Selahaddin sadece 'Kudüs fatihi' midir?

Dr. M. Mücahit Küçükyılmaz / Yazar
27.06.2020

Selahaddin Kudüs'ün anahtarının İslam birliğinde olduğunu görmüştü. Birlik için de, yüzyıllardan bugüne Ortadoğu'da değişmez bir hakikat olarak şu dört şehrin birleşmesi gerekiyordu: Kahire, Musul, Şam, Halep.



Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethettiği bilinir ama fetihten sonra ne yaptığı ve nelerle karşılaştığı hakkında pek konuşulmaz. Mehmed Akif’in ifadesiyle “Şarkın en sevgili Sultanı” Selahaddin Eyyubi hayatı boyunca ilimle meşgul olmak istedi. Öklid geometrisi, astronomi, matematik, mantık, felsefe, tarih ve fıkıh alanlarında eğitim gördü; tıp alanında derin bilgiler edindi, Şam’daki Hadis Medresesinden mezun oldu. Ne var ki, kader onun için ağlarını başka türlü örecekti. Bazı insanların rüyalarını süsleyen, hırslarını besleyen makam ve mevkiler vardır, bazıları da o makamlardan ateşten kaçar gibi uzaklaşır. Fakat Allah’ın takdiri bazen koşana değil, Selahaddin gibi makam ve şöhretten kaçana isabet eder.

Selahaddin, 1138’de bugün Irak topraklarında yer alan Tikrît’te doğduğunda Kudüs Haçlılar tarafından işgal edileli 39 yıl olmuş, Kudüs’te Haçlı Krallığı ile Urfa ve Antakya’da Haçlı kontlukları kurulmuştu. O sırada İslam dünyasının en güçlü devleti Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun Sultanı Sencer iç çekişmelerle uğraşıyor, Harzemşahlı Atsız ile savaşıyordu. Nitekim Sencer, birkaç yıl sonra, 1141’de Moğol Karahıtay’lara karşı Katvan’da acı bir mağlubiyet aldıktan sonra Oğuzlarla savaşa tutuşacak ve Büyük Selçuklu ile birlikte tarih sahnesinden çekilecekti.

Anadolu’da Türkiye Selçuklu Sultanı Mesud, bir yandan Danişmendliler, diğer yandan da Bizans ile mücadele ediyor, babası Kılıçarslan’ın 25 yaşında erken ölümüyle fetret devri yaşayan devleti toparlamaya çalışıyordu.

Kudüs’ün dört anahtarı

Bağdat’taki Sünni Abbasi halifeliğine karşı Mısır’da da Şii Fatımi halifeliği kurulmuş, İslam dünyası sadece etnik değil, mezhebi ayrımlarla da parçalanmış durumdaydı.

Müslümanların bu dağınık halini çok iyi değerlendiren Bizans ve Haçlılar, sürekli değişen ittifaklar kurarak bölgedeki nüfuzlarını artırıyorlardı. Onların önünde duran ve Ortadoğu içlerine daha fazla ilerlemelerine engel olan tek güç, Irak ve Suriye topraklarında hüküm süren Oğuzların Avşar boyuna mensup Zengilerdi.

Babası Necmeddin Eyyub ile birlikte Zengilerin hizmetinde olan Selahaddin genç yaşta amcası Esedüddin Şirkuh ile beraber Şam’a gelip Haçlılara karşı yapılan savaşlarda cesareti ve askerî yetenekleriyle dikkat çekerek şehrin askerî valiliğine kadar yükseldi.

Her daim yüreğindeki Allah korkusunu simasına ve işlerine yansıtan Selahaddin, erken yaşlarda dindar, mütevazı, cömert, heybetli, mert, vakur, mütebessim ve adaletli bir emir olarak halk tarafından sevilmeye başladı. Arapça, Farsça, Kürtçe ve Türkçeyi çok iyi derecede öğrendi, Kur’an-ı Kerim’i ezberledi. Nureddin Mahmud Zengi’nin emri altında Haçlıları İslam dünyasından söküp atmak için çarpışırken, Kudüs İslam’ın oluncaya kadar ağız dolusu gülmeyi kendine yasakladı. Selahaddin Kudüs’ün anahtarının İslam birliğinde olduğunu görmüştü. Birlik için de, yüzyıllardan bugüne Ortadoğu’da değişmez bir hakikat olarak şu dört şehrin birleşmesi gerekiyordu: Kahire, Musul, Şam, Halep.

