Saldırgan sokak köpeklerinden özür dileyecek hale nasıl geldik?

Prof. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü
21.05.2022

Platon'a göre, demokrasi gerçekte eşitlik ideolojisi altında, asli meselesi hazları ve hakları tüketmek olan ve herkesin seveceği bir "palyaço kıyafeti"dir. Babalar evlatlarına eşiti olarak davranmayı öğrenir. Gençler kendilerini yaşlılarla eşit gördüğü için ne dediklerine kulak asmazlar. Kendi özgürlüklerinin farkında olan eşekler onlara yol vermeyenleri itebilir. Platon'un bu son tespiti sokaktaki başıboş köpeklerden niçin özür dilememiz gerektiğinin cevabıdır. Elbette ki günümüzde demokrasi ideolojilerin prensidir ve hiç de eleştirmeye gelmez. Demokratik bilinçle her şeyi eleştirebilirsiniz ancak demokrasinin kendisini eleştiremezsiniz. Eleştirmeye kalkarsanız entelektüelinden medyasına hiç de hoş karşılanmayacaktır ya da kamuoyu tarafından anarşist ya da monarşist olmakla, saltanatı geri getirmeye çalışmakla suçlanabilirsiniz.



Medyada da sıkça karşımıza çıkan saldırgan köpek haberleri ışığında kendimize sorabileceğimiz en ilginç soru bugün herhalde şudur: Saldırgan sokak köpeklerinden özür dileyecek hale nasıl geldik?

Biliyorum hayvan severler bunları yazdığım için bana kızacaklar ve belki de savaş açacaklar ancak ben de en az onlar kadar hayvan severim ama insanı, masum çocukları ve kedileri de seviyorum. Başıboş dolaşan saldırgan köpeklerin masum yavruları, kedileri parçaladıklarını gördükçe içim kan ağlıyor. Köpeğin önünden kaçarken ölen, sakatlanan, çarpılan çocukları duyunca içim cız ediyor. Bir çocuğun nasıl zor büyütüldüğünü yavrusunu toprağa vermek zorunda kalan annelere ve babalara sormalı. Uzun yıllar kedi besledim ve alerjik astımımı da sanırım kedilerle çok haşır neşir olmama borçluyum. Yollarımız şimdilik ayrıldı ama hâlâ bir kedi görsem severim. Hayvansever olmak hayvanla insan arasında bir tercih yapmamız ve bunu da hayvanlar lehinde bir tercih yapmamız anlamına gelmez her zaman. Bugün hayvanlar söz konusu olduğunda medyada fırtınalar kopartılıyor ama saldırgan hayvanlar tarafından parçalanan çocuklar için STK'lar sus pus. Ancak şu soru mühimdir? Nasıl oldu da bugün saldırgan ve başıboş köpeklerden özür dileyecek duruma geldik?

Eşitlik nosyonu

Bu sorunun cevabı basit görünüyor: "eşitlik" nosyonu nedeniyle. Biz bu duruma eşitlik ideolojimiz nedeniyle düştük. Filozof Platon hocası Sokrates'in ölümüne yol açtığı için demokrasiden ve eşitlikten hiç hazzetmezdi. Bu yüzden onun Devlet'in Sekizinci Kitabında demokrasi hakkında yazdıkları yenilir yutulur şeyler değildir. Elbette ki günümüzde demokrasi ideolojilerin prensidir ve hiç de eleştirmeye gelmez. Demokratik bilinçle her şeyi eleştirebilirsiniz ancak demokrasinin kendisini eleştiremezsiniz. Eleştirmeye kalkarsanız entelektüelinden medyasına hiç de hoş karşılanmayacaktır ya da kamuoyu tarafından anarşist ya da monarşist olmakla, saltanatı geri getirmeye çalışmakla suçlanabilirsiniz. Halbuki dünyada "demokrasiyi daha fazla demokratikleştirmek" adına liberal ve sol çevreler eleştirilerini yapmaktan çekinmemektedirler. (Bkz. Chantal Mouffe, Ernesto Laclau, Seyla Benhabib, Hannah Arendt, Jürgen Habermas, vs.)

