PKK bedenen öldü ama ruhen hala yaşıyor

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
25.12.2020

Devletimizin büyük bir fedakârlıkla yürüttüğü mücadelenin sonucunda PKK bedenen öldü. PKK'yı ruhen de öldürmenin yolu ise onun Kürtlerin gönlüne giden yollarını kapatmaktan geçer. Örgütü ideolojik, diplomatik, siyasi ve ahlaki olarak çukura gömmediğimiz sürece ölüm fermanını imzalamış olmayız. “Barzani, Kürt kadınlarına tecavüz eden DEAŞ'ı koruyan Türkiye ile işbirliği içindedir” dedi... Beş altı kelimelik bir cümlede aynı anda dört yalan, beş kara propaganda ve yüzyıllık nankörlüğü yerleştirenin kim olduğunu adamın bana söylemesine gerek yok. Ben bu dili biliyorum. Bu yalanları çok dinlemişim.



Yazıya başlamadan önce bir konuya açıklık getirmek isterim. Bana göre Türkiye’nin PKK terörünü bitirmek ve ondan kaynaklı sorunları çözmek için “iyi niyetle” attığı her adım ve yürüttüğü her çalışma kıymetlidir ve baş tacıdır. Bu ülkenin varlığına ve birliğine, sosyolojisine ve inancına, geleceğine ve geçmişine kast eden bir terör örgütüne karşı verilen mücadele son derece ulvidir.

Büyük bedeller ödedik

Dahası her alandaki mücadele aynı-eşit değerdedir. İster fikri-ideolojik olsun, ister kültür-tarihsel olsun ister siyasi-askeri olsun her mücadelenin kendine göre zorlukları ve bedelleri vardır. Türkiye bu mücadelede tüm bileşenleri ile çok büyük bedeller ödedi ve ödemeye devam ediyor. Daha fazla bedel ödememek, giderek sırtında büyük bir kambur olan bu yükten kurtulmak için o gün başlattığı çözüm sürecini de aynen bugünkü mücadele kadar değerli ve önemli görüyorum.

Zira Türkiye, terörle mücadeledeki meşruiyetini temellendirmek için her yolu denemek zorundaydı. İmralı ile görüşme yapılması da bu adımlardan birisiydi ve o adım da atıldı. Fakat sonunda yine de masayı deviren örgüt oldu. Dahası bana göre bu görüşmeler başlamadan önce de masanın örgüt tarafından devrileceği bilinseydi yine de o adım atılmalıydı.

Yeniden masa kurulur mu?

Aksi halde Türkiye’nin terörle mücadelesi hep negatif bir meşruiyete mahkum kalacaktı. Sivil siyaset yolu niçin denenmedi ya da denenmiyor diye itirazlar hep var olacaktı. Bu adımdan sonra hem dış kamuoyunda hem de içeride artık hiçkimse örgütle sonuna kadar silahlı mücadeleyi sürdürmeye asla itiraz edemez, edemeyecektir. Fakat bir daha yeniden bir masanın kurulması bana göre asla mümkün değildir ve kesinlikle doğru da olmaz. Eğer “yeniden bir masa kurulursa” konu terörle zorunlu bir illiyet rabıtası içinde olacak ve ülke tüm zamanlar boyunca bu sarmaldan asla bir daha kurtulamayacaktır ve elde ettiği tüm kazanımları da berhava olacaktır.

Kazanımların kaybolmaması için yapılması gereken ise ülkenin bugün terörle mücadelede elde ettiği başarıyı siyasi ve toplumsal bir zaferle taçlandırmasıdır. Tarihsel kaderinden, “meydanda kazanıp masada kaybetmesinden” kurtulması gerekir. Savaş sonrası için stratejik bir planımızın var olduğundan pek emin değilim. Bütün toplumsal kesimler doğal olarak savaş meydanlarında gösterilen dirayet cesaret ve kahramanlığın gerektirdiği siyasi, diplomatik ve toplumsal sonucu görmek istiyorlar.

