"Sen bizi istemesen de biz seni yarı yolda bırakmayacağız yoldaş"

27.06.2026

PKK, her ne kadar Türkiye ile savaşan bir terör örgütü ise de esas hedefi Kürtlerin sahip olduğu sosyolojik yapıyı dönüştürmektir. Aksi halde siyasi alanda var olduğu günden bu yana bu ülkede Kürtlerden en çok nefret eden ve onların geleneklerini inançlarını ve değerlerini aşağılayan ve hor gören azgın bir azınlık ile hep bir ittifak halinde olmazdı.


"Sen bizi istemesen de biz seni yarı yolda bırakmayacağız yoldaş"

Prof. Dr. Mazhar Bağlı/ Akademisyen, Yazar

DEM/PKK'nın elinden tutup Kürtlerden aldığı oylarla meclise taşıdığı Sosyalist İşçi Partisinin Genel Başkanı olan zat, kendisini meclise taşıyan ortaklarına (hizmetçilerine/marabalarına) işaret ederek onlarla "Ana dili Kürtçe olan bir adayda ortaklaşmayız" diye bir beyanat verdi. Söz konusu beyanatın üzerinden neredeyse bir aya yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen konu gündemdeki yerini korumaya devam ediyor. Gösterilen cılız tepkiler (zihin yönlendiren medyaları için) yeterli olduysa da bölge insanı için tatmin edici olmadı tabii. Dolayısıyla PKK ve müzahir bileşenlerinin nezdinde konu gündemin dışına itilmiş olmakla beraber söz konusu partiye oy veren seçmenlerin gündeminde kalmaya devam ediyor. Beyanatın verildiği tarihten bu yana istisnasız katıldığım bütün tv programlarında bölgeden insanlar gerek mesajla gerekse de bizzat arayarak bu konuyu dile getirmemi istemektedirler.

Zira bu beyanatı kendilerine yönelik bir hakaret ve aşağılama olarak görmektedirler ve bence haksız da sayılmazlar.

Belli ki sayın Genel Başkan ülkedeki siyasi ortamı kişisel kariyeri için bir fırsata çevirmek istiyor. Zira partisinin adındaki "işçi sınıfının" sosyolojik bir kategori olarak toplumsal yapıda reel bir karşılığı ve varlığı olmayınca o da teorik olarak buna tekabül eden bir kesimi kendisi için bu kategoriye yerleştirmiş ve "marabalarına" karşı olan ağalık/patronluk duruşunu sergilemek istemiştir. Çünkü partisi kurulduğu tarihlerden, yani 1960'lardan bu yana söz konusu "işçi sınıfının" oyuyla mecliste tek bir sandalye ile dahi temsil edilecek kadar oy alabilmiş değildir ama bir cumhurbaşkanı adayında olması gereken vasıflara ilişkin buyruklarını vazedebiliyor.

Ama bu yazıyı söz konusu partinin yaslandığı ideolojinin analizi için yazmak niyetinde değilim. Konu benim açımdan ve Açık Görüş okuyucuları açısından son derece açık ve nettir. Bu ülkedeki sol ideolojinin varlığı olması gerektiği gibi toplumsal sınıf ekseninde şekillenmiş değildir. Daha çok inanç ve kültür temelinde şekillenmiştir. Bizdeki solculuk, alt sosyal sınıfların hakkı için değil, halk karşıtlığı ve din düşmanlığı için vardır. Bunlardaki halkçılık söylemleri, anti emperyalizm iddiaları ve kapitalizm karşıtlığı sahtekarca birer maskedirler.

Zira çok yakından biliyoruz ki ulusalcı Kemalistler ile solcular için "anti emperyalizm retoriği" esasında din/İslam düşmanlığı, gelenek karşıtlığı ve Cemil Meriç'in ifadesi ile Hira Dağı'nın evlatlarına olan kin ve öfkelerinin sadece maskesidir. İkisi de, Batı emperyalizminin en önemli iki temel unsurunun gönüllü taşıyıcı aktörüdürler. Batı emperyalizmi kendisini iki ana unsur ile, kültürel hegemonya ve bilgi kuramı üzerinden var eder. Batı kültürünün taşıyıcı ajanları Kemalistlerdir bilgi kuramının müminleri de solculardır.

