‘Sıradan' halkın zaferi

Doç. Dr. Bengül Güngörmez / Bursa Uludağ Üniversitesi
10.07.2021

Statü sahibi olmayan bireyler, diğer konum sahipleri için birer hiçtir. Kimse onların renkli kişiliklerini, siyasi ve gündelik varoluşlarını görmek istemez. Chamfort'un dediği gibi, hiçbir statüye sahip olmayan sıradan “halkın görüşü görüşlerin en beteridir.” 15 Temmuz gecesi bize, vatanın asıl sahibinin, hiçbir milli ölçüsü ve değeri olmayan, hatta o değerleri aşağılayan ama sabah akşam evrensel ilkeleri, evrensel değerleri savunan, milletinin menfaatlerini hiçe sayan, kendi memleketine, kültürüne, diline ve dinine yabancılaşmış medeniyet havarileri aydınlar topluluğu, seküler ve okumuş kesimler değil, ‘sıradan' halk olduğunu öğretti.



Ülkemizde eskiden beri var olagelen tarihsel olarak konumlanmış vesayet odakları sürekli olarak devletin sahibi olduğu iddiasıyla sivil hükümetlere operasyonlar düzenlemiş ve "sıradan halk"ın temsil gücünü baskı altına almıştır. Peki burada "sıradan halk" tabiriyle ne demek isteniyor? Sıradan tabiriyle toplumda önemli bir konuma eriştiği için bazılarını saygın olarak gören ve tam tersi konumdakileri de bir "hiç" olarak tanımlamaya dair yaygın tavırdan söz ediyorum. Bu tanımlamalar objektif, nesnel ve ilmi tanımlamalar değil, temelinde güç ve iktidar ilişkilerinin bulunduğu tanımlamalardır. Halkı cahil, yığın, kitle, geri kalmış, gerici olarak yaftalayanlar ya da sınıflandıranlar toplumda güç sahibi olanlar, tanımlama ve sınıflandırma gücünü elinde bulunduranlardır. Halk kendi kendisini durduk yere cahil, geri kalmış, kitle vb. olarak tanımlamaz, sınıflandırmaz. Aslında herkes kendisine göre bir kimlik sahibidir. Bunlar ise toplumda kendilerini ayrıcalıklı konumda görenlerin saçma sınıflandırmalarıdır çünkü toplumun insanlara dayattığı başarı ölçütleri her daim geçerli evrensel ölçütler değildir. Toplumda bazı insanlar el üstünde tutulurken diğerleri yerin dibine batırılırlar. Statü sahibi olmayan bireyler, diğer konum sahipleri için birer hiçtir. Kimse onların renkli kişiliklerini, siyasi ve gündelik varoluşlarını görmek istemez. Chamfort'un dediği gibi, hiçbir statüye sahip olmayan sıradan "halkın görüşü görüşlerin en beteridir." Konumlar sınıflandırmaları, sınıflandırmalar ise vesayeti doğurur.

