Özgürlük mahremiyetle başlar

Bedia Küçükçalık / Yazar
23.02.2020

Sosyal medya hesabı sahipleri verinin aslında ne kadar kıymetli olduğunun farkında değilmiş gibi görünüyor. 3.5 milyardan fazla insanın önemsiz bularak cömertçe paylaştığı veriler sayesinde 21. yüzyılın petrolü kabul edilen “bilgi” adeta birkaç teknoloji firmasının tekelinde bulunmaktadır.



Dünyaya gözlerini kameralar karşısında açan çocuklar mahremiyet kavramından bihaber büyüyor. Bir zamanlar özel hayatın titizlikle korunması gerektiğini savunan yetişkinler ise bu vaziyeti çoktan kabullenmiş durumda. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının düzenlediği mahremiyet eğitimi çalıştay sonuç raporuna göre mahremiyet kavramı, başkalarının sınırlarını ihlal etmeyen ve kendi sınırlarını belirleyen bedensel, duygusal düşünsel ve sosyal özerklik olarak tanımlanıyor. Mahremiyet hakkı ise bir kimsenin, kendi hayatını başkalarıyla ne ölçüde paylaşacağını belirleme hakkı olarak ifade ediliyor. Oysa günümüzde ifşa kültürünün bir neticesi olarak ve teknolojik imkanların da artmasıyla birlikte bireylerin mahremiyet hakkı sıklıkla ihlal edilmektedir.

Önce güvenlik

1962 yılında insanları güvenlik maksadıyla gözetlemek için ilk kez Londra’da kullanılan CCTV aynı zamanda bireysel mahremiyet hakkı ihlalinin de ilk örneklerindendir. Günümüzde de vatandaşlarını gözetlemek için en çok kamera bulunduran ülke yine İngiltere’dir. O günden beri hızla yayılan güvenlik kameraları hem devlet hem özel kuruluşlar tarafından kullanılıyor. Herhangi bir güvenlik kamerasına takılmadan bir yere gitmek neredeyse mümkün değil. Bilhassa büyük şehirler görünür veya gizli milyonlarca kamerayla izlendiği halde, güvenlik mevzubahis olunca izinsiz görüntü almak artık bir mahremiyet ihlali sayılmıyor.

11 Eylül saldırıları sonrasında Amerika Birleşik Devletleri’nde ulusal güvenlik gerekçesiyle izinsiz ulaşılan kişisel verilerin FBI tarafından kullanılması çok tartışmalara yol açmıştı. Ancak bu kullanımlara onay veren Vatanseverlik Yasası’nın (Partiot Act) etik ve ahlaki boyutları incelenedururken uygulama sahasını genişleterek devam etmişti. “Ulusal güvenlik” vatandaşların kişisel alanlarının kapılarını açan bir sihirli anahtar olmuştu adeta. O günden bu yana devlet eliyle toplanan bilgilerin sadece ulusal güvenlik gerekçesiyle kullanılmadığı muhakkak. Kişisel hayat ve mahremiyet yalnızca güvenlik gerekçesiyle muhafaza edilmesi gerekliliğine indirgenemez derinlikte bir kavramdır

‘Büyük Birader’i arattılar

Bireylerin kişisel bilgilerini korumak için çaba sarfetmesi ve internet görüşmelerinde gerçek kimliklerini takma adların ardına gizlemeleri 2004 yılında Facebook kurulmadan önceydi. Sarı sayfalarda bile isimlerinin bulunmasına temkinli yaklaşan bireyler fotoğraf ve kişisel bilgilerini Facebook üzerinden önce yakın arkadaşlarıyla sonra görmek isteyen herkesle paylaşmaya başladı. Kişisel verilerin devletin güvenlik ve istihbarat kurumları yoluyla toplanması Orwell’in bahsettiği ‘büyük biraderin düşünce polisleri’nin işiydi ancak Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya’sında daha vahim bir ihtimalden bahsetmişti: insanların gönül rızasıyla doymayan eğlence açlıkları sayesinde özerkliklerinden vazgeçmesi. Facebook ile başlayan sosyal medya kullanımı tam da bunu başardı.