Unutulmasın ki Batı emperyalizmi kendisini ideolojik kurgu ile değil gündelik hayat pratikleri ile inşa eder. Yani kültürel enstrümanlarla var eder. Emperyalizm, ideolojik bir iddiadan çok bir yaşam biçimidir. Kültürel kodlara gizlenmiş bir değerler sistemidir. Emperyalistlerin kültürünü benimseyip ideolojisine karşı durduğunu söylemek sahtekarca bir hamasettir. Batı'nın emperyalizmi, "hakikatin bilgisinin sadece kendisinde olduğunu" söyleyen bilgi kuramında kuluçkadadır. O bilgi sistematiğinin üzerine oturan herkesim o melunun civcivlerini çıkarır.

Sevmediklerinin hakkını savunabilirler mi?

Demem o ki karşı olunan esasında sahiden de emperyalizm, kapitalizm ve faşizm falan değildir. Esas karşı olunan halkın değerleridir, tarihtir kültürdür geleneklerdir. Sermaye karşıtı gibi durduklarına da bakmayın, karşı olunan ülkeyi kalkındıracak olan refahın üretiminedir. Yoksa kişisel yaşamlarında her birisi Karun kadar zengin olmazdı. Sevmedikleri bir halkın hakkını savunduklarına da ancak kendilerini kandırabilirler. Düşünün, en uzak oldukları sosyolojik kesim, en çok romantize ettikleri köylülerdir. Kısaca Ulusalcı Kemalistler ile Türk Solu aydınları hiçbir zaman "sömürge aydını psikolojisinin" dışına çıkmadılar ve çıkmaya da niyetleri hiç olmadı. Batı'da üretilen her fikri ilericilik, kendi medeniyetine ait her değeri ise gericilik olarak görür ve bana göre derinlikli analizlere konu olmayacak bir konumdadır hep.

Ama benim bu yazıda dikkatleri çekmek istediğim esas konu ise TİP Başkanı'nın yaptığı o açıklamaya onu meclise taşıyan partinin "akil adamı" olarak anılan Ahmet Türk'ün verdiği cevaptır. Okuyucularım bilirler, bu sayfalarda kişileri doğrudan muhatap alan yazılar yazma heveslisi değilim. Doğrudan adını andığım birisi eğer yazdıklarıma cevap verirse benim de ona tekrar cevap vermem sonra onun vereceği cevaba da bir cevap vermem gerekecek ki kişisel olarak benim bu tür polemiklere sahiden hiç tahammülüm (bizim Urfa'nın deyimi ile hulkum) yok maalesef. Hatta bu konuda yetenekli olanlara da çoğu zaman gıpta etmişimdir. Onun için de ben genelde doğrudan kişileri anmayı tercih etmem. Ancak bu yazıda arz etmek istediğim konunun sistematik olarak analiz edilebilmesi için bunu yapmak zorundayım.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı'nın bahse konu açıklamasına tepkiler onu meclise taşıyan PKK çevrelerinde farklı kavramlarla/ifadelerle dile getirilmiş olmasına rağmen tüm açıklamalar tek bir ana fikir ortak paydasında bahse konu edildi. Akademisyeninden kadın örgüt yöneticisine, belediye başkanından KCK komiserine, partilisinden muharririne kadar hepsinin söylediği "bir devrimciye yakışmayacak ifade" şeklinde özetlenebilir. Kısaca siz bunu "her ne kadar sen bizi istemesen de biz seni yarı yolda bırakmayacağız yoldaş" şeklinde de okuyabilirsiniz.

Ahmet Türk'ün tepkisini nasıl okumalı?

İsterseniz bu durumu başkasından devraldığı emanet asalet sayesinde sahip olduğu statüye yaslanarak kendisini var eden Ahmet Türk'ün tepkisi üzerinden okuyalım. Ahmet Türk'e, TİP Genel Başkanı'nın yukarıda andığım Kürtlere "Kürt" bile demeyi kendisine yediremeyip "ana dili Kürtçe olan" bir cumhurbaşkanı adayı üzerinde "ortaklaşamayız" ifadesi hakkındaki kanaati sorulduğunda; "Şaşkınlıkla karşıladım, sosyalist bir insana, devrimci bir insana yakışmayacak sözlerdir. Beklemiyorduk böyle bir açıklama yapacağını. Sonra bu açıklamadan dolayı bir özür dilememesi Kürtlerde bir tepkinin oluşmasına neden oldu. İşçi Partisi Genel Başkanı'nın yaptığı açıklamada bir de şu var, kendi başına seçime gireceğini ima etmiş, söylemiş tabii izleyeceğiz, süreci izleyeceğiz. Gelişmeleri takip edeceğiz. Biz her zaman Türkiye Devrimci Güçlerin birliğinden yanayız." dedi.