Mısır’a vezir olmak

Nureddin Zengi, 1164’te kendisinden yardım isteyen Fatımi veziri Şâver’in daveti üzerine, amcası Şirkuh ile birlikte onu Mısır’a gönderdiğinde, Selahaddin, İslam birliğini sağlama işine buradan başladı. Fatımi halifeliği sürekli değişen vezirlerin iktidar mücadelesi ile zayıflamış ve sık sık Kudüs Haçlı Krallığı veya Bizanslılar ile iş birliği yaparak İslam dünyasında büyük bir sorun haline gelmişti. Vezir Şâver 1169’da öldürülünce, Fatımi Halifesi Âdıd Lidinillah, o sırada büyük bir ordu ile Mısır’da bulunan Şirkuh’u vezir tayin etti. 2 ay sonra onun da vefat etmesi üzerine Selahaddin, 31 yaşında hem Nureddin Zengi’nin Mısır’daki ordusunun kumandanlığı, hem de Fatımi halifeliğinin vezirliği gibi iki önemli görevi birden üstlendi. Bu sırada muhalif Fatımiler Cevher adlı bir saray görevlisinin önderliğinde Haçlılar ile anlaşarak Selahaddin’e karşı bir darbe girişiminde bulundular. Selahaddin darbeyi püskürttüğü gibi, Mısır’a saldıran Haçlıları da mağlup etti. Ülkeye tam anlamıyla hâkim olmak için orduyu yeniden teşkilatlandırdı, aksayan bürokrasiyi düzenledi ve Fatımi halifeliğine son vererek Mısır’ı doğrudan Şam’daki dostu ve hükümdarı Nureddin Zengi’ye bağladı.

Selahaddin henüz hükümdar dahi olmadan Şam ve Kahire, Kudüs için bir araya gelmişti. Nureddin Zengi 1174’te vefat ettiğinde onun 11 yaşındaki oğlu İsmail’in başa geçmesini fırsat bilen Nureddin’in Musul, Şam ve Halep’teki kumandanları mücadeleye tutuştular. Selahaddin ise o sırada hep yaptığı gibi cihad ediyor, İskenderiye’ye çıkarma yapan Normanlarla savaşıyordu.

Sultanlık daveti

Nureddin Zengi’nin mirasının dağılacağını gören Selahaddin, Şam halkının çağrıları üzerine devleti kurtarmak ve sonrasında Haçlıları Kudüs’ten atmak için Kahire’den 700 atlıyla harekete geçti. 1174’ten 1186’ya kadar kâh Halep ve Musul’da, kâh Diyarbakır ve Silvan’da, kâh Hama ve Humus’ta birliği sağlamak için mücadele etti. Bu sırada Gazze, Askalan, Remle, Banyas, Beyrut ve Kerek’te Haçlılarla savaşmaya da devam etti. Haçlılarla ittifak yapan Haşhaşileri ve Halep-Musul emirlerini mağlup ettikten sonra, bölgede birliği sağlaması 12 yıl sürdü. Kahire, Şam, Halep ve Musul bir araya geldiğinde Selahaddin’in önünde Kudüs için artık içeride bir engel kalmamıştı.

Bu sırada Selahaddin ile iyi anlaşan cüzamlı Kral IV. Baudouin ölmüş, yerine onun kız kardeşi ile evlenen savaş yanlısı Guy de Lusignan geçmişti. Kerek bölgesine hâkim olan Renaud de Châtillon, daha önceki anlaşmaları bozup Mekke ve Medine’ye Kızıldeniz üzerinden korsan gemileri yollayıp hac ve ticaret kervanlarına saldırınca Selahaddin yeni krala anlaşmayı hatırlattı. Fakat Lusignan ile Selahaddin’i daha önce 1177’de Montgisard muharebesinde yenen arkadaşı Renaud, büyük bir ordu toplayarak saldırıya geçtiler. Amaçları Selahaddin’i tekrar mağlup ederek ortadan kaldırmaktı.

Şecaat, merhamet ve adalet

Haçlıları 4 Temmuz 1187’de Taberiye gölü yakınındaki Hıttin’de ağır bir yenilgiye uğratan Selahaddin, 20 bin kişilik Haçlı ordusundan 17 binini imha etti. Sadece savaşın başlarında yaklaşan felaketi gören ve aslında Selahaddin ile anlaşmanın bozulmasına itiraz etmiş olan Trablus Kontu Raymond ve birliklerinin kaçmasına göz yuman Selahaddin, Kral Guy ve Renaud’yu esir aldı. Selahaddin, günlerdir susuzluktan perişan olan esirlerden Kral Guy’e kendi elleriyle soğuk su ikram etti. Geleneklere göre, bir kralın esir aldığı başka bir krala kendi eliyle su ikram etmesi onun canını bağışladığı anlamına geliyordu. Bunu iyi bilen Guy suyun bir kısmını içtikten sonra, kalanını arkadaşı Renaud’ya uzatarak kurnazca bir hareketle onun da hayatını kurtarmak istedi.

