Şalvardan şala, şalgamdan havyara... Bir Müslüm filmi

Aydın Aktay/ Sakarya Üniversitesi Öğretim Görevlisi  
13.01.2019

Müslüm’ün bizzat kendisi, yıllarca kendisini dışlayan, merkezlerine kabul etmeyen Beyaz Türklerin mekanlarında Nilüfer’in şarkısını seslendirerek sahne almaya başlarken bitirdi kavgasını. “İtirazım var” diyen varoş çocuğu, reklamlara çıkıp “İhtiyacım var” dediğinde bitti kavga.



Müslüm’ün Adana’da bir çay bahçesinde “Adana’ya gidek mi?/ Şalgamından içek mi? /Şalvarından giyek mi?” türküsü ile başlayıp bir aile dramı sonrasında İstanbul’a uzanan öyküsünün anlatıldığı filmi izledim... Filmde Müslüm Gürses’in biyografisinin, beklentilerimin gerçekten çok üstünde bir seviyede kurgu ve oyunculuk performansı ile yansıtıldığını söyleyebilirim.

Müslüm’ün, annesini ve kardeşlerini de hayallerine ortak ederek zalim ve ayyaş babasının ördüğü duvarlardan atlama denemeleri bir facia ile sonlanıyor. Babası, annesini ve kız kardeşini öldürüyor. Daha önce bir kardeşini kaybetmiş olan Müslüm, kalan son kardeşine sahip çıkmada da başarısız oluyor ve bu koskoca dünyada acılarıyla yalnız kalıyor...

Limoncu Ali ve Yunus Divanı

Müslüm’ün bu kaldırılması güç yaşamında tutunacak dört dalı var: İçki, Yunus Emre Divanı, Muhterem Nur’a olan safiyane aşkı ve sesi, yani müzik... Geçirdiği trafik kazası sonrasında öldü diye morga atılan Müslüm, son anda kefeni yırtar ama girdiği yoğun bakımdan bu sefer kulağını kaybederek çıkar ve artık dallardan biri kırılmak üzeredir. Tam bu noktada “Senin sesin sendeki parçalarının hepsinden fazladır. Asıl sesini kaybedersen yenilirsin evlat...” diyen Limoncu Ali’nin sözü ve Yunus Emre’nin Divanı, hayat öpücüğü misali Müslüm’ü ayağa kaldırmaya yeter. Artık Müslüm için dünyalıkların hepsine ustası Limoncu Ali’den öğrendiği gibi sövmek çok kolaydır ve bu dünyaya karşı geliştirdiği protest tavır, ona sanıldığından daha fazla güç verir.

Yunus Emre dervişliğine kendisini yetiştiren Limoncu Ali vasıtasıyla talip olan Müslüm için içinde bulunduğu durum sadece dervişane bir çözümle atlatılabilir. Müslüm Gürses’in erken yaşlardan itibaren Yunus Emre şiirleriyle olan ilişkisi bir eski kitap üzerinden izleyicilere her fırsatta aktarılıyor. Fakat Müslüm’ün bu şiirlerle oluşturduğu iddia edilen dervişane profile yakıştırılacak bir portresi sunulamıyor. Amacın bu portreyi izleyicilerin zihnine kazımak olduğu aşikar.

Filmin dikkatleri çekecek en önemli eksiklerinden birisi de Müslüm’ü keşfedip yetiştiren ve ona dervişlik bilinci kazandıran Limoncu Ali’den Müslüm’ün şöhreti sonrasında hiç söz edilmemesi. Ayrıca Muhterem Nur ile aralarındaki ciddi kültür ve büyük yaş farkına rağmen yaşadıkları sıra dışı birlikteliğin psikoanalitiğinin yeterince beyaz perdeye yansıtılamaması da diğer eksiklerden. Çünkü Müslüm’ün hayatının ikinci döneminde kariyerinin zirve yapması ve dışlandığı beyaz elit ortamlarda kabul görmesinin sanırım kilidini açan en önemli anahtar Muhterem Nur idi. Muhterem Nur’un bu başarı hikayesindeki etkin rolü, sadece bir ayyaşın zulmüne katlanan bir kadın olarak verilmiş ve her Türk filminde gerekli görülen romantik sahnelerin sosuna bir katkı maddesi olarak düşünülmüş gibi görünüyor. Filmin bu eksikleri yine de filmin takdir edilecek performansını gölgeleyemiyor.

