Selahaddin'in ‘Akka Kilidi' Kudüs'ü nasıl kurtardı?

Dr. M. Mücahit Küçükyılmaz / Yazar
01.08.2020

Selahaddin, III. Haçlı Seferini durdurmayı sadece orduları ve kılıcıyla değil, adalet, tevazu ve ihlasıyla başardı. Kudüs'te ve Akka'da düşmana fazla merhamet göstermekle eleştirildiğinde gülümser ve “Af konusunda hata yapmak, haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gidiyor” derdi. Hazreti Ömer, Selahaddin ve Yavuz Sultan Selim'in mirası Kudüs, 1918 yılına kadar İslam'ın adalet ve merhametiyle idare edildi. Yine onu bekliyor!



“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın.”

Âl-i İmran, 103.

Bugün Filistin’in Akdeniz kıyısında bulunan Akka şehri Haçlı seferleri sırasında Kudüs’e açılan kapı olarak öne çıktı. Özellikle Kudüs’ün Selahaddin Eyyubi tarafından 2 Ekim 1187’de fethedilmesinden sonra 1189 yılında başlayıp 1192’de sona eren III. Haçlı Seferi sırasında İslam orduları ile Haçlı orduları tabiri caizse Akka’da düğümlendi. Müslümanların koruduğu Akka kalesini denizden ve zaman zaman karanın bazı bölgelerinden kuşatan Haçlılar, kaleye yardıma gelen Selahaddin Eyyubi tarafından da kendileri kuşatılmıştı. Avrupa’nın üç büyük devleti olan Alman İmparatorluğu, Fransa ve İngiltere kralları ile Selahaddin ve ona yardıma gelen emirleri arasında Akka etrafında iki yıla yakın süren şiddetli savaşlar yaşandı. Halifeye mektup yazan Selahaddin’in deyimiyle, “İnsanlar, o güne kadar hem muhasara eden, hem de muhasara edilen bir düşman görmemişlerdi.” Selahaddin, Akka’da yaşananları Abbasi halifesine şu sözlerle ifade ediyordu:

“Hizmetkârınız, işi çetin ve şerri çok olan bu düşmanla ilgili haberlere, sizi usandırmamak için ara verdi… Düşman, hendeklerine sığınmış, yardım geçmesine mani oluyor. Hendekleri içinde muhasara edilen düşmanın sayısı 5 bin şövalye ve 100 bin piyadeden az değil. Ölüm, harp ve esaret onları yedikçe denizden yenileri geliyor. Ordugâhlarında sayılamayacak kadar çok batılı asker ve yabancı dillerde konuşan insanlar toplandı. Öyle ki, biri esir alınır veya iltica ederse, onun dilini anlamak için çok sayıda tercümana ihtiyaç oluyor. Biri ondan, başka biri birinci tercümandan, üçüncü kişi ikinci tercümandan tercüme ederek onun dediklerini anlatıyor.”

‘Şimdi değilse ne zaman?’

İki önce Kudüs’ün fethi için yıllardır Nureddin Mahmud Zengi ile güç bela bir araya getirdikleri emirler şimdi memleketlerine dönmek için bin bir bahane uyduruyorlardı. Zira karşılarında ganimet alabilecekleri bir kuşatma savaşı değil, tersine kuşatma altında kurtarılmayı bekleyen Müslümanlar vardı. Öyleyse niçin boş yere ölsünlerdi! Kendisini birer birer terk eden emirlerini savaşmaya ikna etmek için kimine vaatlerde bulunan, kimini ikaz eden, kimine de hatırlı adamlarını yollayan Selahaddin, mektubun devamında karşılarında yer alan ve Kudüs’e yürümek isteyen her milletten zorlu düşmanları anlatıp kendisini ve ordusunu Akka’da kaderiyle baş başa bırakan Halifeye sitemkâr ifadelerle yükleniyordu:

“Düşmanın hileleri türlü türlü; bazen burçlarla, bazen mancınıklarla, bazen debbâbelerle hücum ediyor. Bazen lağım açmak, bazen tünel kazmak, bazen hendekleri doldurmak, bazen merdivenler kurmak için çalışıyor. Bazen gece, bazen gündüz, bazen denizden gemilerle saldırıyor. En sonunda Frenkler, karargâhlarının ortasında dikdörtgen şeklinde topraktan pek çok tepeler yaptılar. Bunların üzerine iskeleler kurdular. Topraktan tepeleri sura doğru yaklaştırarak iskeleleri bunların üzerinde yürütüp surun yarım ok atımı kadar önüne geldiler. Ateş, ağaçtan burçlarda etkili olurdu ancak bunlar demirden burçlar, dev mancınıklar yapıyorlar. Attığımız gülleler ve ateşli silahlar etkili olmuyor… Düşman şehrin muhasarasında inat ediyor. Bazı kısımlarda da lağımlar açmaya başladı. Şehir büyük tehlike ile karşı karşıya…

Bize yardım edecek askerler şimdi gelmezse ne zaman gelecek! İhtiyaç geçtikten sonra geleceklerine hiç gelmesinler! Zaman, Müslümanların rehaveti bırakıp uzaktan yakından harekete geçmeleri, bütün askerleriyle yardıma koşmaları zamanıdır. İnsan, bu büyük vazifeyi terk eder de nasıl yerinde oturur?”

