Özgürlük ve güvenlik sarmalında sosyal ve terör medya

7.01.2017

Bugün dünya genelinde tıpkı diplomatik girişimlerde olduğu gibi sosyal medya bağlamında “terörle mücadele” mevzusu teatral bir niteliğe sahiptir. İslamofobi’yi kışkırtan bu tiyatroda, ortak düşman sadece “cihadist” olarak kavramsallaştırılan Müslümanlarmış gibi sunulmaktadır. Böyle olduğu için, sosyal medya ve terör kapsamında yalnızca el Kaide ve DEAŞ ele alınmakta PKK ve FETÖ söz konusu olduğunda ise “basın özgürlüğü” söylemi devreye sokulmaktadır.


Özgürlük ve güvenlik sarmalında sosyal ve terör medya

Yrd. Doç. Dr. Sertaç Timur Demir / Gümüşhane Üniversitesi

Tek merkezden kitleye ulaşan televizyon ve gazete gibi geleneksel medyanın ardından, gündelik yaşamın sosyal ağlar tarafından örülmesiyle birlikte kitle iletişimin yönü ve formu karmaşıklaşmış; sistem büyük oranda kontrol-dışılaşmıştır. Bu yeni işleyişte, özne mi yoksa nesne mi olduğu belirsiz olan sosyal medya kullanıcıları, hem gözetleyen hem de gözetlenen konumuna getirilmiştir. O bir yandan bir tık hamlesiyle istediği gruplara dahil olurken; diğer yandan kendi yankılarını çoğaltan bu grupları olabildiğince örgütçü bir tavırla yeniden üretir. Buradan hareketle, sosyolog Zygmunt Bauman’ın sosyal medyayı neden faydalı bir tuzak olarak nitelediği üzerine biraz daha eğilmek gerekir.    

Herşeyden önce bu elektronik ağlarda, eş zamanlı olarak her türlü itaat ve başkaldırı dijitalleşirken; birbirinden fiziksel mesafelerle ayrışmış kullanıcılar ortak bir ilgi ve söylem etrafında fiber hızla biraraya gelip; sonra da el çabukluğunda dağılırlar. Bir “kaçış mekanı” olarak kodlanagelen sanal alem, esasında gözetim yani yakalanma mekanıdır. Çünkü artık nickname’inden de feragat eden e-kimlikler, paylaşılan zaman ve uzamda ve belli bir gizlilik yanılsaması içinde, “diğerleriyle birlikte çevrimiçi olma”nın heyecanına kapılarak kendilerini teşhir ederler. E-örgütlenmenin bu nosyonu, gerçekte onun faniliğinin de özüdür. Dahası, kalıcılığa yer olmayan bu yüksek çözünürlüklü dünyada sadakat ve mahremiyet de tekinsizdir.   

Sosyal ağlar ve terör

Modern kültürün görsel-temelli oluşuna bağlı olarak çeldirici imgelerle dekore edilmiş olması, sosyal medyanın gücünün kaynağıdır. Bu görsellerin etrafında inşa edilen dikkat çekici aforizmalar, ayartıcı davetler, dogmatik kabullenişler ya da keskin reddedişler, hararetli atışmalar ve doğruluğu sınanmamış da olsa çarpıcı iddiaların gölgesinde sosyal medya, her türlü örgütlenmeyi mümkün hatta gerekliymiş gibi gösterir. Öyle ki, teröristler tarafından kullanıldığı gibi, teröristleri kullanan bir “sosyal medya terörizmi”nden bile bahsedilebilir.      

Teröristler tarafından ne oranda kullanıldığını hesaplamak zor olsa da; sosyal medyada fon temin etmeden üye toplamaya, saldırı planlamadan propaganda yapmaya kadar geniş ölçekli stratejiler yürütüldüğünü belirtmek güç değildir. Gözdağı vermek amacıyla pusu ve infaz görüntülerini paylaşan örgütler, hashtag’ler ve forumlar etrafında organize olmaktadırlar. Facebook, Instagram, Twitter ve YouTube gibi yaygın ağlar dışında, WhatsApp, Skype ve Telegram uygulamalarında buluşan teröristler, gerek finansal destek gerekse insan kaynağı sağlamak için motive edici belgeseller ve ücretsiz e-dergiler de yayınlamaktadırlar.  

Terör ve medya arasında simbiyotik [birlikte yaşayan ve birbirini besleyen] bir ilişki sözkonusudur. Parça tesirli bombaların yarattığına benzer bir etkiyi, öngörülemez güzergahta sirküle eden sosyal medya, zamansal ve mekansal sınırlılıkları hiçe sayan dikkat bozucu bir akışkanlığa sahiptir. Teröristlerin bu ağları eylem stratejisinin bir uzantısı olarak konumlandırmasının nedeni budur. Aynı şekilde, terörizmle mücadele eden hükümetlerin ve yasa yapıcıların, sorunun çözümünde sosyal medyayı bir istisna olarak görmezden gelmemesi ve meseleyi sıradan bir özgürlük sorunsalı olarak değerlendirmemesi bundandır. 