2019 yılı verilerine göre dünyada nüfusunun yüzde 48’i, neredeyse yarısı sosyal medya kullanıcısı. Yaklaşık 3.5 milyar insanın şahsi bilgileri birkaç teknoloji firmasının kayıtlarında bulunuyor. Takip edilen hesaplar, beğenilen paylaşımlar, ziyaret edilen siteler ise kullanıcı olarak verilen kişisel bilgilerden çok daha fazlasını sunuyor. Kullanıcıların bu kişisel bilgileri toplanıp işlendiğinde istatistiksel birer veri olmaktan çok öteye geçerek kitlesel manipülasyon aracı olarak kullanılabiliyor.

2016’da gerçekleştirilen ABD Başkanlık seçimlerinin üç büyük teknoloji şirketi Facebook, Twitter ve Google yoluyla manipule edilmesi iddialarını Mark Zuckerberg kongrede verdiği ifadesinde kabul etmişti. Bu itirafının şirketine bir maliyeti olduğu muhakkak ancak aynı zamanda bundan sonra dünyanın herhangi bir ülkesinde yapılacak seçimler için de bir gözdağıdır.

Sosyal medya hesapları bulunan milyonlarca insan akıllı telefonlara entegre mikrofon ve kameralar yoluyla her an takip edilebiliyor olduklarını kabullenerek teknolojiyi kullanmaktadır. Dünyayı değiştirmek iddiasında olmayan yahut yasadışı herhangi bir faaliyet içerisinde bulunmayan bireyler şahsi bilgilerini saklanacak kadar önemli görmemektedir. Bu bilgiler yoluyla maruz kalınan binlerce reklamın hayatları kolaylaştırıcı bir yanı olduğu da düşünülebilir. Ancak her gün paylaşılan hayati bilgiler teknoloji şirketlerinin elinde maddi kazançtan öte büyük bir güce dönüşmektedir.

Şahsi beğenilerini, en çok gittikleri kafeyi, son okudukları kitabı, izledikleri filmleri hayatlarından birer detay olarak paylaşan sosyal medya hesabı sahipleri bu verilerin aslında ne kadar kıymetli olduklarının farkında değilmiş gibi görünüyor. 3.5 milyardan fazla insanın önemsiz bularak cömertçe paylaştığı veriler sayesinde 21. yüzyılın petrolü kabul edilen “bilgi” adeta birkaç teknoloji firmasının tekelinde bulunmaktadır.

Her türlü felaketin öncelikli mağduru olan çocuklar, mahremiyet kavramının yokoluşundan da paylarını fazlasıyla alıyorlar. Yetişkinlerin şahsi bilgilerini korunmaları öncelikle kendi sorumluluklarında olsa da çocukların mahremiyetlerini korumak ebeveynlerin yükümlülüğüdür.

Ancak anne-babalar tarafından korunması gereken çocuk mahremiyeti bilhassa Instagram’da maddi kazanc veya psikolojik tatmin için hiçe sayılıyor. Evlatlarını kendi biyolojik uzantıları olarak gören bir zihniyet, onların birey olarak sahip olmaları gereken mahremiyet hakkını yok kabul ediyor ve çocuklar çok küçük yaşlarda tercih etmedikleri bir şöhretin zorunlu figüranları haline geliyor.

Mağdur hep çocuklar

Yasalarda kişinin rızası olmadan paylaşılan görsellerde hapis cezasına kadar yaptırımlar var. Ancak çocukların karar verme ehliyeti yok sayıldığı için bu konudaki yasal yaptırımlar kapsayıcı olmaktan uzak kalıyor. Fransa 2016 yılında ebeveynleri tarafından fotoğrafları izinsiz paylaşılan çocuklara mahkeme yolunu açtı. Şikayetçi olabilmeleri için çocukların rahatsız olabilmeleri veya paylaşımlarından haberdar olmaları gerekiyor elbette. Çoğu bebek mağdur ise ancak büyüdüklerinde ailelerinden bu konuda şikayetçi olabilecek.

İtalya’da 16 yaşındaki çocuğunun resimlerini izinsiz paylaştığı gerekçesiyle annesinden şikayetçi olması üzerine 2018 yılında İtalyan mahkemesi resimlerin sosyal medyadan kaldırılmasına ve annenin tekrar paylaşması halinde 10 bin euro para cezasına çarptırılmasına karar verdi. Türkiye’de de çocuk mahremiyetinin ihlali sonucu ailelere verilen emsal teşkil edebilecek mahkeme kararları mevcut. Ancak bu kararların alınabilmesi için mahkemeye şikayette bulunulmuş olması gerekiyor. Kendi kararlarını alabilecek yaşa gelmemiş çocukların mahremiyetinin korunması konusunda yaptırım gücü yüksek yeni düzenlemelere ihtiyaç var.

