Said Halim Paşa, imparatorluk acısı ve biz

Prof. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi
19.11.2021

"Muhafazakarlığı güçlü yapan damarın imparatorluğun kaybından duyulan acı olduğunu" söylüyor Hüsamettin Arslan ve "bu kaybın hesabı tekrar açılmalıdır" diye de ekliyor. Cumhurbaşkanımız bu hesabı yavaş yavaş açıyor ama kim sürdürecek? Yeni kuşaklar bu acıyı duymayacak hale geldiklerinde ya da getirildiklerinde elimizde korumaya değer bir şey de kalmayacaktır.


Said Halim Paşa, imparatorluk acısı ve biz

Prof. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi

Muhafazakar Düşünce Dergisi son sempozyumunu Ankara'da 17 Aralık 2021 Cuma günü Said Halim Paşa (1864-1921) üzerine gerçekleştirecek. Derginin genel yayın yönetmeni Serhat Buhari Baytekin'in gayretleriyle gerçekleştirilecek olan "Şehadetinin 100. Yılında Said Halim Paşa Sempozyumu'nun açılış konuşmasını TBMM Başkanı sayın Prof Dr. Mustafa Şentop yapacak. Sempozyumun temel amacı, siyaset, felsefe ve Batılılaşma gibi farklı alanlarda geliştirdiği fikirleriyle Türk medeniyetini tahlil eden devlet adamı ve düşünür Said Halim Paşa'nın sunduğu düşünceleri gündeme getirmek. Böyle sempozyumlar mühimdir ama Said Halim Paşa hakkındaki bir sempozyum daha da mühimdir.

Entelektüel muhafazakarlık

Türkiye'de hakim olan "kültürel muhafazakarlığı" bir tarafa bırakıp entelektüel bir muhafazakarlığı geçmişteki hangi isimle başlatacağız sorusunun cevabı "Said Halim Paşa" olmalıdır. Kendisi hakkındaki entelektüel literatürde, İslamcılıkla çok fazla özdeşleştirilen Said Halim Paşa'yı bazılarının yaptığı gibi İslamcılık gibi pozitivist bir ideolojiyle değil, muhafazakarlıkla eşleştirmeyi daha münasip buluyorum zira Said Halim Paşa'nın Buhranlarımız adlı eseri Batı "entelektüel" muhafazakarlığının temel önermelerini içinde taşımaktadır. Burada "entelektüel muhafazakarlık" kavram çiftini vurgulamak isterim zira kültürel bir muhafazakarlığın tekabül ettiği halk kitleleri kendilerini muhafazakar ya da İslamcı olarak değil, Müslüman olarak tanımlamayı tercih eder. Bu da doğru olan tariftir.

Said Halim Paşa İmparatorluktan ulus devlete geçişin önemli bir tanığıydı. Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma dönemindeki çalkantılı siyasi hayatından sonra memleketinden uzakta Roma'da sürgündeyken Bir Ermeni kurşunuyla şehit edilene kadar yalnızca devlet adamlığı vasfıyla kalmamış ziyadesiyle mühim eserler kaleme almıştır. Bu eserler Türk muhafazakarlığının nadide parçalarıdır.

