Öyle güzeldik ki Endülüs'te biz

Mustafa İsen / Yazar
21.11.2020

Kordoba bir UNESCO rekortmeni. 2018 itibariyle, Roma ve Paris'i geçerek, dört UNESCO Dünya Miras Alanı'na sahip dünyadaki ilk şehir. Şehir caddeleriyle de klasik bir Avrupa şehri değil, daracık sokaklar duvar saksılarıyla donatılmış. Ama bizim bu şehre gelişimizin asıl amaçlarından biri Kurtuba Camii'ni görmek.



Zil, şal ve gül…. İslamiyet, pek çok dinden farklı olarak, ortaya çıkışından kısa bir süre sonra bir devlete kavuştu. Hz. Peygamber ve dört halife çerçevesinde farklı bir yönetim anlayışı sergileyen uygulama, Emevilerle birlikte bir hanedanlığa evrildi. Bir süre sonra artık Araplar dışında farklı milletlerin de Müslüman olmasıyla bu birikim Abbasilerle birlikte sözü edilen farklılıkları da sisteme dahil edecek yeni bir yapıya büründü. Hep düşünmüşümdür, ırkların kültürleri olur, milletlerinse medeniyeti. Elbette bunun sağlıklı bir çekirdeği olmalı, o da İslamiyet’ti. Nitekim başka örneklerde görüldüğü gibi din birliği üzerine kurulan bu yapı, içine aldığı farklı kültürleri bir potada eriterek ortak bir bakış açısına büründürdü. İşte bu farklı yapı ortaya çıkan şehirlerle birlikte Abbasiler zamanında bir medeniyet ortaya çıkardı. Aynı şekilde sistemden kopan bir farklı Emevi hanedanı, Kuzey Afrika ve kısmen Avrupa kültürlerini de özümseyerek İspanya’da yeni bir renge büründü. Artık bilimden sanata, mimariden edebiyata, musikiye, askeri ve siyasi bakış açılarına sahip bir İslam uygarlığından söz edilmeye başlandı.

Dinamizmin göstergesi

Bu işlemin ne kadar hızlı teşekkül ettiğinin en somut göstergesi Endülüs’ün fetih tarihidir. 622 yılı hem hicri hem de İslam Tarihi’nin başlangıcı olarak hesaplanırsa Cebelitarık Zaferi (711) bunun üzerinden sadece doksan yıl sonra gerçekleşir. Buranın Medine’ye uzaklığı yaklaşık yedi bin kilometre. Bu rakam, İslamiyet’in yayılma hızını ve dinamizmini gösteren önemli bir göstergedir. Fethi izleyen yıllarda bazı iç karışıklıklar içinde bulunan İspanya, bu kaotik durumunun da neticesi olarak kısa sürede Müslüman ordularının kontrolüne geçti. Bunu kendine özgü oluşumlarla ortaya çıkan kültürel faaliyetler izledi. Endülüs, bütün İslâm âlemiyle paylaştığı ortak özelliklerin dışında kendine has bir üslubun da sahibi olmuştur. Bunda, İslâm âleminin en uzak köşesinde bulunması kadar Avrupa’daki Hıristiyan dünyasıyla sürekli temas halinde olmasının ve yerli halkla iç içe yaşamanın verdiği hoşgörüye dayalı değişik bir ruh hali taşımasının etkisi büyüktür. Kültürel ve siyasî bakımdan Hıristiyan tebaaya karşı takındıkları hoşgörüyü dinî bakımdan da büyük ölçüde sürdürmeye çalışan Endülüslü hükümdarların yaptırdıkları binalar ve sanat eserleri, İslâm ülkelerinde olduğu kadar Hıristiyan ülkelerinde de büyük övgülere mazhar oldu. Bu ilgi geçen zamana rağmen günümüzde de sürüyor.

İşte böyle bir bakış açısıyla başlayan imar faaliyetleri kısa süre içinde görünür oldu. Çok sayıda medrese faaliyete başladı. Bilim alanında büyük gelişmeler ortaya çıktı. Bir süre sonra bunun sanata da yansıdığı görülür. Sanatın bütün kollarında yoğun bir faaliyet gösterildiği bilinmekle birlikte âlimleriyle ve ilme meraklı halkıyla ünlü olan Endülüs’te kitaba yönelik büyük bir faaliyetin bulunduğu biliniyor. Ama üzülerek belirtelim ki bu büyük birikim Endülüs şehirleri ele düştükten sonra aleni biçimde yakıldı.