Öte yandan, bugün dünya genelinde tıpkı diplomatik girişimlerde olduğu gibi sosyal medya bağlamında “terörle mücadele” mevzusu teatral bir niteliğe sahiptir. İslamofobi’yi kışkırtan bu tiyatroda, ortak düşman sadece “cihadist” olarak kavramsallaştırılan Müslümanlarmış gibi sunulmaktadır. Böyle olduğu için, sosyal medya ve terör kapsamında yalnızca el Kaide ve DEAŞ ele alınmakta ve bu vesileyle Müslümanlar hakkında ötekileştirici stereotipler türetilmektedir. Nitekim 11 Eylül sonrası küresel-stratejiye dönüşen bu kategorize edici yaklaşımın en dikkat çekici imgesi de, Usame bin Ladin’di. İnternet ortamında dolaşıma giren ses ve görüntü kayıtlarıyla bu kurgusal e-terörist, öldürüldüğü söylendiği gün de dahil olmak üzere, Hollywood-vari dijital imajlar dışında hiçbir sahici iz bırakmamıştı!   

Türkiye’nin tüm kırılma anlarında sistematik roller üstlenen sosyal medya, 10 Aralık 2016’da Beşiktaş ve 2017’nin ilk dakikalarında Reina’daki saldırılarla birlikte yoğun bir şekilde tartışılmıştı. Yaklaşık seksen insanın hayatını kaybettiği, yüzlercesinin de yaralandığı bu kanlı eylemlerin ardından, sosyal medya hesaplarından terör saldırılarını övmeye ya da  meşrulaştırmaya çalışan paylaşımlar yapılmış; bunun üzerine gerek Başbakan Binali Yıldırım gerekse Adalet Bakanı Bekir Bozdağ birlik ve beraberliği bozmamak adına sosyal medyanın daha şuurlu ve sorumlu kullanılmasını resmi elden salık vermiş; aksi davranışların suç olduğunu belirtmişti. 

Özellikle yılbaşı gecesi eğlence merkezindeki katliam, din ve özel yaşama müdahale meselelerine angaje edilmiş; buradan hareketle ülkenin kırılgan sosyo-kültürel fay hatları kışkırtılmıştır. Neyse ki, Türk halkının bu tarz olaylarda neyin amaçlandığını anlamaya dair gösterdiği çaba, basiret ve sağduyu, hedeflenen kötücül etkiyi büyük oranda bastırmıştır. Gelinen noktada, akademilerdeki öğretilerin aksine, sosyal medyanın buluşma, birleşme ve biraraya gelmenin değil; aksine, keskin ayrışmalar, kopuşlar ve bölünmelerin mekanına dönüştüğü açıkça gözlemlenmiştir. Felsefi olarak da, terör ve aşırılıklar bağlamında sosyal medya, artık “hak ve özgürlük” tartışmalarından çıkarak; bir tür “sakınma” sorunsalına evrilmiştir. Zira modern insanın tasarladığı bu “lanetli lütuf”, kötülüğün silahla hedeflediği fitneci korkuyu kendi başına yayabilmekte; toplumu kolektif kaos ve nefrete sürükleyebilmektedir.

Son bir ayda yaşanan bu iki katliamın işaret ettiğine göre, Türkiye izdüşümünde sosyal ağlar, eğlencelik kurgu ya da banal bir vakit geçirme etkinliğinden ziyade, bir kısım Ortadoğu ülkelerindeki gibi meşru hükümeti devirmeye bilenmiş küresel tasarının bir dişlisi olarak işletilegelmiştir. Bu proje, aynı zamanda, Gezi Şiddet Eylemleri sırasında sosyal medyaya uygulanan kısıtlamaları sansür; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ise diktatör olarak lanse etmiştir. Freedom House’un her yıl yenilenen raporunca Nepal, Somali, Burkina Faso ve Guatemala gibi “kısmen özgür” ilan edilen Türkiye, basın ve internet özgürlüğü konusunda ironik bir şekilde kusursuz gösterilen Fransa’nın aksine; Google, YouTube ve Twitter’ın da Şeffaflık Raporu mucibince, baskı ve esaretin ülkesi olarak sunulmuştur. 

Öte yandan, acımasızca şehit edilen savcı Mehmet Selim Kiraz’ın başına silah dayandığını göstermek veya her intihar saldırısı sonrası parçalanan bedenleri teşhir etmek sahiden basın özgürlüğü kapsamında görülebilir mi? Benzer şekilde, kişi hak ve onurunu hiçe sayan hakaret ve küfürler ifade hürriyetine girer mi? Ayrıca, terör-sevicilerin şiddet söylemlerine müsaade etmek demokrasinin bir ilkesi olarak kabul edilebilir mi? Tüm bu sorulara el-Kaide ve DEAŞ bağlamında “hayır” diyen Batı ülkeleri, PKK ve FETÖ’yü olumlayan paylaşımları engellemeye çalışan Türkiye’nin girişimleri için “endişeyle izliyoruz” diyerek nasıl bir ilkesizliğin içine düşmektedirler? 