Dahası kendisine somut ve stratejik hedefler belirlemiş olan hükümetin bu alanda gösterdiği çabanın politik bir başarıya dönüşmesi de hayati bir önem arz etmektedir. Zira 2023-2071 tarihlerini hedefleyen siyasi bir hareketin geride derin açmazları olan bir alan bırakmaması gerekir. Her gün giderek ağırlaşan bir yükle yoluna devam etse bile o hedefe vardığında tüm enerjisini de tüketmiş olacaktır.

Yaralı bırakmak güçlendirir

Konuyu detaylandırmadan önce iki hususu da ayrıca not edelim, birincisi örgütün etkisiz hale getirildiğini düşünüp yaralı bırakmak her zaman onun daha da güçlenmesi ile sonuçlanmıştır. Örgütü öldürmeyen her darbe onu büyütmüştür. İkincisi ise Türkiye; Kürtler ya da Kürt meselesiyle ilgili psikolojik üstünlüğü ele aldığı ya da elinin altında birçok seçeneğin olduğu dönemlerde kendisini rahatlatacak adımlar atmakta yeteri kadar cesur davranmıyor. Konuyu dondurup rafa kaldırmayı ya da işi bir süreç yönetimine indirgeyip idare etmesi ona yüksek maliyetler çıkaran bir yaklaşımdır. Daha sonra zorda kalıp bu konuda adım atmaya kalkıştığında ise etnik talep ve terör arasında kaçınılmaz bir bağın kurulmasına neden olan bir sarmalın içinde buluyor kendini. Oysa bu konudaki başarıyı pekiştirecek olan en çılgın proje, PKK’nın kendi varlığı ile Kürt etnisitesi arasında kurduğu o bağı kesmektir.

Örgütün kendini “var etme pratiğini” irdelediğimizde de ilk göze çarpan en kritik konu budur. Kendisini Kürtler adına karar veren tek aktör haline getirmektir. Ve en büyük hedefi de istisnasız bütün dünyadaki Kürtlerle böyle bir bağ kurmaktır. Bunu da işlediği cinayetlerle tahkim etmek amacındadır. Zira elinde başka hiçbir esntrüman yoktur. Kürtlerin hayatı, inançları, kültürü, adetleri ve değerleri ile ilgili hiçbir tezi, projesi ve rüyası olmadığı için de konu hiçbir zaman buraya varmaz. Ve örgüte esas canlılığını veren de bu ruhtur. İşte Türkiye şimdi bununla mücadele etmek durumundadır ki aynı zamanda şartlar ve atmosfer bunun için çok uygundur.

Nefes alamaz halde

Şu an teröre karşı var olan güçlü siyasi irade, kamuoyu desteği, bölge insanının örgüte sırtını dönmüş olması, savunma ve güvenlik alanındaki büyük başarılar vs örgütü nefes alamaz hale getirdi ve deyim yerindeyse PKK bedenen öldü. Ama bana göre bedenen ölmüş olmasına rağmen halen ruhen ölmedi, canlı ve diridir. Onu ruhen de etkisiz hale getirecek benzer bir mücadele stratejisini ilgili alanda da uygulamak gerekir. PKK şu an bu canlılığı devam ettirmek için ezeceği bir Kürt sosyoloji arayışında ve elinin altındaki en kolay lokma olarak gördüğü ise Irak Kürtleridir. Hem Irak Bölgesel Kürt Yönetimi hem de Barzani ailesi hakkında yürüttükleri kara propaganda ile bu saldırılar için gerekli alt yapıyı çok çok önceden oluşturdular. Erbil yönetimi için “işbirlikçi hain”, halkı için de “komprador pis burjuva” ifadelerini hiç dillerinden düşürmediler.

