Eğer Fransa mevcut gidişatı sürdürürse, hükümet güvenoyu için küçük uzlaşmalara mahkûm olmaya devam edecek. Reform girişimleri sokak protestolarına takılacak, kamu borcu artacak ve Fransa Euro Bölgesi'nin “zayıf halkası” olarak tanımlanmaktan kurtulamayacak. Bu senaryo, Fransa'nın Avrupa içindeki ağırlığını azaltırken Almanya karşısındaki konumunu daha da zayıflatacaktır.
Dr. Makbule Yalın/ TBMM AB Uyum Komisyonu, Araştırmacı
Paris'in ışıkları hâlâ göz kamaştırıyor, ama şehirde asıl "göze batan" tablo bütçe açığı ve ekonomik belirsizlik. 8 Eylül'de Fransa Parlamentosu'nda yapılacak güven oylaması, yalnızca Başbakan Michel Barnier'in siyasi geleceğini değil, aynı zamanda Avrupa'nın ikinci büyük ekonomisinin kırılganlığını da test edecek. Eşitlikçi yaklaşımını artık geri plana atarak Özgürlük, Kardeşlik ve "Kemer Sıkma" söylemini benimseyen Fransa, bütçe açığını kapatmaya çalışırken toplumsal huzursuzluğu büyütmekte. Piyasaların ise gözü kulağı Paris'te, çünkü netice sadece Fransız iç siyasetini değil, euro bölgesindeki ekonomik dengeleri de etkileyecek.
Kozmetik çözümlerle makyajlanan ekonomi
Fransa'nın bugün Avrupa'nın "hasta adamı" olarak anılmasına yol açan kırılganlık, aslında yeni değil; kökleri 1970'lere kadar uzanmakta. II. Dünya Savaşı sonrası otuz yıl boyunca "Trente Glorieuses" (Şanlı Otuz Yıl) adı verilen yüksek büyüme dönemini yaşayan ülke, 1973 petrol krizinden itibaren ivme kaybetmeye başladı. Sanayideki rekabet gücünün zayıflaması, işsizlik oranlarının çift haneye doğru tırmanması ve kamu harcamalarının artışı, Fransa'nın kronikleşen ekonomik sorunlarının temelini oluşturdu.
1980'lerle birlikte Avrupa entegrasyonu ve küreselleşme süreci neticesinde bu kırılganlık gözle görülür hale geldi. Tek Pazar'ın oluşması, sanayide güçlü bir Almanya karşısında Fransa'yı giderek daha zor bir denkleme soktu. Almanya ihracat odaklı ve mali disipline dayalı bir ekonomik model inşa ederken, Fransa daha çok tüketim ve devlet müdahalelerini tercih etti. Bu fark, Maastricht Anlaşması (1992) ve Euro'ya geçişle birlikte yapısal bir dengesizliğe dönüştü. Almanya disiplinli bütçe politikalarıyla öne çıkarken, Fransa yüksek kamu harcamaları ve bütçe açıkları nedeniyle Euro Bölgesi'nin "zayıf halkası" olarak anılmaya başladı.
2000'li yıllar Fransa için bir başka kayıp dönem oldu. Çin'in yükselişi ve küresel rekabet, özellikle orta teknolojili sanayilerde Fransa'nın pazar payını daralttı. İşsizlik oranı kalıcı biçimde yüzde 8-10 arasında seyrederken, sosyal harcamalar bütçedeki yükü artırdı. 2008 küresel krizi ise kamu borcunu keskin biçimde yukarı çekti; Almanya krizi ihracatla aşarken Fransa daha fazla borçlanarak refah devletini ayakta tutmaya çalıştı.
2010'lardan itibaren tabloya siyasal kırılganlıklar da eklendi. Emeklilik ve işgücü reformları, ülke çapında protestolarla karşılandı. 2018'de Sarı Yelekliler hareketi, ekonomik sıkıntıların derinleşmesi ve toplumun siyasal elitlere olan güvensizliğiyle birleşerek büyük bir sosyal kırılmaya dönüştü. Geleneksel merkez sağ ve sol partiler çökerken, Macron'un hareketi ve aşırı sağ yükseldi. İki turlu seçim sistemi aşırı sağın iktidarını engellese de toplumda kutuplaşmayı derinleştirdi.