Bu ifade üzerinden Ahmet Türk'ün içinde olduğu siyasi (ideolojik) hareketin Kürtler için çizdiği temel çerçeveyi okuyabilir miyiz? Böyle bir çabayı belki de kimi okuyucu bu "kısa" cümle üzerinden "büyük bir sosyolojik" analiz yapılmasını objektif bulmayacak ama birazdan konuyu arz ettiğimde maksadımın daha net anlaşılacağını umuyorum. Malum bu açıklamadan bir iki gün sonra da "çok büyük arazilerim var ama kimliğim yok" ifadesinde bulundu. Bu ifadeye de "ulusolcu-alevi yoldaşları" çok itiraz ettiler. Sonra da bu yaptığı açıklamalar için günah çıkardı ve esasında şimdiye kadar bütün dediklerimi unutun ben esasında "ağalardan nefret ederim" sözleri ile konuyu bağladı.

Evvela vurgulamak isterim ki eğer sn. Türk, organik/tabii bir asalet sahibi olsaydı şu sosyalist yoldaşına bütün Kürtlerin içine su serpen bir cevap verirdi. Ama o bu yolu değil, lafı dolaştırmayı tercih etti. Hatta bu beyanatı verdiği esnadaki jest ve mimiklerine bakılırsa içinden "lütfen bu düşünceni aşikar etme, bak ele güne karşı bizi mahcup ediyorsun, birazcık da olsa bizi düşün" modunda olduğunu rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Kürtlerin bu ülkede birinci sınıf vatandaş olmalarını içine sindiremeyen birisi ile yol yürümekten sıkılmamış, bir devrimcinin Kürtler nezdinde itibar kaybetmesine içerlemiş hazret. İşçi Partisi Genel Başkanının değil, "bizim" kiminle hem fikir olacağımız önemlidir demedi, diyemedi. Ama Kürtlerdeki aile yapısının ana omurgası olan aşiret yapısının ana aktörü olan ağalardan nefret ettiğini ağız dolusu ifadelerle ve yüksek sesle dile getirebildi.

Bu sinir bozucu ve ürkek açıklamanın arkasında hem bir aşağılık kompleksi hem de adice bir yaltaklanma var. Eğer onda organik bir asalet olsaydı, benim partimin reyleri ile ve benim sayemde meclise girebilmiş olan birisinin bana şart koşması büyük bir had bilmezliktir der ve konuyu kapatırdı. Düşünebiliyor musunuz, mevcut verilere göre yüz yıl geçse bile kendi seçmenlerinin oyu ile milletvekili olamayacak birisini sen meclise taşıyorsun ve o da senin için standartlar belirliyor.

Hani çok meşhur bir seri katil hikayesi var, Amerika'da çok uzun araştırmalar sonucunda bir seri katil yakalanır. Yaklaşık kırk yıldır adamın profesyonelce cinayetler işlediği tespit edilir. Bütün deliller elde edilince gazeteciler adamın evine gidip karısına sorarlar, hiç mi şüphelenmediniz, hiç mi farkına varmadınız eşinizin bir cani, bir seri katil olduğuna? Kadın da cevap verir, "taşlar şimdi yerine oturdu."

DEM, PKK, Apocu veya ne derseniz deyin, son elli yıldır ülkeyi şiddet ve terör ile ama Kürtleri de "demokratik halkların kardeşliği" fantezisi ile esir alan bu yapının temel unsurlarını bir araya getirdiğimizde taşlar şimdi yerine oturuyor. Kürtlerin sosyolojisinde onların en özgün yapı taşı olan aşiretleri ve geniş aileyi, ailenin bedensel ve kültürel bütünlüğünün varlığını temsil eden bütün değerlere düşman olan bir yapıdan bahsediyorum.

