Rusya'da dil politikaları

24.07.2026

Rus dil politikası, diğer bölge halkları gibi Türk halkları için ayrı ayrı "milli diller" oluşturmuş, ortak Türkçeye yönelik eğilimleri engellemiş, önce Arap sonra Latin alfabeleri kaldırılarak Kiril alfabesi zorunlu hale getirilmiş, Rusça, yükseköğretim, bilim ve bürokrasinin temel dili yapılmıştır. Böylece görünüşte yerel halka inisiyatif verme gibi görünen uygulama aslında tam bir tuzak olup bölgede ortak anlaşma dili olarak Rusçanın önünü açmıştır.


Rusya'da dil politikaları

Mustafa İsen/ Yazar

Bugünlerde Türkçenin edebi birikimi üzerine bir grup arkadaşla bir çalışma yapıyoruz. Malum Türkçe hem coğrafi genişlik hem de tarihi derinlik açısından dünyanın önde gelen dillerinden biri. Bu büyük birikimin bir bölümünü de çağdaş Türk lehçeleri oluşturuyor. Çalışmayı okurken dikkatimi çeken bir uygulamanın sonuçlarını, biraz içim acıyarak, sizlere anlatmak istiyorum. Ama öncelikle Türkçenin kısa bir tarihi arka planını paylaşmak doğru olacak kanaatindeyim.

İlk yazılı örnekleri olan Yenisey Yazıtları ile Türkçe, kesintisiz olarak VII. yüzyıldan itibaren izlenebilen, yaşayan en eski yazı dillerinden biri. Ama asıl kalıcı olan eserlerini, İslam medeniyeti çerçevesinde üretmiş. Karahanlılar Devleti'nin (1212) kuruluşunu takiben, Kaşgar gibi kültür merkezleri teşekkül etmeye başlayınca buralarda Türkçenin ilk eserleri kaleme alınmış. İslami Türk edebiyatının XI. yüzyıl ortalarında Hakanî Türkçesi çerçevesinde oluşan ve XIII. yüzyıla kadar devam eden bu ortak yazı dilinin, Türk boylarının Moğol baskısıyla Batı'ya doğru göçlerinde yepyeni bir dünya ile tanışmaları sebebiyle, artık ihtiyaca cevap vermediği; bu coğrafi dağılışın hem konuşma hem de yazı dilinde farklılıklar doğurduğu görülmüş ve bu tarihten itibaren Türkçe, Doğu ve Batı Türkçesi olmak üzere iki yazı diline ayrılmış. Daha bilinir adıyla Çağatay Türkçesi ve Osmanlı Türkçesi. Osmanlı Türkçesi adından da anlaşılacağı üzere ağırlıklı olarak Osmanlı coğrafyasında kullanılmış. Çağatay Yazı Dili ise XIV. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak XIX. yüzyılın sonlarına kadar Doğu, Orta ve Güney Türkistan'da, Kazak bozkırlarında, Hazar ötesi Oğuzlarda, Kırgızlarda, Hindistan'da, hatta İdil-Ural bölgesinde, kimin hangi lehçeyi konuştuğuna bakılmaksızın, kullanılmış ortak Türk yazı dilinin adı.