2020'lerde ise kırılganlık tablosu daha da komplike hale geldi. Pandemi, kamu harcamalarını ve borçluluğu tarihi seviyelere çıkardı. Ukrayna savaşı sonrası yaşanan enerji krizi ise Fransa'nın en güçlü yönü olarak bilinen nükleer bağımsızlığını tartışmalı hale getirdi; santrallerde yaşanan arızalar ülkeyi ithalata daha bağımlı kıldı. Aynı dönemde göç, kimlik ve güvenlik tartışmaları siyasal fay hatlarını aktifleştirdi.
Bugün Fransa'yı kırılgan hale getiren süreç, kısacası üç sacayağı üzerinde şekilleniyor: Sanayide rekabet gücü kaybı, kamu maliyesinin giderek bozulması ve toplumda artan siyasi-sosyal huzursuzluk.
Romantizm ve realizm
Parlak ekranlarda Paris, chic kafeleri ve Seine kıyısında yürüyüşleriyle ışıltılı bir dekor gibi sunuluyor. Oysa bu imajın arkasında, genç işsizliğinin yüzde 20'lerde seyrettiği, konut fiyatlarının hızla yükseldiği ve kamu borcunun ağır bir yük oluşturduğu bir tablo var. Sosyal eşitsizlikler, şehrin cazibesinin ardına gizlenmiş olmaktan çıkıp günlük hayatın somut bir parçası hâline gelmiş durumda. Ortadaki tezat net: Turistler zahmetsiz bir Paris güzellemesi yaşarken, yerel halk kemer sıkma önlemleri ve ekonomik belirsizlikle yüzleşiyor. Artık Paris, ekranlarda sunulan Emily'nin Paris'i değil, ekonomik zorlukların şekillendirdiği bir kent. Belki de artık bu yüzden Emily bile artık Paris'te değil...
Fransa bugün ekonomik ve siyasi bakımdan ikili bir kırılganlık içinde. Ekonomide kronikleşmiş kamu borcu, yüksek bütçe açıkları ve sanayisizleşme sorunları; siyasette ise parçalanmış parti sistemi, kutuplaşma ve reformlara karşı güçlü sokak direnci dikkat çekiyor. Emmanuel Macron'un ikinci döneminde parlamentoda mutlak çoğunluğunu kaybetmesi, ülkeyi "alternatif güvenoyu senaryoları" ile yönetilmeye mecbur bırakıyor. Hükümet, ya küçük merkez partilerle geçici uzlaşmalar kuruyor ya da radikal sağ ve solun desteğini dışarıdan almak zorunda kalıyor. Bu durum, reformların sürekli ertelendiği, kısa vadeli siyasal taktiklerle uzun vadeli ekonomik sorunların ötelenmeye çalışıldığı bir tabloyu beraberinde getiriyor.
Bu kırılganlık Avrupa bağlamında da belirginleşiyor. Almanya, ihracat gücü ve mali disipliniyle hâlâ Euro Bölgesi'nin lokomotifi. İtalya, borç yüküne rağmen sanayi tabanını korumaya çalışıyor. İspanya, son yıllarda enerji dönüşümü ve turizmle görece daha dengeli bir toparlanma sergiliyor. Fransa ise bu denklemde "orta yerde sıkışmış" bir görüntü veriyor: Almanya kadar rekabetçi değil, İtalya kadar reform odaklı değil, İspanya kadar esnek değil. Dolayısıyla Fransa'nın Avrupa içindeki kırılgan konumu, sadece kendi iç dinamiklerinden değil, aynı zamanda Avrupa'nın ekonomik dengesizliklerinden de besleniyor.
Fransa nereye gidiyor?