EURO 2016’daki Türkiye-İspanya maçı için oğlumla Fransa’ya, Nice’e gitmiştik. Ramazandı. İftar için bir dönerciye girdik. Sipariş vermek için gelen garson ile kısa bir iletişim sorunu yaşadık. Muhatabımız İngilizce de Türkçe de bilmiyordu fakat restoran tam da Türk dönercisi gibiydi. Bizimle Arapça iletişim kurmaya çalışırken gayri ihtiyari ağzından Kürtçe kelimeler çıktı. “Kürt müsün?” diye sordum o da sevinerek “Evet, Erbilliyim” dedi, ben de “Türkiye’denim, Urfalıyım” dedim. Erbil’e gittiğimi, gelişmeleri merakla izlediğimi, Barzani’nin başarısını takdir ettiğimi ve meslek icabı birçok toplumsal değişmeyi takip ettiğimi söylediğim anda adamın yüz ifadesi birden değişti. “Ben IKBY’yi Barzani’yi ve onun ailesini asla sevmem” dedi. “Niçin sevmiyorsun ki?” diye sordum. “Çünkü Barzani, Kürt kadınlarına tecavüz eden DEAŞ’ı koruyan Türkiye ile işbirliği içindedir” dedi. Beş altı kelimelik bir cümlede aynı anda dört yalan, beş kara propaganda ve yüzyıllık nankörlüğü yerleştirenin kim olduğunu adamın bana söylemesine gerek yok. Ben bu dili biliyorum. Bu yalanları çok dinlemişim. Biraz daha devam etsem konu gelip sayın Cumhurbaşkanımıza kadar dayanacak, benim hainliğimle son bulacak, farkındayım. Allah’tan oğlum konuşmalarımızın büyük bir kısmını anlamadı ve ben de iftarın manevi atmosferinin yeterince kirlenmesini istemeyip konuyu kapattım. İşte o gencin arkadaşları şu an PKK saflarında kendi hayatlarını borçlu oldukları ve velinimetleri olan Barzani’ye karşı savaşıyorlar. O Barzani ki yıllarca o bölgedeki insanlara onurlu bir yaşam imkanı sunmak için Ortadoğu bataklığında kurtlarla mücadele etmişti. Zulüm görmüş, hakaret işitmiş, aşağılanmış ve can vermişti. Kendi halkının geleceği için çok yutkunmuş, acısını içine akıtmıştı. Ama uğruna mücadele ettiği, onlar için hakaret işittiği kişiler şimdi ona karşı savaşanlarla aynı cephede.

Gerçekte esas kahramanları Barzani olmasına rağmen niçin bu gençler PKK teröristlerini kendi kahramanı olarak görmektedirler? İşte bu sorunun cevabı bizi örgütün ruhuna götürecektir. Şu an Irak Bölgesel Kürt Yönetimine karşı PKK’yı savaştıran gerekçe neyse ruhu da odur. Türkiye’nin şu an içerideki eli silahlı canilerle yürüttüğü savaşın aynısını bu bahse konu ettiğim ruhla da yapmak durumundadır. Yani PKK’yı bu coğrafyada tahkim eden şartları ortadan kaldırmakla da mükelleftir ki söz konusu hedeflerine daha bagajsız bir şekilde ulaşabilsin. Geçen gün yurt dışında İsviçre’de, yani demokrasinin beşiğinde yaşayan, üstelik sinema yönetmeni de olan, yani sanat gibi yüce bir işle uğraşan ve gerçek adı Abdülkadir Aktürk ama kod adı Kadri Zana olan bir eşkıyanın sosyal medya üzerinden, gecesini gündüzüne katıp sağlığını dahi riske atıp Kürt gençlerinin insan onuruna uygun bir yaşam sahibi olması için canla başla çalışan, kendi vatandaşları ve insanlarının başı dik olsun diye mücadele eden ve siyaset yapan Ağrı Belediye Başkanı kadim dostum Savcı Sayan’ı ölümle tehdit ederken izledim. Görmeyen varsa sakın ihmal etmesin. O video esasında neden bahsettiğimin canlı bir tanığıdır. Hakaretleri aynen kendisine iade edip üzerinde durmayacağım ama “Ey 20 yaşındaki Kürt genci, git Savcı Sayan’ı öldür. En fazla 20 yıl hapis yersin ve 15 yıl sonra dışarı çıkıp kahraman olursun, tarihe geçersin, Che Guevara olursun hey ahmak haysiyetsiz” meyanındaki çağrının içerdiği ruhtan bahsediyorum ben. Bize düşen bu ruhu da yok etmektir.