Peki niçin eşitlik ideolojisi son derece sıkıntılı bir ideolojik yaklaşım, öğrenmek için bu konuda Yunan filozofu Platon'a başvuralım. Platon'a göre, demokrasi gerçekte eşitlik ideolojisi altında, yani herkesi birbirine eşit kılma vaadiyle, asli meselesi hazları ve hakları tüketmek olan ve herkesin seveceği bir "palyaço kıyafeti"dir. Toplumsal hiyerarşinin ve otorite sisteminin bozulduğu tamamen eşitlikçi bir toplumda ilişkiler şöyledir: yöneticiler yönetilenlere benzer ya da onları andırır. Yönetilenler de yönetenlere benzer. Kadınlarla erkekler eşittir, babalarla oğullar, dedelerle torunlar eşittir. Babalar evlatlarına eşiti olarak davranmayı öğrenir. Yabancıyla, göçmenle yurttaş birbirine eşittir. Öğretmenle öğrenci birbirine eşittir. Öğretmen öğrenciden hem korkar hem de onları över, öğrenciler de öğretmenlerle alay eder. (Tik Tok eğlencesi haline gelen öğretmenin konumu nedir bugün?) Gençler kendilerini yaşlılarla eşit gördüğü için ne dediklerine kulak asmazlar. Hayvanlar bile özgürdür, Platon'a göre kendi özgürlüklerinin ve onurlarının farkında olan atlar ve eşekler sokakta onlara yol vermeyenleri itebilir. (Rancier, Demokrasi Nefreti, İletişim Yayınları, İstanbul, 2020, s. 44) Platon'un bu son tespiti sokaktaki başıboş köpeklerden niçin özür dilememiz gerektiğinin cevabıdır aynı zamanda. Evet, elbette Platon'unki politik bir satir, yani politik taşlama olabilir, ama bugün en çok ihtiyacımız olan şey de bu politik satir zaten. Doğruluğu apaçık şeyler karşısında bile bu kadar idelojik bir kamplaşmanın panzehiri yalnızca "satir" olabilir. Çünkü ne söylersek söyleyelim bir kampa ya da tarafa yerleştirileceğiz. Söylediğimizin doğruluğunun ya da apaçıklığının bugün hiç bir önemi yoktur.

Hayvan hakları ile ilgili yasaların her çağdaş toplumda elbette bulunması gerekir. Fakat bu yasalar yapılırken insanın hayvanla olan ilişkisinde insana hayvanlar tarafından verilebilecek zarar göz ardı edilemez. Hayvan hakları savunucuları kentte yaşayan başıboş köpeklerin doğal ortamlarından koparılmaması gerektiği görüşünü savunuyorlar. Onların toplanıp barınaklara yerleştirilmesine, dağa ovaya bırakılmasına, kısırlaştırılmasına karşı çıkıyorlar. Bununla birlikte sormamız gereken bir soru var. Kent mi doğal ortam?

Modern insanın yaşadığı kentler güvensizliğin kalesi olmuş durumda. Hem hayvanlar hem de insanlar için güvensiz. Arabalar tarafından çarpılan kediler, köpeklere neredeyse her gün rastlarsınız. Kentte tedirgin olmadan dolaşmak bile imkansız hale geldi. Başıboş köpek sürüleri yüzünden çocuklar parklarda oynayamıyorken, okuldan eve gelirken saldırıya uğrama korkusu olmadan yürüyemiyorken kentin köpeklerin doğal ortamı olduğunu savunmak çok absürt görünüyor. Bu olsa olsa gerçekliğin mitleştirilmesidir.

Descartesçı düşünce

Hayvanlarla insanların ilişkisi felsefi teorilere de konu olmuştur. Hayvanlara ilişkin konumlandırmamız biraz da bu felsefelerin sonucudur. 17.yy başlarının filozofu ve Kartezyen düşünce geleneğinin babası René Descartes, insan dışındaki hayvanların hissiz makineler olduklarına inanıyordu. Aslında bu fikir Descartes'ın aklına birden bire düşmemişti. O, kendisinden önceki Hıristiyan düşünce mirasını devralmıştı ve onu rasyonalize etmişti. Zira Hıristiyanlık yalnızca insanların bir ruhu olduğunu söylüyordu. Hayvan ve insan hiyerarşisini Hırisitiyanlık bu şekilde kuruyordu. Bir ruha sahip olmakla aslında insan hayvandan üst bir konumdaydı. Descartes hayvanları pencereden aşağı atıp, kendi düşüncesini test edermiş diye bir dedikodu da mevcut. Eğer bunu gerçekten yapmışsa o zaman hayvanlar değil, insanlar hissiz demektir. Ruhun ya da bilincin sadece insanda bulunduğunu varsayan Descartesçı düşünme tarzı günü geldiğinde hayvanlar için çok özel hakları talep etmeyi gerektirmiştir. Batı felsefesi hayvanı bu şekilde konumlandırırken insanı Tanrılara yakın bir konuma yerleştirir. Müslümanın hayvanlara Descartes gibi yaklaşması ise hiçbir zaman mümkün değildir.