8 Eylül'de Parlamento'da yapılacak güven oylaması, bu kırılgan ekonomik tablonun üzerine siyasi bir boyut ekliyor. Parlamento aritmetiği Başbakan Michel Barnier lehine görünse de, güven oylaması kazanılsa bile yapısal sorunlar—kamu borcu, düşük büyüme, yüksek işsizlik ve yatırımcı güvenindeki erime—ekonomiyi ağır şekilde etkilemeye devam edecek. Kısa vadeli tahminler en iyi ihtimalle sınırlı bir büyüme öngörürken, bütçe baskıları ve euro bölgesi yükümlülükleri hükümetin manevra alanını kısıtlıyor. Yatırımcılar temkinli davranıyor ve kredi derecelendirme kuruluşları Fransa'nın mali yol haritasını yakından izliyor; zira Avrupa'nın ikinci büyük ekonomisindeki istikrarsızlık kıta genelinde etkiler yaratabilir.
Geleceğe baktığımızda, Fransa zor kararlarla karşı karşıya. Teknoloji, yenilenebilir enerji ve eğitim alanına yapılacak stratejik yatırımlar bir nebze rahatlama sağlayabilir, ancak uzun vadeli sürdürülebilirlik için yapısal reformlar acilen gerekiyor: Büyümeyi artırmak, işsizliği azaltmak ve kamu maliyesini stabilize etmek. Geçmiş krizlerden çıkarılacak dersler gösteriyor ki, devlet müdahalesi toparlanmayı hızlandırabilir; fakat uzun vadede sosyal refah hedeflerini mali disiplinle dengelemek hayati öneme sahip. Fransa'nın bu kesişme noktasındaki tercihleri yalnızca iç siyaseti şekillendirmekle kalmayacak, euro bölgesinin ekonomik dengeleri üzerinde de belirleyici olacak.
Alternatif senaryolar
Eğer Fransa mevcut gidişatı sürdürürse, hükümet güvenoyu için küçük uzlaşmalara mahkûm olmaya devam edecek. Reform girişimleri sokak protestolarına takılacak, kamu borcu artacak ve Fransa Euro Bölgesi'nin "zayıf halkası" olarak tanımlanmaktan kurtulamayacak. Bu senaryo, Fransa'nın Avrupa içindeki ağırlığını azaltırken Almanya karşısındaki konumunu daha da zayıflatacaktır.
Daha iyimser bir senaryoda, Macron sonrası merkez partiler, aşırı sağ ve sol karşısında ortak zeminde buluşarak reform gündemini hayata geçirebilir. Emeklilik, işgücü piyasası ve sanayi politikalarında yapılacak orta vadeli düzenlemeler; Fransa'yı yeniden Avrupa'nın ikinci motoru haline getirebilir. Özellikle enerji dönüşümü ve dijitalleşmede atılacak adımlar, ülkenin geleceğini güçlendirecektir.
En riskli senaryoda ise alternatif güvenoyu arayışları tıkanır ve siyasi istikrarsızlık kalıcı hale gelir. Bu ortam, Marine Le Pen liderliğindeki aşırı sağın iktidara yürüyüşünü hızlandırır. Fransa'nın AB karşıtı ve korumacı politikalara yönelmesi, yalnızca kendi ekonomisini değil, Euro Bölgesi'nin bütünlüğünü de sarsabilir.
Parlamento'daki güven oylamasının sonucu ne olursa olsun, Fransa ekonomisinin kısa vadeli görünümü hâlâ kırılgan. Eğer Başbakan Barnier güvenoyu alırsa, hükümetin reform ve kemer sıkma politikaları bir süreliğine piyasaları yatıştırabilir; ancak büyüme oranlarının önümüzdeki 12 ayda yüzde 0,5–1 civarında kalması, genç işsizliğin yüzde 18–20 bandında seyretmesi ve bütçe açığının GSYH'nin yüzde 5–6 civarında devam etmesi bekleniyor. Kamu borcunun GSYH'ye oranının önümüzdeki yıllarda yüzde 110'un altında kalması zor, dolayısıyla yatırımcı güveni üzerindeki baskı sürecek. Euro Bölgesi açısından, Fransa'daki yapısal sorunlar ve borç yükü, kıta genelinde faiz ve yatırım kararlarını etkilemeye devam edecek.