önerileri havada uçuşmaya başlar. Kimi zaman kendisini ilerici ve aydın(!) diye niteleyen ağızlardan kimi zaman da siyasetçilerden Osmanlı zamanında bir toplu iğne bile üretilmediğinden tutun da Osmanlıların bir banka bile kurmayı beceremediğinden dem vurulur. Aslında tüm bu söylemlerin arka planında Osmanlı Devleti ile ilgili en yanlış kanaatlerden birisi yatar. Bu ise Osmanlı idari mekanizmasının sırf bir savaş makinesi olduğu, Osmanlıların sadece fetih yapan ve onun ganimetleriyle geçinen bir topluluk olduğu anlayışıdır. Oysa ki Osmanlı’nın tarihî izleri takip edildiğinde hiç de öyle bir manzara ortaya çıkmaz. O zaman soralım; peki Osmanlı’nın bir ekonomi anlayışı var mıydı?

Komşularla iyi geçinelim

Aşıkpaşazade tarihinin bize aktardığına göre devletin kurucusu Osman Gazi, kardeşiyle yaptığı bir istişarede fetihlerde nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini tartışırken, kardeşi Gündüzalp civarlarında ne kadar Rum köyü varsa vurmayı ve ganimetleri toplamayı teklif edince Osman Bey buna karşı çıkar. Karşılık olarak da şöyle der: “Bu düşünce yanlıştır. Şundan dolayı ki bu illeri yakıp yıkınca bu Karacahisar şehrimiz mamur olmaz. Yapılması gereken budur ki komşularımızla iyi geçinip dostluk edelim.” 

Osman Gazi’nin ettiği bu sözler Osmanlı ekonomi-politiğinin birkaç satırlık manifestosu gibidir. Zira Osmanlılık bu ifadede sözü geçen  “mamuriyet” anlayışı üzerine kurulmuştur. İmar edilmiş, bayındır, ekonomik anlamda canlı demek olan bu kelime Osmanlı idareci kadrosunun talanla değil de mamuriyete önem verdiğini gösterir. O zaman bir mantık zincirlemesi kurarsak: Osmanlılık fethettiği ülkelerin mamur olmasını arzuluyordu. Mamur olması için ticareti destekledi. Ticaret için pazarı, pazar için de şehri korudu. Kısacası Osmanlılık şehr ü bazar üzere köklendi ve yükseldi. 

Tarih bize göstermektedir ki bizim “medeni” olarak adlandırdığımız tüm topluluklar mabet, pazar ve okul sütunları üzerine inşa edilmiş şehir kavramına sahip yapılardır. Bu sebeple Osmanlı ekonomi-politiği mamuriyete tutumuna dayanan, pazarı ve şehri koruyan medenî bir yapı olarak tarih sahnesine çıkmış bir devletti. 

Çöküş ve ekonomi

Çöküş devrindeki ekonomik açmazı bilindik bir iki ezber sloganla halletmeye çalışmak parmakla işlem yaparak integral problemi çözmek kabilinden olduğundan yine işin içinden çıkmak mümkün değildir. 

Zira politik hesaplar ve ekonomik dengelerin etle tırnak gibi iç içe geçtiğini, çöküşün hızlandığı 19.asrın çok sert bir Batı emperyalizm iklimine denk geldiğini gözden kaçırmadan tabloyu şöyle özetleyebiliriz: 

Öncelikle Tanzimat’ın ilanı Osmanlı tarihinde yönetim anlayışı ve hukuk sistemi açısından yepyeni bir aşamaydı. Çökmekte olan devleti kurtarmanın biricik yolunu Batı’dan aktarılan yarım yamalak formüllerde gören Batıcı intelijansiya ve bürokratlar işin gerçeği ne Batı ekonomik modellerini biliyorlardı ne de mevcut bünyemize uygun yerli bir model geliştirebilecek kabiliyetleri vardı. Bu dönem aynı zamanda ekonomik uygulamalarda da bir dönüşümün yaşandığı süreç oldu. Hatta denilebilir ki ekonomik konuda Batı sistemine uyumlanma yönetim ve hukuk konularından bir adım önde gitmekteydi. Zira Tanzimat’ın ilanından bir yıl kadar önce 1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile Batı ekonomik düzenine eklemlenmeyi taahhüt eden Osmanlı Devleti, 1839’da ilan ettiği Gülhane Hatt-ı Hümayûnu ile de yönetim ve hukuk alanında Batı sistemini kabul ettiğini resmileştirmişti. Bu konuda bizimle Balta Limanı Antlaşması’nı imzalayan İngiliz bürokratlar dahi bu denli taviz koparabileceklerini sanmadıklarından çıkan sonuçla ilgili hayretlerini gizleyememişlerdi. 