Ustalık ve ince zevk eseri

Hat sanatı da -önem verilen alanlardan biri olmakla birlikte- Endülüs İslâm sanatının bilinen en önemli temsilcileri mimari eserlerdir. Mimari, kendine has bir ustalık ve ince zevkin ürünü olan binalarıyla hem yazı hem plastik sanatlar, hem de seramik gibi sanat kolları açısından ana kaynaktır. Mimarlık eserlerinden sonra sırayı özellikle fildişi ve ahşap oyma eserlerle seramik almaktadır. Bu eserler, üstün nitelik ve mükemmellikleriyle yapan sanatçıların ustalığı kadar yaptıranların da zevk, görgü ve sanata karşı olan sevgi ve koruyuculuklarını ortaya koymaktadır. Endülüs Emevileri bölgede gerçekten hayatın her aşamasını kendilerine özgü bir tavırla yorumlayarak bir muhteşem uygarlık meydana getirdiler. Bunu da bugün de hayranlıkla izlenen ortaya koydukları sanat eserlerinde gösterdiler. Tarih kitaplarında okuduğumuz bilgiler, içselleştirilmediği durumlarda zihnimizde hak ettikleri yeri alamıyor. Endülüs bence tipik örneklerden biri. Müslümanların bu coğrafyadaki hakimiyeti sanki çok kısa sürmüş, sel gibi gelmişler ve kısa süre sonra da burayı terk etmek zorunda kalmışlar gibi (1492). Durum hiç öyle değil. Buradaki hakimiyet yaklaşık yedi yüz yıl sürdü. Ama sonunda bu zarafet abidesi eserleri meydana getiren zihniyet, nasıl olur da küçük hesaplarla birbirine düşer ve adeta elleriyle oluşturdukları bu güzel bölgeyi düşmanlara teslim ederler diye düşünebilirsiniz, ama gerçek böyle oldu ve son yönetici ağlayarak ülkeyi İspanyollara teslim etti.

Mutlu bir imkan...

Endülüs uzun zamandan beri aile olarak gezi listemizde yer almaktaydı, hatta birkaç kez niyet edilmesine rağmen gerçekleştirememiştik. Derken mutlu bir imkan doğdu, haberini dört gözle beklediğimiz oğlumuzun evlilik müjdesi bizi İspanya’ya davet ediyordu. Murat, eşiyle sadece yakın çevrenin katılımıyla sade bir düğün yapmak istediklerini, bunun için yurt dışında bir yer düşündüklerini, sakıncası yoksa bu kararlarını onaylamamızı istiyordu. Doğrusu bu teklif iki aileye de hoş geldi. Sonunda Barselona’da karar kılındı. Cümbür cemaat, yaşları farklı beş torunla, Barselona’ya uçtuk. Burada yakın bir çevreyle onların mutluluklarına tanık olduktan sonra kalabalık bir aile trenle Endülüs’e hareket ettik. Neredeyse İspanya’yı kuzeyden güneye kat ederek güzel bir yolculuk yaptık. Bol zeytin tarlaları arasında sonbaharın keyfini sürerek Endülüs’ün gastronomisiyle ünlü şehri Malaga’ya ulaştık. Burayı biraz dolaşıp kalesini gezdikten sonra bölgenin merkezi Sevilla’ya vardık. Burada İspanya Meydanı Alcazar Sarayı ve görkemli Katolik kiliseleri gezildi. Uzun gezilerden yorgun düşenler, dondurmalar eşliğinde dinlendiler, düşüp sağı solu yara bere içinde kalanlar teselli edildi. Özel olarak izlemediysek de sokaklarda Y. Kemal’in bu yazıya epigraf olarak yazdığım şiirine konu olan flamenko danslarını da bu şehirde izledik.

UNESCO rekortmeni

Sonra Kordobo’ya geçtik. Bu şehir 10 ve 11. yüzyılda, bırakın Endülüs’ü, bütün İslam dünyasında Bağdat ve Kahire ile birlikte en önemli üç merkezden biriymiş. Rivayete göre nüfusu o zamanlar bir milyonmuş. Altı yüzün üstünde kütüphanesi, rasathanesi, sanat, mimari ve felsefe alanlarındaki eserleri ve dünyanın ilk şehir aydınlatması ile Endülüs’ün tarihi anlamda en önemli yeriymiş. Bu yüzden Kordoba bir UNESCO rekortmeni. 2018 itibariyle, Roma ve Paris’i geçerek, dört UNESCO Dünya Miras Alanı’na sahip dünyadaki ilk şehir.

Şehir caddeleriyle de klasik bir Avrupa şehri değil, daracık sokaklar duvar saksılarıyla donatılmış. Bizim bu şehre gelişimizin asıl amaçlarından biri Kurtuba Camii’nii görmek. Boyutları bakımından İslâm âleminin en önemli örneklerinden biri olan bu muhteşem eserin yapımına I. Abdurrahman zamanında (756-788) başlanmış ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirilen çeşitli eklemelerle genişletilerek bugünkü şeklini almış. Cami Endülüs Emevî mimarisi için tam bir örnek teşkil etmekte ve bilhassa mimarinin ana hatlarıyla tam bir uyum içinde olan zarif ve göz alıcı süslemeleriyle bu mimarlık anlayışının en önemli özelliklerini sergilemektedir. Emevî mimarisi kadar bütün Endülüs mimarisinin de ana hususiyetini teşkil eden bu cami, 13. yüzyılda kiliseye çevrilmiş ve 16. yüzyılda içine bir katedral inşa edilmiş. Bu muhteşem eser gezildikten sonra her zamanki gibi bir lokantada başta paella olmak üzere İspanyol lezzetleri tattık. Ardından çiçek ve turunç kokulu Kordoba sokaklarında tarih, sanat ve bilimle harmanlanan gezimizi sonlandırdık.