Kültür, bilinci tesis eder

Çağatayca yazı dilinin hâkim olduğu coğrafyalar XVI. yüzyıldan itibaren siyasi istikrardan mahrum kaldı. XVIII. yüzyıldan itibaren ise bölge kademeli olarak Rusya'nın işgallerine uğradı. Rusya gibi emperyal ülkeler için bu bölgelerin fethi beraberinde dile ve kültüre yönelik bazı politikaların da üretilmesini doğurdu. Zira siyasi iktidarların en fazla önem atfettiği politikalara aracılık eden dil, sadece bir iletişim aracı olmaktan çok halkların karakterini ortaya koyma, kimliğini ve bilincini yansıtma gibi oldukça hayati bir role sahiptir. Dil, kültürdür, kültür, bilinci tesis eder. Bilinç ise kitleleri harekete geçirir. O açıdan Ruslar öncelikle bölge halkının ortak yazı dili olan Çağataycayı bu konumundan uzaklaştırmayı hedeflediler. Bu işin Rusya'daki mimarı Nikolay İvanoviç İlminskiy'dir (1822-1891). Bir Ortodoks misyoner olan İlminskiy Kazan Ruhani Akademisi'nde öğrenim gördü ve daha sonra orada öğretmenlik yaptı. 1861'de Kazan Üniversitesi Türk-Tatar kürsüsü profesörü oldu. Türk lehçeleri ve ilahiyat üzerine çalışmalar yürüttü. İlminskiy,Rusya'nın Rus olmayan halklar üzerinde uyguladığı zorla Hristiyanlaştırma yerine yeni yöntemler önerdi. Dil, bu yöntemlerde çok önemli bir görev üstleniyordu. Türk lehçeleri üzerinde derin araştırmaları olan İlminskiy, lehçeleri kendine özgü ayrı bir yazı dil haline getirmek düşüncesini ortaya attı. Yani boy lehçelerini yazı dili haline getirmeyi teklif etti. Onun tarafından önerilen bu fikir Rusya Eğitim Bakanlığı tarafından kabul edilip uygulandı. İlminskiy bu yolla Türk boyları arasındaki ayrışmanın artacağını ve Ruslaştırma faaliyetlerinin hız kazanacağını düşünüyordu. Onun bu düşünceleri hem Çarlık Rusyasında hem de Sovyetler Birliği'nde uygulama alanı buldu. Bunun neticesinde dile bağlı olarak kimliklerde de ayrışmalar oldu. Rus olmayan Türk halkları arasındaki lehçe farklılıkları güçlendirilince bu toplulukların iç içe yaşadıkları diğer halklarla anlaşabilmeleri için Rusça kullanmaları bir zorunluluğa dönüştü. Böylece Rusça ortak iletişim dili haline getirildi. Bunun sonucu olarak da eğitim ve bürokrasi aracılığıyla Rus kültürü etrafında bir siyasi bütünleşme sağlanmaya çalışıldı. Bu nedenle Rus dil politikaları, sadece dil değil kültürel ve siyasi bir araç olarak değerlendirilmektedir.

Aslında İlminskiy'in önerisinin bu denli kabul görmesinde insan psikolojisini iyi okumasının etkisi vardır. O, özellikle mahalli unsurlara yaslanmanın insanlara hoş geleceğini biliyordu. Nitekim bu öneri geleceği gören bazı aydınların direnişiyle karşılandıysa da özellikle sistemle bağlantısı olan bölge halkları aydınları arasında kolaylıkla taraftar buldu. Neticede İsmail Gaspıralı'nın (1851-1914) iki yazı dilini birleştirme çabalarına karşılık günümüzde çoğu eskiden Çağatay yazı dilinin hâkim olduğu bölgelerde otuz civarında yeni yazı dili ortaya çıktı.

Bizim çağdaş Türk Lehçelerini ele aldığımız dönemi kapsayan Sovyetler Birliği evresinde edebiyat, estetik bir faaliyet alanı olmaktan çıkarak ideolojik ve toplumsal bir işlev üstlenmiş; yeni toplum düzeninin inşasında, etkin bir araç olarak değerlendirilmeye başlanmıştı. Özellikle 1934 yılında gerçekleştirilen Birinci Sovyet Yazarlar Kongresi'nde kabul edilen SSCB Yazarlar Birliği Tüzüğü ile sosyalist gerçekliğin, edebiyatın ana yaratıcı yöntemi olduğu açıklanır. Bu dönem içinde ilgili ülke alfabeleri ve yazı dilleri oluşturulmuş,ardından bu dillerin ilk eserleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Böylece Sovyet dönemiyle birlikte Türk halklarınca oluşturulan yeni yazılı edebiyatlar, SSCB'yi oluşturan halklardan birinin edebî üretimi olması bakımından, Sovyet edebiyatının bir parçası hâline gelmiştir. Bu şartlar altında üretilen yeni dillerle ortaya konan bu şablon edebiyatta bölgeler değişse bile asla değişmeyen şöyle bir tarihi gelişim söz konusudur:

Tamamen devlet desteği ve devlet kontrolünde gelişen bu edebiyat anlayışı örneklerinde öncelikle şiir, ardından hikâye sonra da tiyatro alanında eserler verilir. Özellikle 1924 sonrasında Sovyet rejiminin yerleşmesiyle birlikte edebiyat giderek ideolojik bir propaganda aracına dönüşür. Hangi alan olursa olsun bu eserlerde ekonomik kalkınma, üretim seferberliği, kolhoz sistemi, tarımsal faaliyetlerin geliştirilmesi ve yeni devletle birlikte oluşturulan yeni yapı temel konular hâline gelmiştir. Yazarlar, vatanının refahı için çalışan üretken ve fedakâr kahraman tipleri oluşturarak halkı çalışmaya ve toplumsal sorumluluk almaya teşvik etmeyi amaçlar. Devrim, Lenin ve Komünist Parti'yi öven şiirler yaygınlaşmış, propaganda ve çağrı niteliği taşıyan eserlerde Kızıl Ordu, toprak reformu, kadın özgürlüğü ve eğitim gibi konular işlenmiştir. 1934'ten itibaren sosyalist gerçekçilik resmî edebiyat anlayışı olarak benimsenmiş; eserlerde sosyalizm, sınıf mücadelesi, kadın özgürlüğü, eğitim ve üretim gibi temalar ön plana çıkmıştır. İşçi ve köylü tiplerinin idealize edildiği bu dönemde eski düzen sert biçimde eleştirilir. Budönemde tiyatro, ideolojik açıdan en fazla desteklenen türlerden biri hâline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı başladığında bu bölge edebiyatlarının önemli isimleri de askere alınarak cepheye gönderilmiş, birçoğu da geri dönememiştir. Bu dönem şairleri şiirlerinde vatan sevgisi, vatanın korunması ve zafer gibi konuları işlemiştir. II. Dünya Savaşı yıllarında tematik yapı, vatan savunması, fedakârlık ve SSCB'nin himayesi altında olan çeşitli halkların arasındaki dayanışma gibi kavramlar etrafında şekillenmiş; savaşın yarattığı yıkım ve kayıplar edebî metinlerin ana konusu olmuştur. Eserlerde cephede savaşan askerlerin kahramanlığı ile cephe gerisindeki halkın çalışkanlığı ve dayanışması birlikte ele alınmış, halk ile ordunun birlik içinde olduğu vurgulanmıştır. Buna karşılık dul kalan kadınlar, yetim kalan çocuklar asla edebi metinlere girmez. Böylece edebiyat,estetik bir alan olmaktan çıkarak toplumun savaş psikolojisini şekillendiren ideolojik bir araç hâline gelmiştir. Sonrasında ise savaş yıllarında cephede verilen mücadelenin, üretim ve kalkınma alanında devam ettiği düşüncesi özellikle vurgulanmıştır.

1960 ve 1970'li yıllarda tematik çeşitlenme belirginleşmiş; kültürel miras ve folklorik unsurların modern yorumları edebiyatın önemli bileşenleri hâline gelmiştir. Edebiyatçılar, savaş yıllarındaki yoğun propaganda üslubundan uzaklaşarak daha estetik ve sanatlı bir söyleyişe yönelmiştir. Şiirin konu alanı genişlemiş; epik duyarlılıklar artarken lirik kahramanlar daha derinlikli biçimde işlenmeye başlanmıştır. 1980'li yıllar, Sovyetler Birliği'nde yaşanan siyasî dönüşümlerin edebiyata doğrudan yansıdığı bir dönemdir. Açıklık (glasnost), yeniden yapılanma (perestroyka) ve demokratikleşme gibi süreçler, bölge edebiyatlarının da hem tema hem de üslup bakımından genişlemesine imkân sağlar. Bu süreçte insanın varoluşsal sorunları, ahlaki ikilemler, doğa ile ilişki ve kültürel yabancılaşma gibi konular öne çıkmış; edebiyat, bireyin iç dünyası ile toplumsal gerçeklik arasındaki gerilimi daha derinlikli biçimde ele alınmaya başlanmıştır.

Yukarıda anlatılan şablonu Özbek ve Azeri Edebiyatı gibi bir medeniyet geçmişi olan yapılar hariç Kumuk, Nogay, Karay, Karaçay-Malkar, Başkurt, Çuvaş, Altay, Tuva, Hakas, Saha, Karakalpak, Kazak, Kırgız edebiyatlarında kolaylıkla görebiliriz.

Edebiyatçının görevi

Kısacası edebiyatın görevi bu toplulukların hepsinde aynıdır:1917-1922 yılları arasındaki iç karışıklık döneminde yaşananlar, kadın-erkek eşitliği vurgusu, yerli halkı Ruslara yakınlaştırma gayreti, kolektif hayat tarzını teşvik, halk inançlarına yergi, teknolojiyi ve sanayileşmeyi ön plana çıkarma, II. Dünya Savaşı'na katılmaya teşvik ve savaştan sonraki yaşamın tasviri. Edebiyat ya da edebiyatçı bu görevini ne kadar başarıyla yerine getirirse o kadar destekle taltif edilir. Bunu kusursuz yapanlar sistemin prensleridir.