Hikâyenin daha geniş anlatımını Selahaddin’in hiç yanından ayırmadığı ve olay anında karargâhında bulunan tarihçi İmadeddin el-Isfahani’den dinleyelim:

“Selahaddin, Kral Guy’u davet etti ve yanına oturttu sonra içeriye Renaud girdi ve Selahaddin’in yanında oturan kralının yanına oturdu. Selahaddin ona günahlarını hatırlattı. ‘Kaç kere yemin ettin ve yeminini çiğnedin? Kaç kere hiçbir zaman saygı duymayacağın anlaşmalar imzaladın?’ dedi. Renaud, tercümana cevap verdi: ‘Krallar her zaman böyle hareket eder. Daha fazla bir şey yapmayacağım.’ Bu sırada Kral Guy susuzluktan halsizleşmiş, kafası sarhoş gibi asılı kalmıştı, suratı verdiği büyük kavgayı açık ediyordu. Selahaddin, ona güven verici şekilde konuşup soğuk su getirtip ikram etti. Kral içti ve sonra suyun kalanını suratı kireç gibi olan Renaud’ya verdi. Sultan, Guy’a: ‘Suyu ona vermeden önce benden izin almadın. Bu yüzden ona merhamet göstermek zorunda değilim’ dedi. Sultan, bunları söyledikten sonra esirleri büyük bir korku içinde geride bırakıp gülümseyerek atına bindi ve gitti. Birliklerinin dönüşünü yönetti ve sonra çadırına geri geldi. Renaud’nun oraya getirilmesini buyurdu. Sonra kılıcını eline aldı ve onun boynu ile omuz kemiği arasına vurdu. Renaud düştü, onun kafasını kesti ve vücudu korkudan titreyen kralın ayaklarının önüne düştü. Kralı öyle gören Selahaddin güven verici tonda ona, ‘Kral öldürmek kralların âdeti değildir, fakat haddini aşan bu adam gaddarlığı ve zalimliği yüzünden öldürülmüştür’ dedi.”

Hıttin’de Haçlı ordusunu yok eden Selahaddin, dört ay sonra 2 Ekim’de Kudüs’ü fethettiğinde, onu 88 yıl önce bir kan deryasına çeviren Haçlıların aksine, merhametli ve adil bir hükümdar olarak şehre girdi. İntikam almadı, yağmaya müsaade etmedi, mabetlere zarar vermedi, sivillere dokunmadı, hatta fakir olanların kurtuluş fidyelerini bizzat kendisi ödediği gibi herkesi dininde ve yaşantısında özgür bıraktı. Cömertliği dillere destan olan Selahaddin, ganimetten kendisine düşen payı bile askerlerine ve Kudüs’ün garibanlarına sadaka olarak dağıttığı için elinde avucunda bir şey kalmayan bir sultana dönüştü. Bazı emirleri bu yönünü sert biçimde eleştirerek onu, “Yarın tekrar düşmanla karşılaşman icap ederse asker toplayacak parayı nereden bulacaksın?” diye uyardılar.

Ya Kudüs’ten sonra?

Avrupa’da ise Papa III. Urbanus, Hıttin ve Kudüs’te yaşanan hezimeti duyunca kederinden ölmüş, yeni Papa VIII. Gregorius “Korkunç Duyum” başlıklı bir kararname yayınlayarak yeni bir Haçlı seferi çağrısında bulunmuştu. Papa, Selahaddin’i “şeytanın iş birlikçisi bir barbar” olarak tasvir ediyor, ona karşı sefere çıkanların borçlarının silineceğini, yasal takiplerden muaf olacaklarını, ailelerinin ve mallarının Kilise güvencesine altına alınacağını ve öldükten sonra ebedi cennete kavuşacaklarını ilan ediyordu. 1189 yılında Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa, Fransa Kralı Philippe Auguste ve İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard, ordularını toplayarak karadan ve denizden Kudüs’e yöneldiler.

Bu sırada esir Kudüs Kralı Guy, bir daha Müslümanlara karşı savaşmayacağına yemin etmesi üzerine Selahaddin tarafından serbest bırakılmıştı. Tabii ki yeminini bozdu ve batıdan gelen Haçlıları stratejik Akka kalesini almaya teşvik etti. Küçük bir Müslüman birliği Haçlılar tarafından denizden ve kısmen karadan kuşatılan kalede savunma yaparken, Selahaddin de ordusuyla karadan gelip Haçlıları kuşattı. Bu şekilde oluşan “Akka kilidi” çatışmalarla yaklaşık 2 yıl devam etti. Savaştan arta kalan zamanlarda Richard ile Selahaddin haberleşiyor, hatta iklime alışamayan kral, sultandan tavuk, meyveler, şerbetler ve kar istiyor; Selahaddin de bu isteklerle birlikte başka hediyeleri Richard’a yolluyordu.