“Gözetlenmek ve susturulmak istemiyoruz” diyen dijital özgürlük manifestoları, her şeyin serbest bırakılması istenci dışında, bunun nasıl mümkün olabileceği hakkında sessizliğini koruyadursun; sözkonusu “gelişmiş” ülkeler, özgürlük ve güvenlik paradoksu karşısında çelişkilere düşmektedir. Ayrıca bu açmaz, gündelik yaşam içinde özel yaşam ve kamusallık ikilemine de dönüşmektedir. Buna rağmen, bizzat Türkiye’de yaşayan bir cenah, hususen Batı’nın medya ve internet erişimi konusunda kullanıcılarına sınırsız özgürlük tanıdığı klişesini referans alarak, ülkesinde mağdur ve esir olduğu fikrine kapılmakta ve bu fikri, Türkiye’yi tenkite memur yabancı basına malzeme ettirmektedir. Oysa, mevzubahis ülkelerde özgürlük ve medya mevzuatı, zannedildiğinin aksine, daima “mücadele”, “önlem” ve “yaptırım” kelimelerine eşlik etmektedir.    

‘Özgür’ ülkelerde sansür

Geçtiğimiz günlerde, dünyanın öncü internet platformlarından Facebook, Microsoft, Twitter ve YouTube, terörizm propagandası yapan içeriklerin hem engellenmesi hem de söz konusu paylaşımları yapanların tespit edilmesi hususunda anlaştıklarını duyurdu. Bu karar öncesinde, yasa yapıcılar tarafından terör odaklarına bilinçli olarak göz yummakla itham edilen sosyal ağlar, eleştirilegeldiği güvenlik zaafiyetini gidermek amacıyla, “hash” olarak da bilinen ve bir tür dijital parmak izine karşılık gelen teknolojik takip sistemi üzerinden, teröristler tarafından hazırlanan infaz ve propaganda görüntülerini fligran gibi işaretledikten sonra küresel olarak paylaşılan bir veri tabanında derlemeyi planladıklarını açıkladı. Sansür mahiyetinde alınan tedbirler içinde, bir de terör propagandası yapan hesapların bir daha açılmamak üzere kapatılması vardır, ki Twitter Şubat 2016’da 125 bin hesabın bu sebeple kapatıldığını duyurmuştu.  

‘Öteki’yi izleme-bulma-etiketleme-arşivleme ve yok etme konusunda oldukça arzulu olan “özgür ülkeler”, sosyal ağ yöneticilerinden kötülüğü engelleyecek her türlü adımı ivedilikle atmasını ve istihbaratla birlikte hareket etmesini açıkça istemektedir. Toplanan ve derlenen dijital veritabanları, “özgürlük toplumu miti”nin yerini “gözetim toplumu”nun aldığını doğrulamaktadır. Özgürlük ve güvenlik açmazının geldiği bu son noktada, meselenin samimiyetsiz diplomatik ve süslü medyatik vitrini bir kenara bırakılırsa; en radikal gözetim ve kontrolün, özgürlüğü en radikal şekilde kutsayan Batı ülkelerince pratize edildiği anlaşılabilir. Nitekim son zamanlarda Batı’da gerçekleştirilen en ufak terör saldırısı sonrasında insan hakları ve eşitlik ilkelerini irrasyonel telaşla askıya alan olağanüstü hal ilanları, özgürlük pazarlayan sosyal medya ve yüce Batı demokrasisinin vicdan ve adalet yerine korku ve güvenlik anlayışı tarafından domine edildiğine gönderme yapmaktadır. 

Sonuç olarak, sosyal medyayı etkin kullanan teröristlerin nasıl engellenebileceği hakkında raporlar yazan sayısız düşünce kuruluşu, çözüm babında yakalama, bastırma, hesap hekleme, sabotaj, karşı istihbarat ve karşı-kitle oluşturma gibi yöntemler önermiştir.  Ne var ki özgürlüğü ketleyen tüm bu uygulamalar, daha önce belirtildiği gibi, yalnızca İslam-eksenli olduğu varsayılan örgütlerin paylaşımlarını kontrol altına almayı hedeflemektedir. Daha açık ifadeyle, sosyal medya tiranlığı, terör odaklarını istihbarat birimleriyle dirsek teması halinde ve kendi sahipliklerine göre kategorize etmektedir. Buna eksende, sözkonusu sosyal ağlar örneğin Türkiye için açık tehdit olan YPG’yi terör kapsamında değerlendirmeyen siyasi erk ve konjöktüre uyumlu olarak herhangi bir siber-tedbir almayı ya da bu tedbirleri kendi başına almaya çalışan Türkiye’yi desteklemeyi gereksiz görebilmektedir. Bunun sonucunda, Baudrillard’ın yaklaşımınca aslında apolitik olan terörizm, yine Baudrillard’ın ifadesiyle, sınır tanımaz büyümesinin kendi yıkımının nedeni olacağı küreselleşmeyi yeniden üreten muktedir ülkelerin güncel siyasetlerine göre tanımlandığından; ne dijital ne de reel teröre karşı kolektif, insancıl ve inandırıcı bir karşı-çıkış sergilenememektedir. 

stdemir@gumushane.edu.tr