Selahaddin’in bu belagat ve sitem dolu mektubu halifeyi pek etkilememiş olacak ki, Akka’ya yardım için birkaç at ve 20 bin altınlık bir borç senedi ile birkaç rençber ve duvar işçisi göndermekle yetindi!

Görünüşte Kudüs’ü kurtarmak gayesiyle yollara düşen, gerçekte ise Şarkın efsanevi zenginliklerini yağmalama hülyası kuran Haçlıların hikâyesi ise kendi içlerinde başka ilginçlikler barındırıyordu.

Frederik Barbarossa

Daha önce Schwabiya Dükü olarak II. Haçlı Seferine katılan Kutsal Roma Cermen İmparatoru Frederik Barbarossa 1188 yılında Mainz Dieti’nde Kudüs’e Haçlı olarak gitmek için and içtikten sonra, ordularının Marmara ve Anadolu’dan geçişi için Bizans elçileriyle anlaşmalar yaptı. Kendisiyle aynı adı taşıyan oğlu ile birlikte 11 Mayıs 1189’da 100 bin kişilik disiplinli ve iyi eğitimli bir ordunun başında yola çıktı. Alman Haçlılar, anlaşmaya rağmen yol üzerindeki Filibe’yi işgal ederek 3000 kişilik bir Bizans birliğini dağıttılar ve Edirne şehrini yakarak yağmaladılar.

Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan da Bizans İmparatoru gibi Haçlılarla anlaşarak geçişlerine müsaade etti. Hiç kimse bu devasa belayı karşısına almak istemiyordu. Sadece Batı ve İç Anadolu’daki Türkmenler Alman Haçlı ordusuna karşı vur-kaç taktiğiyle yıpratma savaşı verdiler. Zaten İmparator da bunun öcünü almak için, daha önce etrafından dolaşarak geçmeye söz verdiği Konya’yı yağmalayıp işgal etti. Haçlıların asıl hedefi Kudüs’tü ama oraya varıncaya kadar önlerine çıkan Bizans veya Selçuklu şehirlerini yakıp yıkmaktan geri kalmadılar.

Bu sırada İmparatorun dev ordusuyla üzerine doğru geldiğini an be an takip eden Selahaddin, uzun secdelerle süslediği namazlarında gözyaşları içinde dualar ediyordu. Bunlardan birinde, gözyaşları Göksu ırmağına dönüşmüş olacak ki, duası kabul oldu ve İmparator Silifke civarında atının tökezlemesiyle düştüğü nehirde kendisini dibe çeken zırhının ağırlıkları içinde boğulup gitti. İmparatorun kalbi ve iç organları Tarsus’ta, etleri Antakya’da bir katedrale gömülürken, ancak kemikleri Sayda’ya kadar ulaşabildi.

Fransa Kralı Filip Ogüst

Haberi alan Selahaddin bu kez şükür için secdeye giderken gözyaşları sevinçten akıyordu. Bunu lanetli bir işaret sayan Alman Haçlıları ise her bir yöne dağılırken, sadece oğul Frederik önderliğinde küçük bir birlik Sur şehrine varabildi.

Babasının geç doğan ilk oğlu olarak “Dieudonné”, yani “Tanrı’nın lütfu” lakabıyla anılan Filip, Papa Gregorius’un Kudüs’ün kaybedilişini “Avrupa Hıristiyanlarının günahlarının cezası” olarak ilan eden çağrısından sonra, harekete geçti. Önce İngiltere ile arasındaki savaşı sonlandıran Filip, ardından “Selahaddin öşrü” adı altında halktan epey vergi topladı ve ordusuyla Messina’ya varıp denizden Filistin’e ulaşarak 20 Mayıs 1190’da Akka’yı kuşattı. Ancak hem ülkesindeki Flandra kontluğunda sorunlar çıkması, hem ağır bir dizanteriye yakalanması, hem de İngiltere Kralı Rişar ile anlaşmazlıklar yaşaması nedeniyle kuşatma bitmeden, 31 Temmuz 1191’de Fransa’ya geri döndü.

İngiltere Kralı Rişar

Fransız asıllı Plantagenet Hanedanına mensup ve İngilizce bildiği bile şüpheli olan bu İngiltere Kralı, sonradan kendisine verilen “Coeur de lion”, yani “Arslan Yürekli” lakabıyla bilindi. 10 yıllık hükümdarlığı sırasında İngiltere’de bulunduğu toplam süre altı ayı geçmedi. İyi bir asker ama berbat bir siyasetçi olan Rişar, babasını tahttan indirdikten sonra, Filip gibi Papa’nın çağrısına uyarak 1190 yazında Akdeniz üzerinden Kudüs’e doğru sefere çıktı. Yolda gelmişken boş dönmemek adına bir nevi ısınma turları yaparak evvela Sicilya’yı, ardından Kıbrıs adasını işgal etti. Her iki ada da Hıristiyanların elindeydi ama bu Haçlılar için bir sorun değildi.