Yenilmişlik psikolojisi

Evet biliyorum, bu sözler büyük oranda yenilmişlik ve tükenmişlik psikolojisinin dışa vurumu olarak görülebilirler ama bu yapının her bir üyesinin kafasındaki fikir ve hedef aynıdır. Dağdaki eşkıyanın nasıl ki tek gayesi cinayet ve kan dökmekse bu yapının içindeki diğer tüm aktörlerin de hedefi ve gayesi aynıdır. Birisi bu cinayetlere meşruiyet kazandırır birisi tetikçi yetiştirir birisi bunun siyasi propagandasını yapar birisi bunun filmini yapar birisi de savunuculuğunu. Ama tüm gaye bu caniler çetesine zemin ve zaman oluşturmaktır.

İşte bu yazının esas konusu hükümeti ya da devleti bu zemin ile de mücadele etmeye davet etmektir.

İtiraf etmek gerekirse Türkiye, şu anda elde ettiği bu büyük kazanımla yetinebilir. Bu coğrafyadaki diğer Kürtlerin başına bela olan bu örgütün kökünü buradan kazımış olabilir ama unutmamak lazım ki bu yapı, pek çok başka aktörün can suyu verdiği bir arazide bitmiştir. Kürtleri kendisine kul-köle kılmak isteyen örgüte karşı “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” şeklinde bir tutum ile yaklaşmak doğru olmaz. Türkiye, ahlaki ve toplumsal sorumluluğun gereğini yerine getirip tarihsel misyonuna uygun davranarak diğer Kürtleri de bu zorbalardan kurtarmalıdır. Esad zulmünden Suriyelileri kurtarmaya çalıştığı gibi…

İçişleri Bakanımız sayın Süleyman Soylu’nun yaptığı açıklamalarda, yürütülen etkin mücadele ile örgütün belinin tamamen kırıldığı vurgulamaktadır. Hiç kuşku yok öyledir. Sadece örgüte katılma rakamları bile bize bunu göstermektedir. Ancak örgütün bir de görünmeyen bir tarafı var; ideolojisi ve algısı.

Unutmamak lazım ki örgütün elebaşı hayattadır. Burada bir parantez açıp daha önce de Açık Görüş okurlarıyla paylaştığım düşüncemi tekrarlamak isterim, bana göre çözüm sürecinde masayı devirdiği, anlaşmayı bozduğu, Ceylanpınar’da iki polisi şehit ederek tekrar kanlı eylemlere başlama talimatını verdiği için örgütün elebaşı o gün infaz edilmeliydi. Anlaşmayı bozan bunun bedelini ödemeliydi, yaptığı cezasız kalmamalıydı. Örgütün beynelmilel bir ilişki ağı devam etmektedir. Üstelik bu ağ her geçen gün sanılanın aksine daha da güçleniyor. Örgüt Türkiye dışındaki Kürtlerin üzerinde istediği gibi baskı da kurabiliyor. Dünyaya kendisini Kürt Özgürlük Hareketi olarak pazarlıyor. Hepsinden de önemlisi, Kürtlerin kutsal bildiği her değere istediği gibi operasyon da yapabiliyor. Onların inancını, namusunu, kültürünü ve geleneklerini her gün istediği gibi aşağılayıp dejenere edebiliyor. Ulusalcı Kemalizmin bölgede 80 yılda yapamadığı yozlaşmayı PKK 10-15 yılda gerçekleştirebildi. Ancak bu dejenerasyonu IKBY’nın olduğu coğrafyada istediği gibi yapamadı. Gençleri baştan çıkardı ama orta yaş ve üstü insanlar hala geleneklerine ve inancına bağlıdırlar. Bana sorarsanız PKK, iki nedenden dolayı IKBY ile savaşıyor: Birincisi oradaki yönetimin giderek kurumsallaşmaya başlaması, güçlü bir siyasi oluşum haline gelmesi ve tüm değişimlere rağmen muhafazakarlığını ve dindarlığını görece korumaya devam etmesidir. Örgüt bir yandan Barzani ile bir yandan da Kürt muhafazakarlığıyla savaşıyor.