Kişisel verilerin korunması

Türk Ceza Kanunu’nun mevcut maddelerine göre sosyal medyada görülen yaygın davranışların yasal yaptırımları bulunmaktadır. Mesela, haberleşmenin gizliliğinin ihlali maddesine göre kişiler arasındaki yazılı, sözlü ve görsel iletişime ilişkin kayıtların izinsiz olarak yayınlanması, suç teşkil etmektedir. Oysa özel mesajların ekran görüntülerinin paylaşılması çok takipçili hesaplarda bile görülen bir yanlış. Ayrıca özel hayatın gizliliğinin ihlali maddesine göre “kişinin özel hayatına ilişkin içeriklerin izinsiz olarak sosyal medyada paylaşılması hem özel hayatın gizliliğini ihlal suçunu hem de kişisel verilerin kaydedilmesi ve yayılması suçunu oluşturmaktadır. Kanunlarda net bir şekilde belirtilen bu suçlara karşın sokakta, toplu taşıma araçlarında veya kamuya açık yerlerde kaydedilen üçüncü şahıslara ait görsellerin izinsiz paylaşılması neredeyse sosyal medya kültürünün özünü oluşturmaktadır. Bu konudaki yaptırımlar işlerlik kazanmadığı sürece kişisel hakların ihlali de yaygınlık kazanacaktır.

Dolandırıcılık ve siber suçların artması internette veya kurumlarla paylaşılan kişisel verilerin korunması konusunda da yeni düzenlemelere ihtiyaç olduğunu ortaya koydu. Bu amaçla 2016 yılında yürürlüğe giren Kişisel Verilen Korunması Kanunu veri sorumlusu kabul edilen kurumlara bir takım yükümlülükler getirdi. Bunlardan en önemlisi verilerinin işlenmesi ve paylaşılması konusunda veri sahiplerinin bilgilendirilmesi yükümlülüğüdür. Herhangi bir hizmet öncesi yapılan ve çoğu zaman okunmayan sözleşmelerde bu yükümlülükleri kaldıran maddeler bulunmaktadır. Böylece veri sahibi çoğu zaman farkında olmadan veya mecburiyetten verilerinin işlenmesine yahut paylaşılmasına izin vermektedir. Dolayısıyla kanunlar paylaşılan şahsi verilerin korunmasından kurumları sorumlu tutsa da bu konuda asıl sorumluluk veri sahiplerine düşmektedir.

‘Bilgileriniz güvende’

Kişisel bilgilerin ve mahremiyetin korunması gereksiz reklamlara maruz kalmamaktan ve güvenlikten öte bir anlam taşımaktadır. Bireyin özgürlüğü mahremiyetinin korunmasıyla başlar. Milyonlarca insan hakkında her türlü şahsi veriye vakıf olan teknoloji firmaları, bu konudaki artan endişeleri bertaraf etmek için “gizlilik” konusunu gündemlerine almaya başladı. “Kullanıcıların kişisel bilgilerinin güvenliğini sağlamak benim için maddi kazançtan önce gelir.” diyen Mark Zuckerberg ve reklamlarında “gittiğiniz yerlerden, hoşlandığınız şeylerden, kaç adım attığınızdan hatta kalp atışınızdan haberimiz var ve bilgileriniz bizimle güvende ” diyen teknoloji devi Apple bir yandan özel hayatın ve kişisel verilerin gizliğine vurgu yaparken bir yandan da aba altından sopa mı gösteriyor acaba? Özgürlük mahremiyetle başlar. Bugün Huxley’in bahsettiği eğlence açlığını ve egoizmi besleyerek insanları denetim altına alan bir yapı ile karşı karşıyayız. Kişisel alanlarımızı kamuya, teknoloji şirketlerine, güvenlik firmalarına açarak yavaş yavaş yaşantılarımızı onlara bağımlı hale getiriyoruz. Özel hayatlarımızı, şahsi tercihlerimizi ve kişisel verilerimizi özenle korumadığımız sürece kontrol edilmeye açık bağımlı bir türe dönüşmemiz kaçınılmazdır.

 

bedia.tasci@gmail.com