‘Onlar yas tutuyor’

Müslüm, kafasına kaza sonrası takılan platinin ürettiği ve yaşadığı diğer bütün acılara katlanmak için de şişelerin dibini bulmayı dener. Çektiği onca acıya, yaşadığı onca felakete ve zulme rağmen affedici tavrı, babasının afla cezaevinden çıkmasında zirve yapar, babasını aç açıkta bırakmaz. Babası gibi biri olmamak için bilinçaltında geliştirdiği bu affedici tavrı, kendisini Gülhane Parkı konserinde bıçaklayan hayranına da göstermekte tereddüt etmez. İflah olmaz bir alkolik olan Müslüm, babası gibi zalim bir ayyaşa dönüşmez. Müslüm Gürses, babası gibi bir baba olma korkusuyla hiç çocuk yapma arzusu taşımamış ama babalık duygusunu herkesin özellikle kendisi gibi acı yüklü hayatlar yasamış genç hayranlarının babası olarak fazlasıyla tatmış bir figür. Kendilerini konserlerinde jiletleyen hayranlarının bu taşkınlıkları sorulduğunda Müslüm “Onlar yas tutuyor” şeklinde cevap verirken hayranlarının dünyasına hakim bir filozof edasındadır.

12 Eylül Askeri Darbesi’nin haberini radyodan dinlerken önündeki çilingir sofrasına öfke ile tekmeleyip masayı dağıtması akabinde bir şarkı devreye girer “Ben hep böyle yenilmeye mahkum muyum?” Müslüm filminde Müslüm’ün en çaresiz olduğu ve yenilmiş göründüğü sahne budur. Bu, yönetmenin veya senaristin ideolojik tercihi olarak da yorumlanabilir, Müslüm’ün özgürlükçü demokratik bilincinin bir yansıması olarak da. Ancak Türkiye’de Müslüm’e hayran ama merkeze yürüme motivasyonu ve talebi oldukça güçlü bu kalabalık varoş çocuklarının zamanla neoliberal politikaların taşıyıcı bir kitlesi olacağını daha önceden görüyor Müslüm.

Beyazlaşma süreci

Sonraki süreçte, eski dünyanın zencisi Müslüm beyazlaşmıştır. Her yerde bembeyaz takım elbiseleri ve sahne kostümleriyle çıkmaktadır artık ve “Beyazların yöresinden” nasiplenmeye başlamıştır. Müslüm’deki bu değişim, aslında son 30 yıldır merkeze yürüyen tüm siyasal ve sosyal hareketlerin kaderi olmuştur. Sol sosyalist hareketlerin kaderini şimdilerde İslamcı kalabalıklar AK Parti vesilesiyle yerleştikleri merkezlerde beyazlaşarak yaşıyor. Müslüm’ün bizzat kendisi, yıllarca kendisini dışlayan, merkezlerine kabul etmeyen Beyaz Türklerin mekanlarında Nilüfer’in şarkısını seslendirerek sahne almaya başlarken bitiriyor kavgasını.

Futbol dünyasında Müslüm Gürses’in hikayesi, Fatih Terim’in Adana varoşlarında kabadayılıkla başlayıp kendisine burun kıvırıp çemkiren Galatasaray Lisesi aristokrasisine İtalyan tarzı kılık kıyafeti ve İngilizce konuşma cesareti ile karşılık vererek kendisini kabul ettirmesiyle sonlanan serüvenine çok benziyor. Hepimiz hikayemize şalvar ve şalgamla başlayıp havyar ve şalla bitiriyoruz.

Filmde göremedik ama bir zamanlar siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik tüm süreçlere “İtirazım var” diyen varoş çocuğu Müslüm, televizyon reklamlarında artık “İhtiyacım var” diyerek sistemle düzenle kavgasını çoktan sonlandırmıştı zaten. Teoman’ın Paramparça’sını söylerken gerçek evlatlarında derin bir terk edilmişlik hissi yaratıyordu.

Sonu hep aynı bu hikayelerin: Evlatlar mı terkediyor babalarını; babalar mı evlatlarını? Üçüncü olasılık imkan dahilinde olabilir mi?

‘Zor ama güzeldi’ 

 Filmde Müslüm’ün son cümlesi şöyle: “Zor bir hayattı yaşadığım ama güzeldi.” Bu rıza gösterme tavrında bir dervişlik görülebilir, ya da “Bu bir rıza lokmasıdır/yiyemezsin demedim mi?” diyen Pir Sultan Abdal’a modern dünyadan bir meydan okuma da sezilebilir.

Asıl soruyu sormak vaktidir simdi: Müslüm, iflah olmaz bir ayyaş mıydı bir derviş mi?

İşte, böyle bir Müslüm geçti dünya üzerinden...

aydin-aktay@hotmail.com