Selahaddin ile Akka, Yafa, Arsuf, Beyt Nuba ve Kudüs önlerinde defalarca çarpışmasına rağmen kesin bir sonuç elde edemedi. O da Filip gibi bölgenin iklimine uyum sağlayamadı, sık sık hastalandı. Hatta Selahaddin’in yolladığı hekimler tarafından tedavi edildi. Çarpışmalara verilen aralarda, cömertliğini bildiği Selahaddin’den kavun, karpuz, incir gibi mevsim meyveleri ile şerbet yapmak için kar istemekten geri kalmadı. Tabii bütün bu iyiliklerin karşılığını Akka’da 3 bin Müslüman esiri idam ederek ödemekten de! Sadece iklim ile uyuşmazlık ve Selahaddin ile anlaşmazlık yaşamadı; kardeşi Yurtsuz John ile Kral Filip’in kendisine karşı kumpas planladığını düşünüp onlarla da çatıştı.

Nihayet, Ekim 1192’de Kudüs’ten vazgeçip Tapınak şövalyesi kılığına girerek kayınbiraderi olan Bavyera Dükü Aslan Henry’nin topraklarına gitmek üzere Korfu adasından yelken açtı. Ancak gemisi Venedik kıyılarında karaya oturdu. Viyana’ya götürülüp Avusturya Dükü Leopold tarafından tutuklandıktan sonra Kutsal Roma Cermen İmparatoru VI. Henry’ye teslim edildi. Zira Dük, suikaste kurban giden Kudüs Kralı Conrad’ın kuzeniydi ve onun ölümünden Rişar’ı sorumlu tutuyordu. Annesi Akitanya Düşesi Elanor, yüklü bir fidye ödeyerek Rişar’ı iki yıl sonra esaretten kurtardı. Ne var ki, Rişar birlikte Haçlı Seferine çıktığı Filip’e karşı savaşırken acemi bir okçu tarafından kolundan vurulduktan birkaç gün sonra yarasının kangrene dönüşmesiyle 41 yaşında can verdi.

Ve Selahaddin…

Kudüs’ü geri almak için sefere çıkan Alman, İngiliz ve Fransız orduları, Selahaddin’in Akka’da attığı kilidi iki yılda ancak çözebildiler, daha ileri gidemediler. Fakat Fransız tarihçi Champdor’un deyimiyle, “İslam’ın en saf kahramanı” Selahaddin, III. Haçlı Seferini durdurmayı sadece orduları ve kılıcıyla değil, adalet, tevazu ve ihlasıyla başardı. Kudüs’te ve Akka’da düşmana fazla merhamet göstermekle eleştirildiğinde gülümser ve “Af konusunda hata yapmak, haklı olarak cezalandırmaktan daha çok hoşuma gidiyor” derdi. Onun merhamet kadar adalet duygusunun da gelişmiş olduğunun işaretlerini oğlu Melik ez-Zâhir’i Halep’e gönderirken verdiği nasihatte görebiliyoruz:

“Sana Allah’tan her zaman korkmanı tavsiye ederim. Her hayrın başı budur. Kan dökmekten korkuturum. Kan uyumaz. Ahalinin kalplerini kazanmanı ve onların işleriyle meşgul olmanı tavsiye ederim. Emirlerinin, devlet adamlarının kalplerini de kazanmaya çalış. Ben bütün elde ettiğim şeyleri, onların kalbini kazanmakla elde ettim. Kimseye kin besleme. Kul hakkından sakın. Zira kul hakkı ancak kulların rızasını almakla düşer. Allah’ın hakkı ise samimi tövbe ile affedilir.” Akka sonrası anlaşma imzalanırken en büyük rakiplerinden İbelinli Balyan’ın “İslam tarihinde senin yaptığın hizmeti başka kimse yapmadı” dediği Selahaddin, oğullarına birlik olmalarını vasiyet ederek Haçlıların yenilmesinden yaklaşık 6 ay sonra 4 Mart 1193’te dünyaya veda etti. Onun “Bu topraklara kılıçla sahip olduğumu sanmayın, ben bu yerlere Fazıl’ın kalemiyle sahip oldum” diyerek övdüğü bilge vezir Kadı el-Fazıl’ın, Selahaddin’in ölümünün ardından oğlu Melik ez-Zâhir’e söylediği sözleri hatırlayalım:

“Efendim olan babana bir daha kavuşmamak üzere veda ettim. Kapıdaki ordular ondan Allah’ın takdirini defedemediler. Şimdi apaçık hakikat şudur: İttifak ederseniz, babanızın şahsından başka bir kaybınız olmaz. Lakin ihtilafa düşerseniz, başınıza gelecek felaketlerin en hafifi babanızın kaybıdır.”

Hazreti Ömer, Selahaddin ve Yavuz Sultan Selim’in mirası Kudüs, 1918 yılına kadar İslam’ın adalet ve merhametiyle idare edildi. Yine onu bekliyor!

mmucahit@gmail.com