Elhamra ve Kufi yazının zirvesi

Buradan hedefimiz Granada. Granada denince akla Elhamra ve Albayzin geliyor. Darro Nehri’nin ikiye böldüğü bir tepede Elhamra Sarayı, diğer tarafında da Albayzin mahallesi var. Muhteşem doğa manzarasının yanında kelimelerle anlatılması güç yapısıyla Elhamra Sarayı, daha dışardan bakanları kendine hayran bırakıyor. Bizim Topkapı Sarayı gibi zamanla ortaya çıkan eklerle büyüyen Elhamra Sarayı’nın yapımına 1238’de başlanmış. Saray, Gırnata’ya yukarıdan bakan bir tepe üzerinde bulunmakta ve tepenin eteğinden Darro nehri akmaktadır. Elhamra, adını yapımında kullanılan harcın kızıla çalan renginden almıştır. Saray özel müştemilat yanında muhafız odaları, avlular, bahçeler, hamamlar ve camiden meydana geliyor. Bu mekanları birbirine bağlayan dikdörtgen havuzlarla sağlanan ışığın suda yansıtılma oyun ve teknikleri alana inanılmaz bir güzellik katmış. Elhamra Sarayı’nın göz alıcı tezyinatı açık mekânlarda yalnız alçı, kapalı mekânlarda ise alçı ile karışık çinilerle meydana getirilmiş. Süslemelerin esasını zengin bitkisel motifler teşkil etmekle birlikte bunlarla ustaca kaynaştırılan hat sanatı unsurları da dikkat çekecek boyutlarda. Kufi yazının bu kadar estetik özellik kazandığını insan ancak Elhamra’yı görünce anlar. Özellikle “Ve lâ gâlibe illallâh” yani Allah’tan başka galip yoktur ifadesinin hemen her noktada karşınıza çıkan istifi şahsen beni çok etkiledi.

Cennetü’l-arîf bahçeleri

Ama Elhamra’da etkilendiğim iki uygulama daha oldu, Sarayın içindeki avlularda uygulanan havuz-kanal planlaması ve bu sistemin bitkilerle kaynaştırılması. Özellikle de Cennetü’l-arîf bahçeleri, İslâm bahçe mimarisinin herhalde en güzel örneği olarak kabul edilmelidir. Avlunun ortasında bulunan havuzla su yollarının tamamı karşılıklı ark yapan fıskıyelerle donatılmış ve tepedeki depolardan gelen basınçlı sularla devamlı bir şırıltı sağlanmıştır. Bunlara şimşir, söğüt, servi ağaçlarının oluşturduğu, gül, reyhan, karanfil ve şebboy çiçeklerinin süslediği bahçe düzenini de eklerseniz kendinizi adeta cennette hissedebilirsiniz. Ağaçların verdiği huzur, çiçeklerin yaydığı enerji ve mis kokular bu muhteşem havayı daha bir güzelleştiriyor. Yapıldığı dönemde ulaşılan medeniyet seviyesini tam manasıyla yansıtan bu eser tarihin hassasiyetini ve inceliklerini içinde yaşadığımız çağa taşıyan bir elçi gibi. Sarayın, her köşesine damgasını vuran ve her duvarda karşımıza çıkan, “Ve la galibe illallah” ibaresi geçmişten günümüze ziyaretçilerine önemli bir mesaj veriyor. Granada’da ve başka şehirlerde gördüğüm bu zarafet, bu incelik, estetikte ulaşılan bu zirve elbette beni çok gururlandırdı. İslam’ın onuncu yüzyıldan itibaren yakaladığı bu çıkış üzülerek belirtelim ki bir takım iç siyasi gelişmelerin kurbanı oldu ve 1492 yılında Müslümanlar bölgeyi tamamen ve zelil bir biçimde terk etmek zorunda kaldılar. Kaybedilen çok değerli şeyler için yazılan mersiyeler, burada tek tek elden çıkan şehirler için kaleme alındı.

Öyle bir felakete uğradık ki Endülüs’te biz

Üstümüze devrildi sanki Şehlan ve Uhud dağları

Nazar değdi İslam’a, Endülüs’te bela üstüne bela

Yağdı yağmur gibi, o güzelim şehirler üstüne,

diye ağıtlar yakıldı. Ama giden gitmişti artık…

Medeniyetin kalbi Endülüs’ten ihtişamlı ve hüzünlü hatıralarla ayrılıyorum. Ama size şunu hatırlatarak, Endülüs görülmeden anlaşılamaz.

mustafaisen@yahoo.com