Bir keresinde, Richard ağır bir hastalığa yakalanır ve Selahaddin hekimler göndererek onu iyileştirdikten sonra şöyle der:

“Aramızdaki kavgayı ya saygıdeğer bir anlaşmayla ya da silahlarımızla kesin bir savaş yaparak sonlandıracağız. Efendisi tarafından perişan edilmiş bir kölenin ölümünü yaşamanız ne mevkiinize ne cesaretinize yakışır, ne de cesur bir düşmanın böyle bir hastalık nedeniyle silahımızdan kaçması bizim şanımıza uygundur.”

Hatta Sir Walter Scott’ın efsanevi anlatımına göre, Haçlı ordugâhına gidip Richard’ı tedavi eden kişilerin başında bizzat hekim kılığındaki Selahaddin Eyyubi vardır. Bunu bilemiyoruz, fakat bildiğimiz şey, ölümünden kısa bir süre sonra İslam dünyasında neredeyse unutulmaya yüz tutan Selahaddin hakkında en kapsamlı ve olumlu bilgileri Batılı tarihçiler ve yazarlardan almakta olduğumuzdur.

Sadece ölümünden sonra değil, yaşarken de Selahaddin’in kıymeti Müslümanlar arasında tam olarak bilinemedi. Bıktırıcı Akka kuşatması sırasında herhangi bir ganimet elde etme imkânı olmadığı için ordudaki pek çok emir memleketine dönerek Selahaddin’i yüz üstü bıraktı. Halifeye defalarca yardım isteyen mektuplar yazmasına rağmen, birkaç nalbur, istihkâmcı ile at ve kılıçtan başka bir destek gönderilmedi. Hatta halife, kendisine Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatan Selahaddin’e 20 bin altınlık borç senedi bile yolladı. Bir mektubunda özetle Selahaddin, halifeye şunları diyordu: “Hizmetkârınız (Selahaddin), işi çetin ve şerri çok olan bu düşman ile ilgili haberlere sizi usandırmamak için ara verdi. İnsanlar hem muhasara eden, hem muhasara edilen bir düşman görmemişlerdir… Harp, esaret ve ölüm onları yedikçe denizden yenileri geliyor. Ordugâhlarında sayılamayacak kadar çok batı askerleri ve yabancı dillerde konuşanlar toplandı. Öyle ki, biri esir alınır veya iltica ederse, onun dilini anlamak için birçok tercümana ihtiyaç oluyor… Yardımcı askerler şimdi gelmezse ne zaman gelecek? İhtiyaç geçtikten sonra geleceğine hiç gelmesin! Bu zaman, Müslümanların gevşekliği bırakıp uzaktan yakından harekete geçmeleri, bütün askerleriyle yardıma koşmaları zamanıdır. İnsan böyle yüce bir vazifeyi bırakır da nasıl yerinde oturur!”

Orduyu terk eden emirler

Yalnızca yerinde oturmakla kalmadılar; aralarında İzzeddin Ersel, Hüsameddin Temüştaş, Sungur el-Vişakî gibi namlı kahramanların bulunduğu bazı emirler Akka’dan gizlice kaçtılar. Cezire emiri Sencerşah, sultanın ısrarlarına rağmen, yurduna dönmek istediğini söyleyerek ordusuyla beraber onu terk etti.

İşte, o günkü halife ile Kudüs’teki gibi ganimet toplama ihtimali olmayınca dağılan emirleri bugün hemen hiçbirimiz hatırlamıyor, bilenlerimiz de hayırla yâd etmiyor. Selahaddin ise sadece dostlarının değil, düşmanlarının bile saygıyla andığı bir şeref levhası olarak tarihin kahramanları arasında dimdik duruyor. Bir mümin için asıl mesele tarih olup gitmek veya bir şekilde tarihe geçmek değil, tarihe şan vermek, ardında güzel bir isim bırakmak ve Allah’ın huzuruna “huzur” içinde varabilmek değil midir?

İşte o Selahaddin öldüğü gün bir mızrağın ucuna bez parçası takarak hizmetkârlarıyla ülkesinin bütün şehirlerine gönderir ve münadilere şöyle söyletir: “Duyduk, duymadık demeyin! Kudüs’ü fetheden; hazinesinde altınlar, mücevherler bulunan Sultan Selahaddin mezarına amelleri dışında sadece şu kefen bezini götürebilecektir!”

mmucahit@gmail.com