Yerli bir zihin

İşte bu hengamede tek başına bir kişinin sesi işitilmektedir: Ahmet Cevdet Paşa. Kendisi Tanzimat dönemi aydınlarından birisi olarak bu ekonomik ve politik dönüşümü bizzat yaşamıştı. Ama devletin kurtarılması için kayıtsız şartsız Batı’ya teslim olma görüşünü savunan seleflerinden farklı bir yol tutmuştu.  Batı ve Osmanlı sistemlerini karşılaştırmalı olarak okuyabilen bir aydın olarak ne kayıtsız şartsız Batı’ya teslim olmayı ne de bu yanlış tutuma karşı çıkmak adına Batı gerçekliğine gözleri kapatmayı tutum olarak benimsemişti. Cevdet Paşa’nın fikir kıvamı, zamanın gelişmelerini ıskalamayan ama aynı zamanda köklerden kopmayan muhafazakar bir modernleşmecilikti 

Cevdet Paşa  eserlerinde ortaya koyduğu tespitler ve önerilerle diğer konularda olduğu gibi ekonomi konusunda da bu çizgiden ayrılmadığını göstermektedir. 

Ahmet Cevdet Paşa 19. asırda meydana gelen ekonomik gelişmeleri iki yönüyle de okuyabiliyordu. Serbest ticareti çağın bir gerekliliği olarak kabul ederken Batı sermayesine teslimiyetçi bir tutumu da reddediyordu. 1838 Balta Limanı Antlaşmasından sonra oluşan ekonomik çöküşü çekinmeden ortaya koyabiliyordu. Bunun yanında geçmiş dönemlere öykünmüyor, Tanzimat öncesi ekonomide uygulanan yed-i vahid (tekelcilik) ve müsadereyi de eleştiriyor ve bunların zararlarını da açıkça dile getiriyordu. 

Ama eserin konusu olması bakımından sorulması gereken büyük soru Ahmet Cevdet Paşa bu konuların esasına nasıl bakıyordu ve çözüm olarak ne öneriyordu? 

Mamuriyet

Her şeyden önce peşin hükmü vermek gerekir ki Cevdet Paşa her ne kadar ekonomik gelişmenin devlet kontrolünde olmasını istiyorsa da ekonomi konusunda himayeci değil serbestî bir tutuma sahipti. Mamuriyetin ise ziraat, ticaret ve sanayii sahalarındaki serbest ve üretken bir çalışmayla olacağına inanıyordu. 

Eserlerine yansıttığı fikirleri doğrultusunda diyebiliriz ki Ahmet Cevdet Paşa ekonomik sorunların geçici tedbirlerle çözülebileceğine inanmıyordu. Cevdet Paşa mamuriyeti çalışma ve üretmeyle eşitler görmekteydi. Çünkü onun düşünce lügatinde mamuriyet kavramı, halkın boş durmayıp sürekli çalışmasıyla meydana gelen emeğin semeresi olarak karşılanmaktaydı. Yine başka bir tanımında ise mamuriyet halkın tembellikten uzaklaşması olarak ifade etmişti. 

Ona göre refahı artan bir ülkede halkın gelirleri artacak ve bu da hazineye olumlu yansıyarak vergi gelirlerinin artmasını sağlayacaktı. Cevdet Paşa vergi konusunda halkın omuzlarına kaldırabileceğinden fazla yük yüklemek ekonomik sorunlara çözüm olamayacağını aynı zamanda asker sayısını artırmanın da ülkeyi güçlü kılmayacağını söylüyordu. Halktan alınacak vergilerde izlenecek yol ne vergi almamak ne de çok vergi yükü yüklemekti. Asıl mesele halkı vergiyi ödeyebilecek güce getirmekti. 

Serveti arttırma

Ahmet Cevdet Paşa’nın ekonomi alanında üzerine eğildiği gerçekçi yaklaşım halkın zenginliğinin nasıl artırılabileceğiydi. Zira onun ekonomik anlayışının ekseni buraya oturuyordu. Ahmet Cevdet Paşa kriz kelimesini buhran kelimesiyle ilk kez Türkçe karşılığını bulan kişi olarak kriz ve krizden kurtulmanın yolları üzerine de düşünen bir Osmanlı aydınıydı. 

Cevdet Paşa devletin halkın zenginliğini sıkı sıkıya birbirine bağlıyor, halkı yoksul bir ülkenin ekonomik açıdan kalkınmasının düşünülemeyeceğini söylüyordu. Devlet zenginleşmek istiyorsa halkını zenginleştirmeliydi. Zira ona göre halkın zenginliği devletin zenginliğiydi ve ekonomik açmazların yegâne çözümü de buydu. 