Muhafazakar Kürtler

Gerek dini inanç açısından gerekse de diğer geleneksel adetler açısından bu coğrafyanın en muhafazakar insanları, denilebilir ki bu bölgedeki Kürtlerdir. Bu durum örgütün etki gücünü kırmakta ve o da buna savaş açmış bulunmaktadır. Son olarak, gururla söyleyebiliriz ki örgütün silahlı kolu koparıldı, ama siyasi kanadı, ideolojik kurgusu, lideri, hiyerarşisi, kültürü ve ektiği filizler hala canlılar. Onlarla da aynı şekilde misliyle ve güçlü bir şekilde mücadele etmek lazım. Şu an IKBY ile giriştikleri savaş kaybettikleri bu kolu tekrar yerine dikmek içindir. Örgütü ideolojik olarak, diplomatik olarak siyasi olarak ve ahlaki olarak çukura gömmediğimiz sürece ölüm fermanını imzalamış olmayız. Bunu yapmanın yolu da her alanda örgüte üstünlük kuracak olan bir mekanizma ile mücadele stratejisini uygulamaktır. Bilinmelidir ki yerel siyaset sahnesindeki bir aktör örgütle silahla mücadele eder gibi davranırsa bu mücadeleyi kaybederiz. İdeolojisine karşı daha güçlü bir ideoloji, siyasi aktörlerine karşı daha dirayetli siyasi bir rakip, eli kanlı teröristlerine karşı daha yürekli ve donanımlı bir kahraman koymadığımız sürece bütün bu emekler boşa gider. Türkiye, tekrar tarihsel bir fırsatın eşiğindedir. Bunu değerlendirecek siyasi irade de güç de vardır. AK Parti’nin MHP ile kurduğu ittifak, sanılanın aksine bu konuda çok önemli bir avantaja da dönüştürülebilir. Daha önceki çözüm sürecinde masanın bu tarafında yaşanan kimi blokajlar MHP sayesinde bu kez yaşanmayabilir. Son olarak; AK Parti, bu sorunu bir süreç olarak idare etmek mi istiyor yoksa kalıcı olarak çözmek mi istiyor, buna karar vermek durumundadır. Eğer süreci idare etmek istiyorsa elindeki enstrümanlarla bunu çok rahatlıkla yapabilir, ama onun tarihsel ve ahlaki sorumluluğu bunu çözmeyi gerektirir. Örgütün silahlı gücünün yanında sosyolojik ve ideolojik gücünü de bertaraf etmeye giden yol ise Kürtlerle aracısız iletişim kurmaktan geçer. Araya PKK terörünü koymadan bu zemini tesis ettiğinde örgütün diğer kolunu da koparabilir.

Özetle, devletimizin büyük bir fedakârlıkla yürüttüğü mücadelenin sonucunda PKK bedenen öldü ama ruhen henüz yaşıyor. PKK’yı ruhen de öldürmenin yolu ise onun Kürtlerin gönlüne giden yollarını kapatmaktan geçer.

mazharbagli@gmail.com