Semerkant'a doğru

Mustafa İsen / Yazar
25.09.2020



Sovyetlerin dağılmaya yüz tuttuğu doksanlı yılların ortaları. Türk dünyası kapılarını aralamış. Fırsat bulan bu coğrafyayı ziyaret ediyor ve ortalıkta bir kısmı gerçek, bir kısmı fantezi bir yığın hikaye. Tam böyle bir ortamda bir bilimsel toplantı çerçevesinde bizim de bir ziyaret ihtimalimiz ortaya çıkıyor. Birkaç defa ertelenen toplantı, sonunda gerçekleşiyor ve İstanbul’dan havalanıyoruz. Büyük bir heyecan içindeyim. Teorik olarak coğrafyasını, tarihini, insanlarını bildiğim bir mekana doğru ilerliyoruz. Önce Taşkent’e inilecek, toplantı burada olacak ama sonra şartlar uygun olursa Türkistan, Semerkant ve Buhara ziyaret edilecek. Yıllarca mesleğim gereği yakın ilgi içinde olduğum mekanları göreceğim, hakkında epey bilgi sahibi olduğum şehirleri tanıyacağım. Uçağımızın Taşkent havaalanına inmek üzere alçalmaya başladığının bildirilmesiyle heyecanım doruk noktasına ulaşıyor. Taşkent adı zihnimde başka şeyler çağrıştırıyor. Lise yıllarında rahmetli Mehmet Turgut’un Taşkent’e Doğru diye bir kitabını okumuştum. Bu kitap sözünü ettiğim coğrafyaya yönelik ilk bilgi edindiğim eserdi. Çalışma şevkle yazıldığı için ben de de aynı duyguları uyandırmıştı. M. Turgut 1969 yılında Başbakan Süleyman Demirel başkanlığında Moskova, Leningrad, Kiev, Taşkent, Semerkant ve Bakü gibi Sovyet dünyasının büyük şehirlerine yapılmış bir resmi ziyaretin intibalarını içermekteydi. Ama kitabın en heyecanlı bölümünü Özbekistan kısmı oluşturuyordu. Bu yüzden adı da böyle konmuştu. Ben de yaklaşık yirmi beş yıl sonra kafamda bilgi olarak bir kısmını, ama duygu olarak onun yaşadıklarının tamamını hatırlayarak Taşkent havaalanına iniyordum.

Havaalanında sonraki yıllarda çok karşılaşacağımız bir manzarayla karşılandık; yerel giysileriyle ve ellerinde çiçekleriyle kızlı erkekli bir gurup müzik eşliğinde bize hoş geldiniz dedi. Havaalanından şehre doğru toplu olarak ilerliyoruz. Benim eski Yugoslavya’dan kısmen aşina olduğum sosyal konut tarzında tek tip sevimsiz binalar.

Yastık üstü gömlek

Geçiş dönemleri bir toplumun en sıkıntılı zamanlarıdır. Bunu gezi boyunca her adımımızda göreceğiz. Ama yol boyundaki ilk karşılaşmalar bizde bir şok etkisi uyandırıyor. Taşkent Sovyet döneminde sadece Özbekistan’ın başkenti değil, bir anlamda bütün Ortaasya’da yer alan Müslüman dünyasının da idari merkezi. Bu anlamda Moskova bütün Sovyet dünyasının, Petersburg, Slavların başkenti mesabesinde. Bu zevksiz ve dökülen tabloya karşın şehir merkezinde geniş yollar dikkatimi çekiyor. Oralarda da yer yer çukurlar, yıpranmış görüntülerle karşılaşsak da ortada tramvayıyla, düşük yoğunluklu araç trafiğiyle geniş ve dümdüz uzanan caddeler önümüzdeydi. Bu arada yine terk edilmiş mekanları andırmakla birlikte sık sık geniş parklar çıktı karşımıza. Bir de yine katı Sovyet sanat gerçekçiliğinin en belirgin tezahürü olan kaba heykeller. Otobüsümüz bizi görünüşü iri ama dökülen bir binanın önüne getiriyor. Burası kalacağımız otel. İçerisi bu geçiş evresinin bütün sefaletini sergiliyor. Sadece şu kadarını söyleyeyim, başımızı koyamayacağımız kadar kirli yastıkların üzerine gömleklerimizi serip öyle uyuyoruz.

Özbekistan’a ve başta Taşkent olmak üzere buradaki şehirlere daha sonraları da çeşitli ziyaretler gerçekleştirdim. Kerimov döneminin kapalı yapısını da sonraki dönemlerde dünyaya açılma aşamalarını da izleme fırsatı buldum. Ama bu dünyaya ait ilk gidiş, hafızamda hep çakılı kaldı. Sonraki dönemlerde ortaya çıkan değişimler açısından da bana fırsat sundu.