Tercümeyle anayasa

Avrupa'da öğrenim gördüğü süre boyunca ve daha sonrasında Batı'da uzun yıllar kalmış, Batı medeniyetini pek çok veçhesiyle yakından tanımış olan Said Halim Paşa Doğu-Batı meselesini ve Batı'nın siyasi ve sosyal kurumlarını taklit olarak Batılılaşmanın menfi tesirlerini eserlerinde hususi bir alakayla değerlendirmiştir. Ona göre aydınımız hastadır, Batı hayranlığı kendi gerçekliğini görmesine engeldir. Batı'ya olan müptelalıklarını bütün bir memlekete yaymakla milli kurtuluşumuzun gerçekleşeceğine inanır. Bu yüzden Said Halim Paşa'nın en önemli eserinin adı Buhranlarımız. Buhranımızın sebebi Türk modernleşmesi, Türk Batılılaşmasıdır. Modernleşme toplumumuzda bir buhrana sebep olmuştur. Said Halim Paşa'nın söylediği önemli şeylerden birisi de "tercümeyle anayasa mı alınır?" olmuştur. O, 1908 Jön Türk devrimi sayılabilecek Meşrutiyeti de bu yönden eleştirmiştir. Anayasanın Türkiye gerçeklerine münasip bir şekilde yapılması gerektiğini, bugünkü söyleyişle ülkenin sivil anayasa ihtiyacını vurgulamaktan geri durmamıştır. Doğu- Batı meseleleri hakkında hiçbir zaman tek taraflı düşünmemiş ve İslam toplumlarının da kendilerini bir reforma tabi tutmaları gerekliliğini ifade etmiştir. Ama asıl mesele bunu yaparken benliğinden vazgeçmemektir. Şöyle diyor Said Halim Paşa: "Bizim zihnimiz, henüz eşyadan fikirlere intikal edemiyor, fikirlerden eşyaya geçmeyi tercih ediyor. Çünkü bu sayede düşüncelerimiz sonsuz hayaller içinde her şeyi kendi emellerine göre tertip edebileceği muhayyel bir muhit bulabiliyor. Bu yüzden bizi hiçbir şey memnun etmiyor. Her şeyde ümitlerimizi kıracak bir noksan buluyoruz. Aydınlarımızın çoğu elde edilmesi imkansız bir takım emeller peşinde koşarak yorulup beziyorlar." (Said Halim Paşa, Buhranlarımız ve Son Eserleri, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015, s.76) Said Halim Paşa'ya göre, Batı medeniyetini taklitle ondan faydalanmak arasında çok fazla fark var. Söylediği gibi, "Birisi çıkıp da Almanlara kurtuluşlarının ancak Alman kültür, medeniyet ve irfanını bırakmakla kabil olacağını söylemiş olsa; acaba nasıl bir karşılık görürdü? Böyle bir iddiada bulunan kimse "Alman", hele bir "Alman ıslahatçısı" sayılır mıydı?" (a.g.e, s.103) Ancak bizde böyle teklifler normal kabul edilir. Cumhuriyetimizin kuruluş ilkesi dahi buna dayanmaktadır.

Said Halim Paşa'nın bugün bizlere düşündürdüğü çok fazla şey var. Yerim dar. Ancak şunları söyleyebilirim: Yakın dönem siyasi hayatımızda 'poetik' olan 'politik' olanı belirledi. Şair, ya da entelektüel bazı hakikatlere işaret eden kişidir. Hatta şairler baskı altında olduklarında dahi yasak hakikatlere metafor vasıtasıyla işaret edebilirler. Muhafazakarları iktidara taşıyan fikirleri, metaforları yaratan ve savunan kuşak (burada ismini anamayacağım kadar çok şair, yazar, fikir adamı... var) zaman içinde ebediyete göçtü. Eserleri elbette yaşıyor, en azından muhafazakarların iktidarı bu kuşağın fikirlerinden beslenerek jakoben tarzda gerçekleştirilen siyaset biçimine direndi, iktidara gelebilmek için çabaladı, periferiden merkeze yürüdü ve muvaffak oldu. Bu muvaffakiyet muhafazakar kesimi ev-cami hattından çıkarıp kamusal alana dahil etti. Belli bir refaha erişmesini sağladı. Aynı zamanda ülkenin teknolojik, maddi alt yapısını geliştirdi. Lakin şu soru karşımızda dimdik duruyor: Peki bu kazanımlardan sonra muhafazakarların çocukları ne yapacaklar? Onların maneviyatını, maddi refah besleyemeyeceğine göre ne besleyecek? Entelektüel eski kuşağa kıyasla bugünkü ikinci sınıf sayılabilecek şair, yazar, fikir adamı, akademisyen takımıyla yetinecekler mi? Yol, elektirik tesisi, park, inşaat yapmak onlara yetecek mi? Ruhlarına kim, nasıl hitap edecek? Dini ve ahlaki hassasiyetlerini sürdürebilecekler mi? Modern teknolojinin uyuşturucu etkisine kapılıp internet aleminde oyun ve youtuberlarla kendilerini mi kaybedecekler? Ve ne yapmak lazım? Muhafazakarlar şimdiyi, bugünü, anı kurtarmıştır peki ya gelecek? Geleceği teknolojik projeler kurtarmaya yetecek midir? Teknolojik yenilenmeyle gelen değerler ve yeni hayat tarzı muhafazakarlar için ne ifade edecek? Açıkçası bu soruların cevaplarını ben de bilmiyorum ama bu sorular iktidara gelmiş her muhafazakarın önünde cevaplanmayı bekleyen sorulardır. Burada sözünü ettiğim şey, bir ideoloji olarak muhafazakar tutuma sahip olmak, siyasi muhafazakarlık değil (bugün bu ne kadar mümkün?!). İnsan günün farklı vakitlerinde farklı ideolojileri temsil eden fikirlere ait tavırlar sergileyebilir; benim söylemek istediğim şey muhafazakarlığın temsil ettiği değerlerin ne kadar taşınabileceğiyle, muhafazakar duruşun ve tutumun nasıl sürdürülebileceğiyle ilgilidir. Bu anlamda geleneksel değerlere önem veren bir solcu da muhafazakardır.

