Pax Cognitiva: Bilişsel hegemonya üzerine yeni bir küresel düzen okuması

Ahmet Ziya Gökalp/ Yazar
26.01.2026

Algoritmaların toplumların algısını yönetmesi artık varoluşsal bir tehdittir. Günümüzde bilişsel savaş olarak adlandırılan stratejiler, hedef topluma belirli fikirleri aşılamayı ve o toplumun gerçeklik algısını aşındırarak karar alma mekanizmalarını işlevsizleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu yeni savaş türü, toplumsal fay hatlarını kaşıyarak güvensizliği bir silah gibi kullanmaktadır.


Pax Cognitiva: Bilişsel hegemonya üzerine yeni bir küresel düzen okuması

Ahmet Ziya Gökalp/ Yazar

Barış, tarih boyunca en güçlü olanın tarif ettiği bir sükûnet hali olarak tanımlanmıştır. Roma lejyonlarının Akdeniz kıyılarında inşa ettiği yollar ve hukuk sistemi Pax Romana'yı, Britanya donanmasının okyanuslarda kurduğu ticaret güvenliği Pax Britannica'yı, nükleer caydırıcılık ve doların rezerv para statüsü üzerine inşa edilen kurumlar ise Pax Americana'yı var etmiştir. Ancak yirmi birinci yüzyılın bu kavşağında, fiziksel coğrafyanın ve askeri mobilizasyonun belirleyici olduğu bu klasik egemenlik dönemlerinin miadını doldurduğu bir eşikteyiz. Bugün dünya, egemenliğin fiziksel sınırlar yerine, verinin işlenme hızında, algoritmaların hakikati inşa etme kapasitesinde ve toplumların bu sistemlere duyduğu epistemik güvende tanımlandığı "Pax Cognitiva" (Bilişsel Düzen) evresine girmiştir. Bu yeni düzen, gücü devletlerin elinden alıp teknoloji devlerinin merkezine taşımakla kalmıyor, Westphalia'dan bu yana geleneksel olarak kabul ettiğimiz egemenlik, güvenlik ve hakikat kavramlarını da kökten sarsıyor. Güç artık bir şeye sahip olmaklığın ötesinde, o şeyin ne olduğunu ve nasıl algılanması gerektiğini tanımlama yetkisi haline geliyor.

Westphalia düzeninden bilişsel altyapıya

Uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan 1648 Westphalia düzeni, egemenliği belirli bir toprak parçası üzerindeki mutlak kontrol olarak mühürlemişti. Devlet, sınırları dahilinde fiziksel şiddet kullanma tekelini elinde tutan ve dış müdahalelere karşı bu sınırları savunan yegâne aktördü. Ancak yapay zekânın ve büyük veri analitiğinin yükselişi, toprağa dayalı (territorial) egemenlik anlayışını anlamsızlaştıran bir süreç başlattı. Geçmişte bir devletin gücü, kontrol ettiği deniz milleri veya sahip olduğu tank sayısıyla ölçülürken, Pax Cognitiva'da güç, "hesaplama kapasitesi" ve "bilişsel altyapı" ile ölçülür olacak. Susan Strange'in "yapısal güç" olarak tanımladığı bu dönüşüm, uluslararası sistemde belirleyici olanın kimin hangi kuralları koyduğundan çok, aktörlerin davranış ufkunu şekillendiren veri akışlarını, bilgi üretim süreçlerini ve bunları mümkün kılan bilişsel altyapıları kimin denetlediği üzerinden şekillenir.

Teknolojik gelişmelerin askeri güce evrildiği tarihsel süreçte, top teknolojisindeki ilerlemeler devletlerin karasularını genişletmesine olanak tanımıştı. Oysa günümüzde şifreleme teknolojileri ve veri egemenliği kavramları, bu sınırları fiziksel dünyadan dijital alana taşımıştır. Böylece güç, yalnızca araç değiştirmemiş aynı zamanda mekânsızlaşmıştır. Bu mekânsızlaşma, Pax Americana'nın tek kutuplu dünyasından farklı olarak, yerini Ian Bremmer ve Mustafa Süleyman'ın "teknopolar" olarak adlandırdığı; gücün devletlerin tekelinden çıkarak bulut bilişim kapasitesini ve algoritmaları kontrol eden şirketler arasında dağılmaya başladığı bir düzene bırakmaktadır. Güvenliğin anlamı da yeniden tanımlanmakta; askeri caydırıcılık veya nükleer kapasiteyle sınırlı bir çerçeve aşılıp, bilişsel savaş, algı yönetimi ve epistemik çöküş risklerinin belirleyici olduğu bir zemine taşınmaktadır. Böylesi bir zeminde devletin, vatandaşlarının verisi üzerindeki kontrolü yitirmesiyle toplumsal algının ve dolayısıyla siyasi iradenin yabancı bir algoritma tarafından sömürgeleştirilmesi riski söz konusudur. Dolayısıyla egemenlik, bu yeni düzende toprağı savunmakla değil, o toprağın üzerindeki zihinlerin hangi veri setleriyle eğitildiğini denetlemekle mümkündür. Devletler, eğer kendi egemen yapay zekâ kapasitelerini inşa edemezlerse, ulusal güvenlikleri bir başka aktörün algoritmik insafına terk edilmiş demektir.