Dört vesayet türü

Ülkemizde bugüne kadar egemen olmuş vesayet türlerinden en az dört tanesini şu şekilde sayabiliriz: "Askeri bürokratik vesayet", "hukuki vesayet", "küresel vesayet" ve son olarak da "FETÖ adı verilen cemaat adı altında gizli bir örgütün vesayeti". "Sıradan Halk"ın oylarıyla iktidara gelen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan tarafından 19 yıllık iktidar boyunca askeri bürokratik ve hukuki vesayet büyük ölçüde geriletilirken, FETÖ ve küresel vesayetle mücadele hala devam etmektedir. 15 Temmuz 2016 tarihi Türk milleti için bir milattır. 15 Temmuz 2016 başarısız darbe girişimi, FETÖ ve küresel vesayetin ürünüdür. FETÖ, küresel aktör ABD'nin maşasıdır. 15 Temmuz gecesi bize, vatanın asıl sahibinin, hiçbir milli ölçüsü ve değeri olmayan, hatta o değerleri aşağılayan ama sabah akşam evrensel ilkeleri, evrensel değerleri savunan, milletinin menfaatlerini hiçe sayan, kendi memleketine, kültürüne, diline ve dinine yabancılaşmış medeniyet havarileri aydınlar topluluğu, seküler ve okumuş kesimler değil, 'sıradan' halk olduğunu öğretti. Başarısız darbe girişiminin liderinin Amerika'da ikamet ettiği düşünüldüğünde bir işgal girişiminden söz etmek de ihtimal dahilindedir. Zaten hangi darbede ABD'nin parmağı yoktur ki? Hüsamettin Arslan'ın da söylediği üzere, "60 darbesi bir NATO darbesi, dolayısıyla ABD destekli bir darbeydi. Failleri NATO'ya bağlı subaylardı. Memlekette "Sol" tehlike yoktu. Halka karşı bir darbeydi. Mustafa Kemal'in ve Fevzi Paşa'nın ordusunu, "yerli ve milli" ordumuzu tasfiye etti. Halka bir şey yapamayacağı için, "halk"ı asamayacağı için, halkı temsil eden politikacıları astı; Menderes, Polatkan ve Zorlu. Türkiye'de halkı karşısına almış, halka rağmen yapılmış her darbe "sol" darbedir. 60 darbesinin subayları ve generalleri jakoben laisizmin temsilcileriydiler, ve "Müslüman halk"ın solundaydılar. Arkalarında ABD ve CHP vardı. 12 Mart'ın arkasında ABD vardı. 12 Eylül'ün arkasında da ABD vardı. 28 Şubat ve diğerlerinin de. Türkiye'de ABD'nin açık veya gizli desteği olmaksızın darbe yapılamaz." (Güngörmez Bengül, "Hüsamettin Arslan'la Darbe ve Devlet", 15 Temmuz Işığında Türkiye, Muhafazakar Düşünce Dergisi, Ed. Güngörmez Bengül, Akın Mahmut Hakkı, Yıl: 13, Sayı 49, 2016, s.212) ) Bu işgale, kendilerini çok önemli konumlarda gören ve devletin asıl sahibi olduğunu iddia edenler değil, "sıradan halk" diyerek alenen aşağılanan kişiler, büyük ölçüde toplumun muhafazakar ve milliyetçi kesimleri –az da olsa diğer kesimlerden insanlar da vardır - direnmiştir. Yıllarca hakim sınıflar tarafından siyasi merkezin dışına itilen, hor görülen, aşağılanan ve görmezden gelinen sessiz halk kitleleridir.

Hiçbir tecrübe boşa değil

15 Temmuz başarısız darbe girişiminin bize öğrettiği çok sayıda ders var. Bunlardan bizim payımıza düşen dersler olduğu gibi siyasilerin, mevcut iktidarın payına düşen dersler de var. Sosyal bilimlerde özellikle de sosyolojide belki de ilk derste öğrenilecek temel tez dünyada hiçbir tecrübenin boşa olmadığı tezidir. Bir düşünür, yeryüzünde olan, vuku bulan hiçbir şey kaybolmaz der. En azından fenomenolojik sosyolojinin dersi budur. 15 Temmuz tecrübesi devletin asıl sahibinin kim olduğuna dair soruları sormayı kışkırttı. Eğer devletin asıl sahibi, kurucu özne ve tarihsel olarak orduysa, nasıl oldu da ordu içinde gizlenmiş birileri çocuklarını askere gönderen ve kendisine tamamen bağlı olan sıradan halka kurşun sıkıp bomba yağdırdı.

15 Temmuz başarısız darbe girişimi hadisesinden sonra iktidarın alması gereken en önemli ders, devlet aygıtının ve siyasi otoritenin hiçbir dinsel grubu ayrıcalıklı olarak görmemesi gerektiği gerçeğidir. "15 Temmuz Sivil Direnişi: Demokrasiyi Yeniden Kurmak" başlıklı makalesinde Alim Yılmaz, 15 Temmuz hadisesiyle birlikte demokratik yollarla iş başına gelen iktidarların demokrasi ve hukuku, ayrıcalıklı gruplar ve bu gruplarla kurulan işbirliğiyle değil, toplumdan sağladığı destekle koruyabileceğinin görüldüğünü ileri sürer. Yılmaz'a göre muhtemel darbe teşebbüslerini engelleyecek temel yaklaşım devletin bütün kurumlarıyla yeniden kurulması, liyakat esasına göre istihdam siyaseti izlenmesi ve toplumsal çeşitliliğin devlet kadrolarına yansımasıdır." (Yılmaz Alim, 15 Temmuz Sivil Direnişi: Demokrasiyi Yeniden Kurmak", 15 Temmuz Işığında Türkiye, Muhafazakar Düşünce Dergisi, s. 57-72)