Rahmetli Hüsamettin Arslan hocam şöyle derdi: "Dindar muhalif olmalıdır. Çünkü eğer dindar iktidar olursa sahip olduğu şey artık din olmaktan çıkar. Müslümanlık devlet olursa, sahip olduğu şey artık din olmaktan çıkar." (Hüsamettin Arslan, Meselelerimizi Konuşmak, Zeytinburnu Belediyesi, İstanbul, 2020, s.20) Dindarı muhafazakar olarak da okuyabiliriz. Bu iktidardayken de muhalif olmayı içerir. Kendi kendine muhalif olabilmek.

Hayatın suniye tahammülü yok

Bugün, modern kültürün karşısına çıkartılacak suni bir muhafazakarlık, suni bir ahlak, suni bir dindarlık, Said Halim Paşa'nın da tespit ettiği gibi faydasız görünüyor. Kentte yaşayan bir muhafazakar kentin ışıklı tabelalarına ve ekranlara gözlerini nasıl kapayabilir? Üzerine medyasıyla, teknolojisiyle yüklenen popüler kültürle nasıl mücadele edebilir? Said Halim Paşa'nın da dediği gibi "Bir milletin yaşadığı gerçek hayatın ihtiyaçları kaçınılmaz şeylerdir. Bunların eksikliği, hayatı tahrip eder, onulmaz yaralar açar. Hayatın sun'i şeylere tahammülü yoktur. İhtiyaçlara uymayan her şey kendiliğinden kaybolmaya mahkumdur." S.79 "Hayatın katı gerçekleri, hükmünü icra eder; hataları meydana koyar, boş fikirleri ortadan kaldırır ve ne kadar ince sanatlı da olsa 'söz'e galip gelir." S.79 Eğer durum buysa bugün muhafazakarın soracağı en önemli soru şudur: Biz kimiz? ve korumaya değer olan şey(ler) ne(ler)dir? Erozyona uğrayan ve uğramaması gereken değerlerimiz nelerdir? Hangi değeri diğerine göre daha öne alacağız ve almalıyız? Söz gelimi bir değer olarak "vatan" bunlardan birisi midir?

Sivil anayasa

"Muhafazakarlığı güçlü yapan damarın imparatorluğun kaybından duyulan acı olduğunu" söylüyor Hüsamettin Arslan ve "bu kaybın hesabı tekrar açılmalıdır" diye de ekliyor. Cumhurbaşkanımız bu hesabı yavaş yavaş açıyor ama kim sürdürecek? Yeni kuşaklar bu acıyı duymayacak hale geldiklerinde ya da getirildiklerinde elimizde korumaya değer bir şey de kalmayacaktır. Kendi ülkene karşı olmak, bir genç olarak kendi ülkenden kaçmaya kalkışmak böyle bir şey ve bu acıyı duymamanın, duyamamanın eseridir. Bu yüzden Arslan'ın dediği gibi imparatorluğun çöküşünün kapanmış defterini mutlaka yeniden açmak ve bu hesabı yeni kuşaklara devretmek zorundayız. Said Halim Paşa'nın sözünü ettiği bünyemize uygun yeni ve sivil bir anayasayla birlikte Libyayla, Irakla, Suriyeyle, Kıbrısla, Azerbeycanla, Mısırla, Kırım'la, adalarla... İmparatorluğun kaybından duyulan acıyı hiçbir şekilde duymayan, maddi refahın da bununla, yani güçlü bir Türkiye ve bu hesabı açmakla bağlantılı olduğunu göremeyen kuşaklar geleceğimiz olamaz.

[email protected]