Algoritmik devlet ve modüle edilen özne

Pax Cognitiva'nın mimarisi, yapay zekânın devlet ve şirketler arasındaki hiyerarşiyi yeniden düzenleyen temel bir katman haline gelmesiyle şekillenmektedir. Bu hususta Michel Foucault'nun "disipliner toplum" analizi, iktidarın okul, kışla ve fabrika gibi kapalı mekanlarda bedeni terbiye ederek işlediğini anlatırdı. Ancak günümüzün dijital gözetim ve algoritmik yönetim biçimleri, bu disipliner yapıları aşarak Gilles Deleuze'ün "kontrol toplumları" olarak tarif ettiği akışkan bir aşamaya geçmiştir. Bu yeni düzende iktidar, bireyi kalıplara sokmak yerine veri akışları aracılığıyla sürekli modüle ederek işler; algoritmalar bireylerin tercihlerini ve kim olduklarını belirleyen ontolojik aygıtlara dönüşür. Teknoloji şirketleri, devletlerin geleneksel olarak yürüttüğü kamu hizmetlerinden karar alma süreçlerine kadar her alanda "algoritmik otorite" kurarak yeni birer özel yönetici haline gelmektedir.

Bu durum, ulus devletin egemenlik tanımını derinden sarsmaktadır. Eğer bir devlet, vatandaşlarının verileri üzerindeki kontrolü Google, Meta, Microsoft gibi küresel teknoloji devlerine kaptırırsa, artık kendi toplumunu yönetme ve yönlendirme yetisini de yitirmeye başlayacaktır. Teknoloji şirketleri, devletlerin geleneksel olarak yürüttüğü kamu hizmetlerinden karar alma süreçlerine kadar her alanda algoritmik otorite kurarak yeni birer "özel yönetici" haline gelmekteler. Bu yeni hiyerarşide devletler, teknoloji devlerinin sunduğu bilişsel altyapıya bağımlı hale geldikçe, demokratik hesap verebilirlik mekanizmaları da aşınmaktadır. Özellikle "Egemen Yapay Zekâ" (Sovereign AI) yarışı, devletlerin bu bağımlılıktan kurtulma ve kendi bilişsel egemenliklerini ilan etme çabasıdır. Bu hususta 2024 ve 2025 yıllarında alandaki stratejik yatırımlar, küresel güç mücadelesinin yeni cephesini net bir şekilde ortaya koyuyor. Amerika Birleşik Devletleri, OpenAI ve SoftBank ile gerçekleştirilen 500 milyar dolarlık "Stargate Girişimi" aracılığıyla bilişsel liderliğini pekiştirmeyi hedeflerken, Birleşik Arap Emirlikleri G42 ve benzeri projelerle Abu Dabi'yi küresel bir yapay zekâ merkezine dönüştürmeye çalışmaktadır. Avrupa'da ise Fransa, GENCI girişimiyle kamu hesaplama altyapısını güçlendirmekte, Birleşik Krallık ise "AI Research Resource" (AIRR) ile kendi egemen hesaplama gücünü tahkim etmektedir. Doğu'da Japonya, 2025 Eylül ayında yürürlüğe giren AI Teşvik Yasası ile güvenilir ve egemen bir yapay zekâ ekosistemi kurma stratejisini izlemektedir. Bu devasa yatırımlar, küresel bir düzeni tarif eden Pax Cognitiva'nın teorik zeminin, fiziksel bir altyapı inşasıyla da desteklendiğini göstermektedir.

