Bugün Türkiye'de milliyetçi tepkiler bize önemli bir şey söylüyor: Bu tepkiler, milliyetçiliğin hâlâ büyük ölçüde semboller, travmalar ve hissiyat üzerinden işlediğini gösteriyor. Smith'in etno-sembolizm kuramı, Türkiye'deki milliyetçiliği anlamak için yalnızca teorik bir çerçeve değil; aynı zamanda güncel siyaseti çözümleyebileceğimiz güçlü bir anahtar da sunmuş oluyor. Asıl mesele, bu sembolik gücün yeni acılar üretmek için mi, yoksa yeni bir gelecek kurmak için mi kullanılacağıdır.
Dr. Emre Turku/Yazar
Türkiye'de son dönemde "Terörsüz Türkiye" hedefi doğrultusunda yürütülen politika, yalnızca bir güvenlik veya çözüm tartışması değildir. Bu süreç, aynı zamanda Türkiye'de milliyetçiliğin nasıl işlediğini, hangi sembollerle beslendiğini ve hangi duygusal zeminler üzerinde yükseldiğini de gösteren önemli bir siyasal ve toplumsal laboratuvar işlevi görmektedir. Özellikle bazı milliyetçi kesimlerden gelen sert eleştiriler, sürecin kendisinden çok, bu eleştirilerin mahiyetine odaklanma ihtiyacı hissettiriyor. Çünkü bu tepkiler, Türkiye'deki milliyetçiliğin çerçevesine dair son derece kıymetli veriler sunmaktadır.
Sürecin başlangıcı herkesin malumu. Devlet Bahçeli'nin Ekim 2024'te yaptığı ve ilk bakışta "keskin" gibi görünen çıkışı, ardından Abdullah Öcalan'ın 27 Şubat 2025'te PKK'ya silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısı, sonrasında yürütülen temaslar ve TBMM'nin sürece dâhil olması... Bunların hiçbiri düşünülmeden atılmış adımlar değildir. Yarım yüzyılı bulan bir meselenin sona erdirilmesine dönük her girişim gibi bu sürece de temkinli yaklaşmak en doğal olanıdır. 2013 dönemindeki saflıkla değil; yaşanmış tecrübelerin yüküyle ama aynı zamanda çözüm iradesini de kaybetmeden olaya yaklaşmak gerekiyor.
Ancak tam da bu noktada ilginç bir durum ortaya çıkmaktadır. Silahların susması, örgütün dağılması ve siyasetin öne çıkması ihtimali, bir kesimde belirgin bir huzursuzluk yaratmış gibi duruyor. Bunu ifade etmek ilk bakışta sert ve hatta haksızlık gibi görünebilir. Fakat sürece yöneltilen eleştirilerin dili, tonu ve kullanılan yöntemler dikkatle incelendiğinde, asıl korkunun terörün devamından değil, terörün sona ermesinden kaynaklandığı hissi güçlenmektedir. Daha açık söylemek gerekirse, bu ülkede acılarla kurduğu ilişkiyi kaybetmek istemeyen bir zihinsel yapı da mevcuttur.
Etno-sembolizm ve Türk Milliyetçiliği
Bu noktada özellikle Türkiye'deki milliyetçiliği anlamak için Anthony D. Smith'in ethno-sembolizm yaklaşımı son derece açıklayıcı gibi duruyor. Smith, milletleri yalnızca modern devletlerin ürünü olarak gören modernist yaklaşımlara karşı çıkar. Ona göre milletler ve milliyetçilik modern dönemde kurumsallaşmış olabilir; ancak dayandıkları sembolik, mitolojik ve duygusal kaynaklar çok daha eskiye uzanır. Smith'in ethnie kavramı tam da bunu anlatır: Ortak isimler, seçilmiş hatıralar, mitler, travmalar, kahramanlar ve düşmanlar etrafında şekillenen tarihsel topluluklar.
Burada kritik olan nokta şudur: Milliyetçilikte belirleyici olan şey, nesnel gerçeklikten ziyade öznel algıdır. Yani olan bitenden çok, onun nasıl hissedildiği önemlidir. Milletler, gerçeklerden ziyade seçilmiş anlatılarla, sembollerle ve duygularla inşa edilir. Bu nedenle milliyetçilik, rasyonel bir ideoloji olmaktan çok, güçlü bir duygusal politikadır. İnsanları harekete geçiren şey çıkar hesapları değil; korku, gurur, öfke, yas ve kutsallık duygusudur.