Hayvan hakları elbette önemli. Bununla birlikte başıboş köpek sorununda saldırgan köpekleri sırf bir canlı olduğu için savunanlar şu soruya da cevap vermeliler. Evinizdeki hamam böceklerini ya da yaz aylarında sizi sokan sinekleri sırf canlı olduğu için öldürmeyip yanınızda tutar mısınız? Elektrikle bir hayvana işkence yapılması çok yanlıştır çünkü hayvan acı çeker peki aynı hassasiyeti bu hayvanlara kullandığınız kozmetikler ya da ilaçlar için deney adı altında eziyet edildiğinde gösteriyor musunuz? Tavanızdaki karidesler ya da biranın yanında yenilen midyeler de acı çekerler mi? Hiç düşündünüz mü?

Hayvanın ahlaki statüsü

Son yıllarda hayvan hakları hakkında felsefi olarak ciddi bir literatür oluştu. Peter Singer'den, Regan'a, Francione'in "abolisyonist" (hayvanların mülk statüsünün ortadan kaldırılmasını savunan yaklaşım) yaklaşımına kadar pek çok farklı fikirden söz edebiliriz. Hayvan refahı savunucularının yetersiz kaldıkları yerde hayvanların haklarını felsefi bakımdan savunanlar göz doldurmaya başladı. Bu düşünürler, hayvan haklarının savunulmasındaki tutarsızlıkları ifşa ettiler. (Bu konuda derli toplu bir değerlendirme için şu makale okunabilir: Olgun Hakan,"Batı Felsefesinde Hayvanın Ahlâkî Statüsü: Francione'nin Abolisyonizmi Üzerine Bir Değerlendirme", OPUS, Uluslararası Toplum Araştırmaları Dergisi, Sayı:25, Mayıs 2020, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/1094641) Mesele, özellikle hayvanların ahlaki statüsü hakkındadır. İnsanla hayvan arasında nerede sınır çizileceği Batı düşüncesinde büyük bir tartışma konusudur. Hayvan refahını savunanlar hayvanın acı duyabileceği tezini savunur. Bu durumda hayvanın ahlaki bir değeri vardır ve onlara lüzumsuz olarak eziyet etmemek gerektiği tezini ileri sürerler. Ancak lüzumlu olan ve olmayan arasındaki fark ya da sınır muğlaktır. Bu yaklaşım tarzı lüzumlu olması şartıyla hayvanın insan yararına öldürülebileceği ya da kullanılabileceği fikrine cevaz verir. Yani hayvandan elde edilecek fayda ona verilen acıdan büyükse hayvanların ilaç, gıda, giyim, araştırma, eğlence için kullanılmasında bir sakınca yoktur. (Bu yaklaşım Jeremy Benthamcı fayda anlayışına dayanır.) Hayvan hakları hareketi ise hayvanların insanlığın faydasına da olsa bu türden kullanımına tamamen karşıdır. Önemli olan hayvanı insandan tamamen kurtarmak ona tam olarak özgürlüğünü kazandırmaktır. Bu yaklaşımların en önemlilerinden birisi hayvanların mülk statüsünü tamamen kaldırarak hayvanı insandan tamamen özgürleştirmeyi hedefleyen yaklaşımdır.

Bununla birlikte ilk yaklaşımın sakatlığını diğer yaklaşımlar da taşımaktadır. Hayvanların ahlaki olarak insanla eşit olduğu fikri gerçek hayatta karşılığı olamayan –keşke olsaydı- bir idealdir. Son zamanlarda Batı'dan gelen ve gençler arasında oldukça popüler olmaya başlayan veganlık ya da vejeteryanlık savunucularıyla girişimde bulunmanın da çok anlamı yok çünkü insanlar hayvanların ahlaki statüsü değişti diye bir günde et yemeyi bırakmazlar. Bir de niye bıraksınlar? Burada derin bir sosyoloji olduğu unutulmamalıdır. Dolayısıyla hayvanlar ve haklarıyla ilgili ideal değil, daha reel stratejilere ihtiyacımız var. Hayvanların acı çekebilen varlıklar olduğunu ve onlara işkence etmememiz gerektiğini unutmadan insanların da acı çekebilen ve vücut – ruh bütünlüklerinin korunması gereken varlıklar olduğunu hatırlamalıyız. Hayvan hayatını savunduğumuz kadar insan hayatını da savunabilmeliyiz. Yoksa bu sorun daha çok can yakar.

[email protected]