Sınırlar değil, vicdanlar test ediliyor

26.03.2026

Eğer dışlayıcı politikalar değişmezse, göç yalnızca büyüyen bir kriz değil, kalıcı bir küresel kırılma hattına dönüşecek. Ve bu sınavda başarısız olan yalnızca devletler değil, insanlığın kendisi olacak.


Sınırlar değil, vicdanlar test ediliyor

Filiz Zengin/ tv4 Kanal Koordinatörü

Göç artık yalnızca bir insani kriz değil; insanların vicdanını, toplumların sınırlarını ve medeniyetlerin iddialarını sınayan kalıcı bir gerçeklik.

Türkiye, Suriye iç savaşı sırasında milyonlarca insana kapılarını açarak bu sınavda istisnai bir örnek ortaya koydu. Bu tutum tesadüfi değildi; tarihsel bir sürekliliğin sonucuydu. Osmanlı'nın 1492'de İspanya'dan sürülen Yahudilere kapı açması, Balkanlar ve Kafkasya'dan gelen göçlere yurt olması, bugünkü yaklaşımın köklerini oluşturuyor.

Bugün de aynı refleks sürüyor. Türkiye, UNHCR verilerine göre hâlâ dünyanın en fazla mülteci barındıran ülkelerinden biri. Tüm ekonomik ve toplumsal zorluklara rağmen göçü yalnızca maliyet üzerinden değil, tarihsel sorumluluk ve insani değerler olarak okuyan bir perspektife sahip. Entegrasyon, toplumsal uyum ve ekonomik yük gibi sorunlar tabii ki var. Ama Türkiye göçü yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir insanlık meselesi olarak ele alıyor.

Göçmeni "tehdit" olarak kodlayan dil

Öte yandan Batı dünyası göçü büyük ölçüde bir güvenlik sorunu olarak okuyor. Avrupa Birliği'nin caydırma politikaları ve ABD'nin sınırlarına dikenli teller çekmesi, insani boyutu geri plana iten bir yaklaşımı yansıtıyor. Bu bakış krizi çözmüyor; derinleştiriyor. Göçmeni "tehdit" olarak kodlayan dil, onu toplumsal bir özne olmaktan çıkarıp kalıcı bir "öteki"ye dönüştürüyor. Bu göçün sebebi oldukları halde çözümünde ortalıkta olmuyorlar.

Bugün İran'da süren savaş ve Lübnan'da İsrail saldırılarıyla yerinden edilen 1 milyonu aşkın insan, yeni bir göç dalgasının habercisi. Önümüzdeki günlerde yeni bir göç dalgası gelirse tablo değişmeyecek:

Bir yanda korku ve dışlama, diğer yanda tarihsel hafızadan beslenen bir kucak açma devam edecek...

Tüm bu yeni savaş ortamında yeni göç dalgası endişeleri haberlerde konuşulurken, İstanbul Fransız Kültür Merkezi'nde yönetmen katılımlı bir film gösterimine gittim.

Belçika ve Fransa Konsoloslukları ortaklığıyla gerçekleşen Frankofon Film Festivali kapsamında gerçekleşen gösterimde Oliver Meys imzalı Jahia'nın Yazı filmi gösterildi.

"Jahia's Summer / Jahia'nın Yazı", Avrupa'daki göçmen kamplarında yaşayan gençlerin hayatını belgesel gerçekliğine yakın bir sinema diliyle anlatıyor. Yönetmen Olivier Meys'in iki yıl boyunca Belçika ve Fransa'daki kamplarda yaptığı gözlemler ve oyuncularını doğrudan göçmenlerden seçmesi, filme güçlü bir sahicilik kazandırıyor.

Göçmenliğin iki ruh hâli

Film, Belçika'daki bir göçmen merkezinde, Burkina Faso'nun Sahel bölgesinden kaçan Jahia ile Belaruslu Mila'nın dostluğu üzerinden ilerliyor. Sığınma taleplerinin sonucunu bu kampta bekleyen iki genç kız, geçmişten çok gelecek kaygısıyla şekillenen bir hayatın içinde sıkışmış durumda. Biri karamsar, diğeri umutla tutunan bu iki karakter, göçmenliğin iki ruh hâlini temsil ediyor.

Bu "arada kalmışlık", Avrupa'daki göç politikalarının en somut sonucu: Ne tam olarak içerideler ne de dışarıda. Kendi aksanlarıyla kurdukları kırık Fransızca bile bu aidiyetsizliği görünür kılıyor.

Gösterim sonrası yönetmenin şu cümlesi hem meseleyi özetliyor hem de içerden bir itiraftı;

"Bilmediğimiz bizi korkutuyor ve uzaklaştırıyor."

Bu korku; politikada, toplumda ve popüler kültürde yerini buluyor. Dünyaca ünlü Porto Rikolu rapçi Bad Bunny, şarkılarında göçmenlerin maruz kaldığı dışlanmayı ve görünmezliği dile getirerek geniş yankı uyandırıyor.

Göçün yalnızca sınır geçmek değil, bir hayatın parçalanması olduğunu en çarpıcı şekilde anlatan yapımlardan "For Sama / Sama İçin" BAFTA'da en iyi film ödülünü alıyor. Yönetmen Waad Al-Kateab, Suriye'de savaşın ortasında kurulan bir yuvayı, doğumu ve hayatta kalma mücadelesini tüm çıplaklığıyla dünyaya seyrettiriyor.

Benzer şekilde "Le Havre / Umut Limanı", Aki Kaurismäki'nin sade ama etkili anlatımıyla Avrupa'nın mültecilere mesafeli tutumuna içten sert bir eleştiri getirebiliyor.

Daha pek çok örnek sıralanabilir. Sinema ve müzik burada kritik bir rol üstleniyor: devletlerin çözemediği krizleri görünür kılıyor, toplumsal empati üretiyor. Bunun en net örneği Super Bowl LX'de yaşandı. Bad Bunny'nin devre arası şovu, Latin kültürünü öne çıkararak göçmenlik ve toplumsal birlik mesajlarıyla Trump'a gözdağı verebildi.

Ama bu kadar; küresel bir çığlığa dönüşmüyor. Savaşa ve yıkıma karşı dünya ortak ve net bir duruş sergileyemiyor; bu düzeni durduramıyor.

Dünya vicdanı iki eksende saf tutuyor

Türkiye ve Ortadoğu Uzmanı Didier Billion, İran ve Lübnan ekseninde geçenlerde verdiği bir röportajda Uluslararası hukukun İsrail ve ABD tarafından tamamen yok sayıldığını ve can çekiştiğini, "o meşhur" uluslararası toplumun olması gereken düzeyde adaletsizliğe gerçek bir tepki vermediğini söyledi.

Bunu Gazze dramında da görmedik mi?

Dünya vicdanı iki eksende saf tutuyor;

Bir yanda korku, dışlama ve güvenlik politikaları; diğer yanda tarihsel hafıza ve insani sorumluluk.

İran ve Lübnan'daki gelişmeler, bu iki yaklaşımın yeniden sınanacağını gösteriyor. Eğer dışlayıcı politikalar değişmezse, göç yalnızca büyüyen bir kriz değil, kalıcı bir küresel kırılma hattına dönüşecek.

Ve bu sınavda başarısız olan yalnızca devletler değil, insanlığın kendisi olacak.

Kendime not

* Göç kültürel bir sınavdır; insanlığın ortak sınavıdır.

* Uluslararası Hukuk can çekişmiyor; ölmüştür.

* Savaşa Hayır: Özgür Filistin, Özgür Lübnan, Özgür İran, Özgür Orta Doğu.