"Terörsüz Türkiye"ye tepkiler
Türkiye'de "Terörsüz Türkiye" sürecine yöneltilen bazı milliyetçi tepkiler de tam olarak bu duygusal zeminde şekillenmektedir. Süreçte atılan her adımın ardından sosyal medyada şehit cenazelerinin, yetim çocukların, gazilerin görüntülerinin sistematik biçimde dolaşıma sokulması tesadüf değildir. Şehitlerimiz ve gazilerimiz elbette bu toplumun en kıymetli değerleridir. Ancak bu kutsallığın, gündelik siyasetin malzemesi hâline getirilmesi; bir çocuğun hayatındaki en büyük travmanın başkaları için dijital bir içerik nesnesine dönüştürülmesi, milliyetçiliğin etik zeminden nasıl kaydığınıda açıkça göstermektedir.
Smith'in işaret ettiği mit-sembol vurgusu tam da burada devreye girer. Seçilmiş travmalar, seçilmiş fedakârlıklar ve kutsal semboller üzerinden "biz" duygusu pekiştirilirken, aynı anda bir "öteki" de inşa edilir. Smith'e göre "öteki" olmadan "biz" tam anlamıyla kurulamaz. Türkiye'de PKK konusunda bu öteki çoğu zaman şahsileştirilerek Abdullah Öcalan figürü üzerinden somutlaştırılmaktadır. Süreçle ilgili her gelişmenin ardından Öcalan'a yönelik küfürlerin, hakaretlerin ve nefret söylemlerinin artması, rasyonel bir eleştiriden çok, sembolik bir kimlik savunusu olarak da okunabilir.
Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta şudur: Öcalan'ın bir terör örgütünün başı olduğu, işlenen suçların ağırlığı ve bu örgütün yol açtığı acılar tartışma konusu değildir. Ancak yürütülen sürecin amacı da Öcalan'ı veya PKK'yı temize çıkarmak değildir. Böyle bir şey zatenmümkün değildir ve aynı zamanda toplumsal olarak kabul edilemez. Buna rağmen sürecin bu yönde çarpıtılması, hissiyat üzerinden yürütülen bir sembolik manipülasyonun parçası haline getirilmesine hizmet etmiş olmaktadır.
Milliyetçi hassasiyetlerin tümden reddedilmesi veya onların gerçek olmadığı gibi bir söylem elbetteki söz konusu değil. Zaten konu her tür hassasiyetin dikkate alınması ve onların anlaşılmaya ve çözümlenmeye çalışılmasıdır. Bu hassasiyetlerin gerçek acılara dayandığının herkes farkında; fakat bu durum aynı zamanda sembollerle sürekli besleniyor, diri tutuluyor ve zaman zaman da bilinçli biçimde yönlendiriliyor. Bugün bazı milliyetçi aktörlerin yaptığı şey, olanı tartışmak değil; hisleri hedef almaktır. Politikadan çok duygulara seslenmek, akıldan çok öfkeyi harekete geçirmek bu yüzden tercih edilmektedir.
Oysa "Terörsüz Türkiye" politikası, eleştirilebilir, tartışılabilir ve sorgulanabilir. Ancak bu eleştiriler akıl, analiz ve gelecek perspektifi üzerinden yapılmadığı sürece çözüm üretmez. Geçmiş acıların sürekli deşilmesi, herhangi bir politika veya çözüm üretmez. Çözümden kast edilen şey aslında romantizm değil; silahların susması, siyasetin konuşması ve yeni travmaların önlenmesidir.
Sonuç olarak, bugün Türkiye'de milliyetçi tepkiler bize önemli bir şey söylüyor: Bu tepkiler, milliyetçiliğin hâlâ büyük ölçüde semboller, travmalar ve hissiyat üzerinden işlediğini gösteriyor. Smith'in etno-sembolizm kuramı, Türkiye'deki milliyetçiliği anlamak için yalnızca teorik bir çerçeve değil; aynı zamanda güncel siyaseti çözümleyebileceğimiz güçlü bir anahtar da sunmuş oluyor. Asıl mesele, bu sembolik gücün yeni acılar üretmek için mi, yoksa yeni bir gelecek kurmak için mi kullanılacağıdır.