Sivil toplum, siyasi toplum ve cemaat-toplum

Doç. Dr. İSHAK TORUN Çankırı Karatekin Üniversitesi
21.12.2013



Gülen Cemaatinin dershanelerin hükümet tarafından kapatılacağı konusunda yürüttüğü kampanya zamanla Ak Parti ile Cemaat arasında karşılıklı güç mücadelesine dönüştü. Mücadeleyi kader planında hayra yormak mümkün olabilirdi. Ancak tartışma veya güç mücadelesinde kullanılan dil toplumun çoğunu rahatsız eder niteliktedir. Tartışmanın medeni bir şekilde cereyan edip çözüme imkan tanıyacak mecrada yürümesi ortak bir dilin kullanılmasına bağlı. Kanatimce ortak dilin belirlenmesinde en önemli adım dini bir cemaatin sivil toplum mu siyasi toplum mu olduğunun belirlenmesi olacaktır. Eğer sivil toplum ise siyasetle ilişkisinin nasıl olacağının belirlenmesi ikinci adımı oluşturacaktır.  

Sivil toplumun yaygınlaşan algısı giderek dini cemaatleri de içerecek şekilde genişlemektedir. Batı sosyal gerçekliği üzerinden soyutlanan her kavram gibi sivil toplumun da Türkiye’de bire bir karşılığı yok. Ama tarihselliğin benzerliğine bağlı olarak nispeten melezleşmiş bazı belirlemeler yapmak imkan dışı değildir. Ömer Çaha sivil toplum örgütü olmanın beş şartını zikreder. Bunlardan birincisi “farklılık”tır. Sivil toplumun bu şartı dini cemaatlerle tezat teşkil eder. Çünkü sivil toplum örgütü farklı olanların empatisiyle oluşurken, dini cemaatler benzer olanların sempatik ilişkisiyle şekillenir. Ama dini cemaatler “gönüllülük”, “devletten görece özerklik” ve “örgütlülük”ten olaşan üç şart itibariyle Türkiye’deki meslek odalarından, barolardan, siyasal angajmana sahip ideolojik örgütlerden ve hatta sendikalardan bile daha sivildir. Beşincisi olan “Baskı mekanizması oluşturma” özelliği sivil toplumun en fazla kafa karışıklığı yaratan şartıdır. Bu şart, sivil toplumun siyasi toplumdan ayırt edilmesinde kritik öneme sahiptir.  

Sivil toplum örgütleri siyasete muhalif ve muvafık yönde angaje olamazlar. İktidarı amaçlayamazlar, onun yerine geçmeye çalışamazlar, onu iktidarına payanda olamayacakları gibi engel olma amacı da güdemezler. Ancak siyasi toplum ve iktidar üzerinde kamuoyu oluşturarak baskı yapabilirler, onların bir politika belirlemesine, bir politikayı revize etmesine veya bir uygulamayı bütün bütün ortadan kaldırmasına çabalayabilirler. Ama bu baskının kapalı kapılar ardında değil, kamuoyu önünde alenen yapılması gerekir. Bir sivil toplum örgütünün kendi çıkarını toplumun çıkarı içinde aramasının denetlenmesi ancak alenilik ilkesiyle mümkün olabilir. 

Toplum içindeki nüfuzunu iktidar mercileriyle kapalı kapılar ardında milletvekilliği veya bürokratik mevki pazarlığına konu eden bir baskı grubu sivil olmaktan çıkıp “siyasi bir gruba (topluma)” dönüşecektir. 

Bu pazarlık açık ise siyasal bir parti, kapalı ise masonik bir siyasi örgüt söz konusudur. Bu iktidar pazarlığını dini bir cemaatin yapması durumu daha da vahimleştirir. Bir baskı grubu, toplum içindeki nüfuzunu menfaat sağlamak için pazarlık konusu ederse sivil toplum olmaktan çıkıp bir Holding gibi, işveren sendikası gibi “çıkar grubu”na dönüşür. Dinin ve dini duyguların ticaret ve çıkar için seferber edilmesinin acılarını 1999 ve 2001 ekonomik krizlerinde batan İslami finans kurumları ve holdinglerle yaşadık, bedelini bütün Türkiye Müslümanları olarak ödedik, ödüyoruz.

Sivil toplum örgütlerinin, tanımladığımız üzere, aleni bir şekilde, siyasi topluma eklemleşmeden kamuoyu oluşturup iktidar üzerinde baskı kurması demokrasiler için arzulanan bir husustur. Karar alma süreçlerine katılmanın bilinen en etkili yoludur. Bir nevi sivil toplum örgütü saydığımız bir dini cemaatin kamuoyu oluşturarak iktidarı etkilemeye çalışması demokrasi dışı sayılamaz. Ama bir dini cemaatin iktidarla örtük veya açık iktidar (milletvekilliği, bürokratik mevkiler) pazarlığında nüfuzunu koz olarak kullanması onu sivil toplum örgütü olmaktan çıkarır, siyasi örgüte dönüştürür. Din, o cemaatca siyasallaştırılmış olur. Türkiye dinin siyasallaşmasının acı tecrübelerini yaşadı. Dinle iktidarı amaçlamanın dine hizmetten daha çok onun iktidara alet edilmesine ve dolayısıyla kitleler nezdinde lekelenmesine neden oldu. Dinin siyasallaşması önce iktidarı ele geçirip kitlelere iktidar zoruyla dini kabul ettirme anlamı taşır. Siyasal İslamcılık ideoloji merkezli siyaset yapma biçiminin sönmesine paralel olarak geçerliğini kaybetti. 

İdeolojik siyasetin bitişinde milat Gramsci ve Althusserl’in Marxizm üzerine yaptıkları yeni yorumlardır. Önce devleti ele geçirip Maxizmi ila etme siyaseti, Marxizmin önce toplumda kültürel hegemonya kurması sonra demokratik süreçlerle iktidara yürümesiyle yer değiştirmiştir. Marxizmin Batı’daki bu dönüşümü sosyal demokrat ve üçüncü yolcu sosyalist menşeli partilerin iktidar yolunu açmıştır. Mamafih bu iktidar partilerinin ne kadar Marxist olduğu Doğulu Ortodoks Marxistlerce eleştiri konusu olmuştur. 

Sonuç itibariyle, devleti ele geçirip kitlelere iktidar zoruyla dini kabul ettirmek geçerliğini kaybetmiştir. Artık demode olmuş bu yöntemin yeniden hortlatılması pek anlamlı görünmüyor. Bütün toplumsal kesimler için rahmet olan İslam’ın siyasallaştırılmasının seküler bir ideolojinin siyasallaşmasından daha olumsuz sonuçları vardır. Dini kanaat önderlerinin birçoğu bu riske dikkat çekmişlerdir. Dinin siyasallaşması konusunda hassas din alimlerinden birisi de Bediüzzaman Said Nursi’dir. Mektubat adlı eserinde (13. Mektup), her siyasal akımın/partinin içinde dine çok ciddi taraftar ve muhtaç insanlar olduğunu, onların istifadeleri için dini her türlü siyasal parti ve cereyanın üstünde tutmak gerektiğini savunur.

ishaktorun@hotmail.com