1838 Balta Limanı Ticaret Antlaşması ile İngilizlerin bile beklemediği serbestlikler getiren Osmanlı Devleti tam anlamıyla kendisini dönemin küresel pazarına açmıştı. Hemen bir yıl sonra ilan edilen Tanzimat Fermanı da bu sürecin hukukî alt yapısını hazırlamıştı. Doğal olarak yabancı sermaye de açılan bu yoldan Osmanlı ülkesine giriş yaptı. Balta Limanı Antlaşması’yla elde edilen haklar bu kez yabancı sermayenin çok daha rahat ve etkin bir biçimde ve tamamen yerli üretimin zararına  gelişmesine imkan tanıdı. 

Yabancı sermayenin ülke aleyhine yükselişine karşı Cevdet Paşa tepki göstermişti. Ahmet Cevdet Paşa bu konuda yalnızca “istemezük” diyen bir tutuma sahip değildi. Rahatsız olduğu yabancı sermayeye karşı millî bir refleks olarak yapıcı adımlar da attı. Sadaret müsteşarı Fuat Efendi ile birlikte Boğaziçi’nde işlemesi amacıyla bir vapur şirketi kurdu. Böylece Ahmet Cevdet Paşa yabancı sermayeye karşı tarihimizde en uzun soluklu şirketleşme hamlesi olan Şirket-i Hayriye’nin temellerini atmış oldu. 

Şirket tam bir millî girişim örneğiydi. Osmanlı Devleti’ndeki ilk anonim şirket ve toplu taşıma organizasyonuydu. Şirket-i Hayriye tek başına yolcu taşıma görevinin ötesinde pek çok yeniliği de tetiklemişti. Serbest girişime örnek olmak, hisse senetleriyle ticaret borsasını hareketlendirmek, fabrika ve iskele yapımını tetiklemek, sermayeyi kâr anlayışına göre idare etmek, modern teknolojiyi yakından izlemek ve modern işletmecilik anlayışını yerleştirmek ilk akla gelenlerdi. 

Ticaret

Ahmet Cevdet Paşa ticaret faaliyetlerinde serbestî bir tutuma sahipti. O kadar ki ticareti devletin kalbinin ruhu olarak tanımlamıştı. Kendisi iyi bir hukukçu olduğundan hem İslam hukukundaki teorik veriler hem de çağın pratik ihtiyaçlarını gözlemlemesi sonucu kendisini bu karara varmıştı. Cevdet Paşa bu fikirlerini şöyle dile getirmişti: “Bir devlet içi ticaret dairesini genişletmekten büyük ve daimi bir mülkî faide yoktur.” 

Ama Cevdet Paşa teorik anlamda liberal ekonomiye kayıtsız şartsız inanan bir aydın değildi. O serbest ticareti çağın gidişatının bir zorunluluğu olarak görürdü. Bu konuda 19. asırda gitgide irileşen Batı sermayesine karşı tedbirler alınmamasının Osmanlı ülkesini nasıl zarara uğrattığına dikkati çekmişti. 

Bu noktada ülkeyi zenginleştireceğine inandığı dış ticarette başarılı olabilmek için de dünyadaki gelişmelerin devlet yöneticileri tarafından iyi takip edilmesi gerekliliğine vurgu yaptı. Bu iddiasına somut ama olumsuz bir örnek olarak da Mağrip Ocakları olarak tabir edilen Tunus, Cezayir ve Trablusgarp’taki Türk korsanlarla Osmanlı Devleti arasındaki ilişkiyi örnek verdi. Kısaca dünyadaki gelişmelerin dışına düşen Mağrip Ocaklarının Osmanlı’nın dış ticaretine zarar verdiğini, devletin de bu beldeleri kontrol altına alamadığından dolayı dünyadaki gelişmelerden uzak kaldığını anlattı. 

Kısacası Osmanlı’nın hem kuruluşta hem de çöküşte ekonomiden fazlasıyla haberi vardı. Hatta kendine has ve sağlam bir ekonomik modeli vardı. O zaman niye tedbir almadı da iflas etti derseniz bunun yanıtını kuraklıktan dolayı tefeci eline düşmüş yoksul ve namuslu bir çiftçiye sormak daha iyi olacaktır. Derseniz ki Osmanlı niye Batı kapitalizmini benimseyip kendini kurtaramadı peki? O zaman yine bu yoksul ama namuslu çiftçiye: Madem durumun kötü bu işleri bırakıp sen de tefecilik yaparak ileri ve çağdaş birisi olmadın be hemşerim!” diye bir sorun bakalım ne oluyor.