Yeni yazı dili uygulaması ve bunun doğurduğu sonuçlarınTürk Dünyasında bugün bile ne denli etkili olduğunu bir örnek üzerinden anlatmak istiyorum: Çalışmalarım büyük ölçüde Türk biyografi geleneği üzerinde yoğunlaştığı için yurtdışındaki benzer yayınları da takip etmeye çalışıyordum. Yetmişli yıllarda ünlü Özbek araştırıcı Suyima Ganiyeva Hanım'ın Ali Şir Nevâî'nin Türkçenin ilk şairler tezkiresi olan Mecâlisü'n-nefâis'i yayınlandığını öğrenip uzun uğraşılardan sonra bu eserin bir kopyasını temin ettim. Doksanlı yıllarda Ahmet Yesevi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne getirdiğimiz öğrenciler arasında Türk Dili ve Edebiyatı alanında lisans üstü eğitim yapan iki Kazak öğrencimiz de vardı. Kitap elime geçince Kiril alfabesi ile neşredilmiş bu çalışmanın giriş bölümünü okuyup özetlemelerini kendilerinden istediğimde, ikisi de kararlı bir biçimde "ama hocam bu Özbekçe, biz Özbekçe bilmiyoruz ki" diye cevap verdiler. Ben akşam tetkik edip gelmelerini, bunu ertesi gün konuşacağımızı söyledim. Ertesi gün ikisi de mutlu bir şekilde derse geldiler ve "hocam meğer biz Özbekçe biliyormuşuz"dediler. Sovyetlerin kendilerine mahsus öyle farklı işleyen bir dil planlama sistemleri vardı ki yakın tarihe kadar aynı yazı dili çevresinde yer alan bu iki dilin birbirinden farklı oldukları insanların kafasına öylesine kesin biçimde çakılmıştı ki yeni nesiller neyi bilip neyi bilmediklerini bile değerlendirecek zihniyete sahip değillerdi. Daha hazin olan bu yeni yapının mensuplarının en yakınları bile psikolojik olarak diğerinin dilini anlayamayacağını düşünmektedir. Araya konan bu psikolojik bariyer günümüzde Türk lehçeleri arasındaki en büyük engeldir.

Özetlemek gerekirse Rus dil politikası, diğer bölge halkları gibi Türk halkları için ayrı ayrı "milli diller" oluşturmuş, ortak Türkçeye yönelik eğilimleri engellemiş, önce Arap sonra Latin alfabeleri kaldırılarak Kiril alfabesi zorunlu hale getirilmiş, Rusça, yükseköğretim, bilim ve bürokrasinin temel dili yapılmıştır. Böylece görünüşte yerel halka inisiyatif verme gibi görünen uygulama aslında tam bir tuzak olup bölgede ortak anlaşma dili olarak Rusçanın önünü açmıştır. Bunun neticesinde doksanlı yıllarda Sovyetler Birliği dağılırken de bunun neticeleri görülmüş ve daha önce ortak dil birliği gibi siyasi birlik açısından da tek çatı içinde olan Türkistan coğrafyası çok sayıda devlete ev sahipliği yapar hale gelmiştir. Belki de bu dil birliği korunabilseydi bağımsızlık evresinde tarihteki örnekler gibi tek bir devlet halinde ortaya çıkılabilir ve bu konumdaki bir yapının bölge ve dünyada konumu çok farklı olurdu.

Bu uygulama kuşkusuz Sovyetler Birliğinde yaşayan bütün halkları kapsar. Ama ifade edelim ki en çok Türk toplulukları üzerinde etkili olmuştur. Böylece en yakın Türk lehçelerinin bile birbirleriyle kültürel ve dilsel bağları zayıflatılmış, özellikle sonraki nesillerin kafasında bu dillerin birbiriyle hiçbir ilişkisi olmadığı kanaati yaygınlaştırılmıştır. Üstelik bu iş sadece yerel dillere yazı dili hususiyeti verilerek değil, farklı topluluklara değişik alfabeler tatbik edilerek de güçlendirilmiştir. Bu işlem Sovyetler Birliğinin içinde böyle uygulandığı gibi Türkiye ile de benzer yollar kullanılarak ilişki olabildiğince zayıflatılmıştır.

1991'de SSCB'nin dağılmasından sonra birçok Türk cumhuriyeti kendi dil politikalarını birer ulus devlet modellemesi çerçevesinde geliştirmiş, çoğu Latin alfabesine geçmiştir. Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde de Türkçe için ortak bir alfabe, imla ve yazı dili çalışmaları sürdürülmektedir. Ama Rusça, birçok eski Sovyet coğrafyasında hâlâ önemli bir iletişim ve eğitim dili olmaya devam etmektedir.