Gaye oy almak değil

PKK, her ne kadar Türkiye ile savaşan bir terör örgütü ise de esas hedefi Kürtlerin sahip olduğu sosyolojik yapıyı dönüştürmektir. Aksi halde siyasi alanda var olduğu günden bu yana bu ülkede Kürtlerden en çok nefret eden ve onların geleneklerini inançlarını ve değerlerini aşağılayan ve hor gören azgın bir azınlık ile hep bir ittifak halinde olmazdı. Denilebilir ki Türkiye'de farklı etnik yapılara karşı katlanabilir bir tahammül sınırına sahip olmayan tek kesim ulusalcı solculardır ve PKK'nın da en sadık müttefikleri bunlardır. Siyasi bir güç birliği için değil, Kürtleri dönüştürmek için kurulan bir ittifaktır bu.

Sizce DEM Parti bu radikal sol örgütlerle ve sapık derneklerle ittifak etmeden seçime gitse aldığı oylardan daha fazlasını almayacak mıydı? Evet alacaktı. Demek ki gaye oy almak değil sosyolojiyi dönüştürmektir.

Örgüt ve bileşenlerinin asıl amacı Şeyh Sait efendinin nezih asaletinin yerine Ahmet Türk'ün nevzuhur asaletini inşa etmektir. Örgüt ve bileşenlerinin Kürtler için çizdiği rotayı arz ettiğim bu iki örnek üzerinden okuyabilirsiniz. Şeyh Sait efendinin torunu rahmetli Abdülmelik bey Diyarbakır'da bağımsız milletvekili adayı olduğu zaman oradaydım ve onunla ilgili örgütün yürüttüğü tezviratı bizzat gördüm.

Başka siyasi mecralarda Kürtlerin insan onuruna yakışacak bir yaşam standardına sahip olmaları için çabalayanlara ne iftiralar attıklarının da bizzat muhatabı ve şahidiyim.

Ez cümle PKK Kürtleri zulümden kurtarmak için değil, dönüştürmek için kurulmuş bir örgüttür. Onun geleneksel yapı için öngördüğü ideal rol model olmayan asaletine küfreden Ahmet Türk, kadınlar için belirlediği rol model, aile ve devletin bir "tecavüz sonucunda" doğduğunu buyuran örgüt lideri kadın, siyasi işler için öngördüğü ideal rol model de sosyalist yoldaşlarıdır.

Dikkat edilirse Kürtlerin oyuyla meclise girebilen bu yoldaşlar, aynı zamanda Kürt meselesinin çözümü için TBMM'de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun hazırladığı çözüm önerisi raporuna da parti olarak ret oyu verdiler. Üstelik konu hiç gündeme bile gelmedi. Kürtlerin oyu ile mecliste temsil edilme imkanına sahip ol ve onların hakkını değil, muarızlarının hukukuna hizmet et.

Ağalığa karşı olan ve ağalardan nefret eden sn. Türk bu ağasına ne demişti? Sanıyorum daha fazla kelam etmeye hacet yok.

Son olarak, şu an devam eden süreç her iki kesim için, hem devlet için hem de Kürtler için inanılmaz fırsatlar içeriyor. Devlet ya da Türkiye, PKK'yı silahsızlandırmakla örgütü yalnızlaştırıp toplumsal alt yapısını tamamen bitirebilir ki bu yol, sorunun en kapsamlı çözümüdür. Kürtleri ya seve seve ya da zorla Kuzey Kore modeli bir derebeyliğe mahkûm eden bir çetenin bertaraf edilmesi onların hayatının kazanımı olacaktır.Kürtler için örgütün çizdiği gayri tabii değişim rotasından, onların belirlediği çerçeveden çıkmaktan daha büyük bir özgürlük yoktur. PKK'nın ideolojik derebeyliğinin yörüngesinden çıkmak onlar için en büyük kurtuluş muştusu olacaktır. Ki bunu kim sağlarsa o bizim dostumuz, ve kim de engel oluyorsa o da hepimizin düşmanıdır.

Kürtlerin asıl önderliği, onların sorununu çözme konusunda kararlı bir irade beyanında bulunan siyasi aktörlerdir: Sn. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP lideri Sn. Dr. Devlet Bahçeli'dir. Çözümün yolunu açanlar her kimse Kürtlerin asıl dostu ve "yoldaşı" da onlardır.