Orta Asya’nın kalbi

Türkistan’ı da ilk kez bu gezide ziyaret ettim. Ama şüphesiz ki gezinin hep hatırlanacak şehri Semerkant oldu. Dünya tarihinin en önemli şehirlerinden birisi olan Semerkant, kültürlerin kesiştiği bir açık hava müzesi görünümündedir. Bu yüzden de her dönemde siyasetin, ticaretin ve kültürlerin başkenti olarak dikkat çekmiştir. Bir başka ifade ile Orta Asya’nın kalbidir ve onun ruhunun temsil eder.

Elbette ona bu vasfı öncelikle şehri baştana ayağa süsleyen tarihi mimari eserler sağlar. Bunların sayısı öylesine fazladır ki gezmeye gelenler önce nereden başlayacaklarını şaşırdıkları gibi doğrusu ben de hangisini önce anlatmam gerektiği konusunda tereddüt içindeyim. En iyisi kronolojik bir yaklaşımla muazzam bir mezarlar kompleksi olan Şah-ı Zinde’den başlayalım. Burası Müslümanların kuşatma esnasında verdikleri şehitler, özellikle de peygamberimizin yakını sahabeden Kusem bin Abbas adına yapılmış bir türbeler, mescidler ve ziyaretgahlar bütünüdür. İnişli çıkışlı bir yolun iki tarafındaki bu anıtlar özellikle çok renkli sır ve mozaik çini tekniğinin kullanıldığı süslemeleriyle dikkat çeker. Bizim Eyupsultan’ın biraz da gösterişli bir benzerini düşünün, işte Şah-ı Zinde böyle bir mekan.

Timur ve torunları

Semerkant’ta günümüze ulaşan tarihi yapıların çoğu Timur ve torunlarının yaptırdığı eserler. Timur başkentini dünyanın en mükemmel şehri yapmak istiyordu. Çok kısa sürede bunu yaptı da. Sonrasında şehirde ticareti teşvik etti ve fethettiği şehirlerden en iyi zanaatkarları, dokuyucuları, ipekçileri, ok yontanları, zırh yapımcılarını, camcıları, porselencileri, kuyumcuları, tüfekçileri, topçu mühendislerini ve inşaat ustalarını Semerkant’ta bir araya topladı. Ticaretin gelişmesiyle şehir farklı ülkelerden gelen deri, ipek, keten, değerli taşlar ve baharatlarla doldu. Bunların satılacağı büyük çarşılar inşa edildi. Bu zenginlik şehre İslâm mimarisinin en güzel örneklerini armağan etti. Dillere destan sarayları yanında Semerkant çok önemli eğitim kurumlarına da ev sahipliği yaptı. Registan’daki üç önemli medresenin ilki Timur’un torunu, ünlü astronomi bilgini Uluğ Bey tarafından yaptırıldı. Bu eser, İslam dünyasının en ünlü ve en özgün eserlerinden biridir. Meydandaki diğer iki örnek ise bunun tam karşısında yer alan Şirdar ve Tillakâri medreseleridir. Şirdar medresesi (Arslanlı medrese) kapısının iki yanındaki alınlığı dolduran, simetrik olarak yerleştirilmiş iki adet sarı arslan ve insan yüzü şeklindeki güneş tasvirden dolayı bu adla anılır. Timur’un eşi adına yaptırdığı devasa ölçülerdeki Bibi Hanım Camii ve Timur’un defnedildiği Gur-ı Emir de, Semerkant’ın simgelerindendir.

Şehri ilk ziyaret ettiğimde Semerkant da o geçiş döneminin bütün olumsuz özelliklerini taşıyordu. Evet var olan görüntüler buranın bir zaman şahin yuvası olduğunu size anımsatıyordu ama mevcut tablo hüzünlü bir hikayeydi. Mesela bizim itikatta mezhep imamımız olan İmam Maturidî’nin türbesi çevresindeki diğer önemli kişilerin mezarlarıyla birlikte ortadan kaldırılmıştı. Sonraki gidişlerimizde buranın ülkemizdeki bazı hamiyet sahibi insanların da katkılarıyla ihya edildiğine tanık oldum. Benzer şekilde sonraki gidişlerimde şehrin bu harap yapısının da elden geçirildiğini, biraz abartılı da olsa her eserin restore edildiğini gördüm. Özellikle kendi de buralı olan Kerimov döneminde şehir yeniden ayağa kalkmış.