Çıkarılacak dersler

Darbe teşebbüsünden alınacak ders yalnızca bununla sınırlı değil. Alınması gereken diğer ders şudur: Devletin insanların cemaat olma haklarını koruması gerektiği gibi, cemaatin içindeki bireylerin hatta cemaatin etki alanında bulunan cemaat dışındaki bireylerin de özgürlüğünü ve haklarını koruması gerektiğine dair liberal ilkenin kabul edilmesinin zorunluluğu. İnsanların elbette topluluk halinde davranma, gruplaşma, cemaatleşme hakları vardır ancak bu gruplar, topluluklar ve cemaatler içindeki bireyin hakları da grup, topluluk veya cemaat baskısından korunmak zorundadır. Bu yaklaşım ciddiye alınmadıkça FETÖ'den Adnan Oktar hadisesine kadar çok sayıda grup içi hukuk dışılıklara rastlayacağımız kesindir. Üstelik bu türden kapalı ve gizli grupların üyelerine yaptıkları zorlama ve baskıları öğrenmek çok uzun zaman almakta, öğrenildiğinde de iş işten geçmiş olmaktadır. Sivil toplumun hak ve özgürlüklerini koruyan doğru düzgün bir hukuk sisteminde bu türden yapılarla karşılaşmak daha güçtür. Bir diğer mesele de cemaat, tarikat gibi yapıların hukuk çerçevesindeki yeri hala haklar çerçevesinde tam olarak belirlenmediği ve devletimiz sekülerist bir ideolojiyle donanmış olduğu için faaliyetlerini gizli yürütmeye zorlanmalarıdır. Bu mesele Osmanlı İmparatorluğu'nun ve cumhuriyetin kuruluş hamlesinin bize miras bıraktığı hala çözülmemiş olan bir meseledir.

Müstehzi bir filozof

Sözlerimi Mahmut Hakkı Akın'la birlikte editörlüğünü yaptığımız 15 Temmuz Işığında Türkiye, Muhafazakar Düşünce Dergisi'nin takdimine yazdığım bazı cümlelerle tamamlamak istiyorum. Andre Gide, yazı yazmaya başlarken en büyük güçlük samimi olmakta demiş. Bu cümleleri yazarken darbe girişiminin hala etkisinde ve içten içe ağlıyordum. Ömer Halisdemir'in, o kahramanın adını duyduğumda hala gözlerim doluyor ve içleniyorum. Başıma gelseydi ben onun kadar cesur olabilir miydim? O zamanlar şöyle yazmıştım: "27 Mayıs darbecilerinden biri olan Dündar Taşer yıllar önce "Türkler yiğitler topluluğudur; filozoflar topluluğu değil!" demiş. Filozof değil, belki de Karl Enders'in tabiriyle "müstehzi bir filozof". Bu telakkiyi kınamayın. Devletin ve halkının sırlarına geçmişte ermiş olan Taşer'e de yaşadıkları öğretmiş olmalı. 15 Temmuz gecesi bize vatanın asıl sahibinin, milli ölçüsü olmayan ama sabah akşam uluslararası ölçüyü savunan, milletinin menfaatlerini hiçe sayan, kendi memleketine, kültürüne, diline ve dinine yabancılaşmış medeniyet havarileri Aydınlar topluluğu ve okumuş kesimler değil, 'sıradan' halk olduğunu öğretti. Bu ülkenin generallerin değil, oğluna "ölmesi emrini" veren komutanın taziyesini, oğlunun cenazesinde sükunetle kabul eden ve onunla aynı masada oturan şehit asker Ömer Halisdemir'in babasının ve daha nice şehit anne babalarının ülkesi olduğunu acıyla anladık. Kaçımız o masada oturabilir? Her şeye itiraz eden, şeytanın avukatlığına soyunan biz yazar çizer takımı, sözde aydınlar fena fi'd-devle makamındakilere erişebilir miyiz?

bengulg2000@gmail.com