Ancak bu inşa süreci, beraberinde ciddi bir risk getirmektedir: "Algoritmik Müştericilik" (Algorithmic Clientelism). Bu kavram, bireylerin ve toplumların kendi epistemik özerkliklerini yitirerek, hangi bilginin görünür, hangi anlatının meşru ve hangi hakikatin dolaşıma gireceğine karar veren opak ve denetlenemez algoritmik sistemlere yapısal biçimde bağımlı hâle gelmesini ifade eder. Bu bağımlılık, klasik siyasal baskı biçimlerinden farklı olarak, zorlayıcı olmaksızın alışkanlık üreten, örtük ve süreklidir. Bilgiye erişim, kamusal görünürlük ve hatta yurttaşlık pratikleri, bireylerin davranışsal profilleri üzerinden koşullandırılır. Böylece siyasal sadakat, ideolojik ikna yolu yerine; içerik akışlarının yönlendirilmesi, dijital ödüllendirme mekanizmaları ve algoritmik dışlama pratikleri aracılığıyla yeniden üretilir. Toplumlar farkında olmadan, kendi siyasal tercihlerini ve kamusal yargılarını şekillendiren bilişsel altyapının pasif kullanıcıları hâline gelir. Bu nedenle ulusal güvenliğin bir boyutu da artık algoritmik bağımlılığın yol açtığı bilişsel sömürgeleşmeyi engellemekle ilgilidir. Bir devletin vatandaşlarının verisi üzerindeki denetimini yitirmesi, onun tarihsel hafızasını, kültürel referanslarını ve siyasal anlatısını savunma kapasitesinin zayıflaması demektir.

Epistemik otorite ve güvenlik

Pax Cognitiva döneminde ulusal güvenliğin en kritik cephesi "epistemik güvenlik" haline gelmiştir. Kavram, toplumun doğru bilgiye ulaşma, bu bilgiyi işleme ve üzerinde ortak bir mutabakata varma yeteneğinin dış tehditlere karşı korunmasını ifade ediyor. Geleneksel dünyada üniversiteler, mahkemeler ve bağımsız medya gibi kurumlar hakikatin koruyucularıydı; ancak internet ve üretken yapay zekâ bu aracı kurumları devre dışı bırakarak epistemik bir felakete yol açmıştır. Bugün artık hakikat, nesnel bir gerçeklikten ziyade, algoritmaların etkileşimini artırmak için optimize ettiği bir istatistiksel gürültüye dönüşmüştür. Bu koşullarda epistemik otoritenin çözülmesi, bireylerin hakikati ayırt etme yetisini aşındırmakta ve kolektif bilinci, doğruluktan çok inandırıcılık üzerine kurulu yapay anlatı dünyalarına mahkûm etmektedir.

Algoritmaların toplumların algısını yönetmesi artık varoluşsal bir tehdittir. Günümüzde bilişsel savaş olarak adlandırılan stratejiler, hedef topluma belirli fikirleri aşılamayı ve o toplumun gerçeklik algısını aşındırarak karar alma mekanizmalarını işlevsizleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu yeni savaş türü, toplumsal fay hatlarını kaşıyarak güvensizliği bir silah gibi kullanmaktadır. İtalya gibi ülkelerin bilişsel savaşı ulusal güvenlik gündeminin merkezine alması, NATO'nun bilişsel sahayı "altıncı operasyonel alan" olarak tanımlaması bu dönüşümün ciddiyetini göstermektedir. Bilişsel güvenliğin korunması için devletlerin sentetik içerikleri ayırt edebilen ve manipülasyonlara dirençli bilişsel dayanıklılık programları geliştirmesi gerekmektedir. Ancak burada ince bir çizgi vardır: Devleti bilgi üzerindeki yegâne otorite kılmak da ifade özgürlüğünü yok edecektir. Demokratik bir toplumun güvenliği, bilgiyi sansürlemeksizin, algoritmik süreçlerde şeffaflığı ve hesap verebilirliği sağlamakla mümkündür. Aksi takdirde Pax Cognitiva, her zihnin muharebe alanı haline geldiği bir bilişsel kaos düzeni olacaktır.

Pax Cognitiva döneminde ortaya çıkan bu yeni dünya düzeni, insanlık için hem muazzam bir bilimsel sıçrama hem de derin bir demokratik gerilim barındırmaktadır. Yapay zekânın bilişsel altyapı olarak konumlanması, tıp, enerji ve çevre gibi alanlarda insan kapasitesini aşan çözümler vadederken, bu gücün denetimi meselesi askıda kalmaktadır. Bilgi üretiminin merkeziyetçiliği ve algoritmik kararların opaklığı, demokratik toplumların temelini oluşturan müzakereci iradeyi zayıflatma riski taşımaktadır. Eğer kararlar sadece verimlilik odaklı algoritmalara bırakılırsa, siyaset bir tiyatroya, vatandaşlık ise basit bir veri sağlayıcılığına dönüşebilir. Bilimsel ilerleme potansiyeli ile demokratik denetimin zayıflaması arasındaki bu gerilim, önümüzdeki yılların kritik mücadele sahası olacaktır. Tavşan delikleriyle dolu bu alanda yanıtları aranacak onlarca sorudan yalnızca biridir: Eğer bir makine bizim adımıza en "doğru" kararı verebiliyorsa, hata yapma özgürlüğüne dayalı insan iradesinin bu yeni düzende kendine nasıl bir yer bulacağız...