Medeniyetimizin ulu isimlerinden İmam Buhari de aslen Buharalı olmasına rağmen bu şehirde ebedi uykusunu uyumakta. Yaptığım görevlerin bana verdiği imkanlarla dünyadaki farklı inanç guruplarının değer verdiği kutsal mekanları ziyaret etme fırsatı buldum. Bunlardan kendi dünyamıza ait olanlarını daha bir huşu içinde gezebilme imkanım oldu. Diyebilirim ki hiç birinde İmam Buhari türbesinde yaşadığım hazzı hissetmedim. Semerkant’ı ilk ziyaretimde bir akşam vakti, şehrin epeyce dışında olan türbeye ulaştık. Çevrede tazimle mekanlara yaklaşan birkaç ziyaretçi mevcut ama manzara tam bir dökülmüşlük, terk edilmişlik hali. Bozkır ortamında akşam karanlığı biraz nazlı geceye dönüşür. Akşam namazı eda edildi, huşu içinde dualar dinlendi ve ben bir kenara çekilip nerede olduğumu, niçin buraya geldiğimi düşünerek dalıp gittim. Çevremde göğe baş çekmiş çınar ağaçları, tarihin içinden fırlayıp çıkmış insan ve mimari görüntüleri. Zaman, mekan, mazi, an, gelecek birbirine karıştı. Kolumu kaldırsam kanatlanıp uçacağım…. Sonraki yıllarda başka eserler gibi türbe de restore edildi. Ben her gidişimde Buhari türbesine de uğradım. Ama o eski şevk bir daha avdet etmedi. Değişen mekan mıydı, ben miydim, bilemedim.

Registan’daki medreseler

Sonraki gidişlerden birinde Registan’daki medreseleri geziyoruz. İçerisine girdiğimiz büyükçe bir odayı rehber, mimari özellikleriyle anlattıktan sonra burada “Molla Camî üç yıl ders vermiştir”, dedi. Birden dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Hayatım boyunca katıksız hayranlık duyduğum büyük sufi, büyük şair, büyük entelektüel Camî ile aynı mekanı paylaşıyordum. Biraz ilerledikten sonra geldiğimiz bir başka odayı tanımlarken de Türkçe’nin efsane ismi Ali Şir Nevaî öğrencilik hayatını bu odada geçirdi diye izahatta bulundu. Benim için ikinci bir şok. Düşmemek için yanımda bulunan eşime tutunmak ihtiyacı hissettim. Mekanın böyle bir öğreticiliği var. Hatta bu anlamdaki tarihi yapılar bazen zaman perdesini de ortadan kaldırıyor. Adeta alanımın bu iki büyük dev ismi ile beş yüz yıl sonra karşılaşmışım gibi geldi bana. Epey ilerledikten sonra girdiğimiz bir odada bir Özbek hattat gelenlere Arap harfleriyle isimlerini yazıyor ve karşılığında üç beş kuruş para kazanıyordu. Manzarayı seyrederken başının üzerindeki yazı dikkatimi çekti: Dest be-kâr, dil be-yâr. Yani eliniz işinizle, gönlünüz de sevdiğinizle (Allah ile) meşgul olsun anlamında bizim el işte gönül oynaşta diye biraz hafifleştirdiğimiz farsça ibare. Not almak için kendisinden bir kağıt isteyince ve bizim Türkiye’den geldiğimizi anlayınca müsaade ederseniz size ben yazayım dedi. Kendisine altına imzasını da atmasını rica edince Ali Semerkandî diye not düşüp verdi. Uzattığımız ücreti ise adeta hakarete uğramış gibi reddetti. Şimdi çalışma odamda, eşimin çerçevelettiği şekliyle beni izliyor.

Özbekistan ve onun her alanda değerli şeyler üreten becerikli halkı sizi bir dost ülkenin hemşehrileri olarak her vesile ile bağırlarına basmaya hazır. Geçtiğimiz yirmi beş yılda kompleksli bir liderin kaprisleri yüzünden içine kapanan ülke şimdi bunu telafi etmek ister gibi dünyaya, özellikle de ülkemize açılıyor. Her alanda iyi işbirlikleri gelişmekte.

Eğer daha fazla geç kalmayayım bu güzellikleri doya doya seyredeyim diyorsanız şu koronalı günler geçer geçmez ilk işiniz bir Özbekistan ziyareti olsun. Tabii önce Semerkant. Ama bunun daha Buhara’sı var, Hive’si var, dünyanın en lezzetli ürünleriyle bütün Ortaasya’yı hatta dünyayı besleyen Fergana Vadisi var. Adeta bir görsel şöleni andıran ve içinde her şeyin satıldığı renkli pazarları var. Buralarda nan adı verilen sıcacık ekmeklerini ve çekirdeksiz kara üzümlerini özellikle tavsiye ediyorum. Elbette bir de dillere destan Özbek kebapları ve Özbek pilavını. Bütün bunlar size daima gülümseyerek hizmet eden Özbek dostlarımız tarafından ikram edilecek. Deneyin, buraya aşık olacak ve bana teşekkür edeceksiniz.

mustafaisen@yahoo.com