Siyaseti kötürümleştirmek

0
28.12.2013

Yapılmaya çalışılan, siyaseti kötürümleştirmek, toplumsal meşruiyete dayanmayan siyaset dışı aktörlerin önünü açmak; birbirini takip eden, üzerine hukuk örtüsü örtülmüş operasyonlarla iş göremez hâle getirilecek hükûmeti, hukuk dışılığa zorlamaktır.



Doç. Dr. Tuncay Önder - Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi

Bugünün meselesi, buraya nasıl geldiğimize dair “gevşek” tartışmalar yürütmek ve buna bağlı olarak kendi pozisyonumuzun “haklılığı”nın peşine düşmek değil. “Biz bunları söylemiştik!” safhasını çoktan geçmiş bulunuyoruz. Siyaset, dolayısıyla toplum, bertaraf edilmesi gereken bir saldırıyla karşı karşıyadır. Süleyman Seyfi Öğün’ün yerinde tesbitiyle “siyaset öncesi” bir duruma savrulma tehlikesi, kapımızı çalmaktadır. Saldırının failleri, yaşadığımız hadiseleri, hukuk devletinin normali olan yürütmenin yargısal denetimi çerçevesinde görmemizi salık vererek gönüllü bir aptallığa sürüklenmemizi istiyorlar. 

Siyaset öncesini, yani yegâne kuralı gücü gücü yetene olan barbarlığı bu topluma lâyık görenlerin “hukuk”u manivela olarak kullanması, yeni bir durum değil. Siyasetin tahribi için hukukun araçsallaştırılmasının örnekleri, tarihî tecrübemiz içinde epey bir yekûn tutuyor. Yürürlükte olan, Schmittyen siyasetin kavramlarıyla konuşursak, normal hukuk düzeninin içinde yer almayan bir “istisnâ hâli”dir. 2007’deki 367 kararında, 2008’deki Ak Parti’ye yönelik kapatma davasında, 2012’deki 7 Şubat soruşturmasında olduğu gibi, hukuk dışılığın hukuk düzenine eklemlenmesinin yeni bir örneğiyle, yani yeni bir istisnâ hâliyle yüz yüzeyiz. Siyaseti savunanların sürekli olarak “İyi de yolsuzlukların üzerini mi örtelim?” sorusuyla terörize edildiği ahlâkçı bir atmosferde, siyasetin kötürümleştirilmesine göz yummamız isteniyor. Bu topraklarda evvelden beri sermaye birikiminin nasıl işlediğini hepimiz biliyoruz, ama 90’lı yılların kokuşmuşluğunun ana sebebinin siyasetsizlik olduğunu ve bu kokuşmuşluğun sonraki on yılda yine siyaset marifetiyle aşıldığını da biliyoruz.

Siyasetin teolojisi

Bir kısmımız şunu da öğrenmiş oldu: dershane tartışmasının ilk günlerinde köşe yazılarını süsleyen bir ibare olarak “aynı secdeye baş koyma”nın siyasî bir ittifaka, beraberliğe temel teşkil edemeyeceği. Tabiî ki siyasetin de bir teolojisi var. Ancak siyaset, metafizik bir dünyada yapılmıyor; cennette siyasete yer yok. Allah rızası, insanların hayatının ana gâyesi olabilir. Ancak siyaseti bütünüyle Allah rızası ekseninde tanımlamak, en hafifinden naifliktir. Siyaset, ahlâk dışı bir faaliyet değildir, fakat ahlâkî alanın sınırları içinde cereyan eden bir faaliyet de değildir. Son dönemde dozu giderek artan metafizik dilin, siyaseti nasıl sakatladığını hep birlikte tecrübe ettik.

Görünen hedef, siyaseti kötürümleştirmek, toplumsal meşruiyete dayanmayan siyaset dışı aktörlerin önünü açmak; birbirini takip eden, üzerine hukuk örtüsü örtülmüş operasyonlarla iş göremez hâle getirilecek hükûmeti, hukuk dışılığa zorlamak. Bu amacı boşa çıkarmak için eldeki en önemli güç, yine siyaset. Siyaseti savunmak ve siyasetin toplumsal temelini güçlendirmek. Türkiye siyasetinin bu yönde yeterli birikimi var. Yapılması gereken, son on yılda siyasete siyaset dışı müdahalelerin yol açtığı krizlerin nasıl aşıldığına dönüp bakmak. Burada tayin edici iki unsur öne çıkacaktır. Birincisi demokrasiyi derinleştirmeye dönük reformlar, ikincisi ise topluma yaslanmak ve onunla konuşmak. Mevcut krizi aşmanın yolu, yine bu iki unsura güçlü bir işlerlik kazandırmaktan geçiyor.

Bu savaşı göze alanların ilham kaynağı, eski Türkiye’nin siyasetsizliği. Diğer bir ifadeyle toplumsal temeli zayıf, devlet içi çatışmalara indirgenmiş sahici olmayan bir siyaset. Siyasete hasar verebilirler, ancak sahici bir siyasetin üstesinden gelmeleri kolay değil. Dolayısıyla cereyan eden devlet içi çatışmada hükûmeti güçlü kılacak adımların atılması, tek başına yetmez. Bu tür kalkışmaları bertaraf edecek asıl adımlar, toplumun güçlendirilmesi yoluyla siyasetin güçlenmesini sağlayacak adımlardır. 

Demokrasi açığının mazereti

Çözüm/barış süreci, burada kritik bir öneme sahip. Kürt meselesi, neredeyse 30 yıldır bu ülkedeki demokrasi açığına mazeret teşkil ediyor. Siyasete, siyaset dışı müdahaleleri meşrulaştırıyor, bürokratik iktidarın önünü açıyor. Vesayet Türkiye’si, Kürt meselesini güvenlik kurumlarına emanet etti ve büyüttü. Türkiye’de devletin ve özellikle güvenlik kurumlarının (Ordu, Emniyet, MİT) rutin dışı eylemleri, Kürt meselesi ve terör üzerinden meşrulaştırıldı. Bu arada yargı da terörle mücadeleye uyarlandı ve hukukun temel ilkelerinden feragat etmekten kaçınmadı. Güvenlik kurumlarının süregelen yapısal ve zihinsel poblemleri, terörle mücadele mantığı içinde şekillendi; bu kurumlar denetim dışı bir güç devşirebildiler. Eğer bir “paralel devlet”ten söz ediliyorsa bu, esas olarak Kürt meselesinin kararttığı alanda hayat buldu.

Medya manipülasyonu

Türkiye’nin Kürt meselesinde siyaseten bir çözüm arayışına girmesi, vesayetin geriletilmesiyle mümkün olabildi. Ancak ne zaman ki Kürt meselesinin hâlli için siyasî bir müzakere süreci başladı, siyasî/toplumsal aktörlerin de pozisyonlarını yeniden belirlediklerine şahit olduk. Bugün şiddeti artan hükûmet-cemaat cepheleşmesinin ilk işaretleri bu süreçte ortaya çıktı. 2009 yılında Diyarbakır’da aralarında seçilmiş belediye başkanlarının da bulunduğu tutuklu grubun kelepçeli görüntülerinin basına yansıması, sıradan bir hadise değildi. KCK soruşturmalarında ve arkasından gelen tutuklamalarda cemaat medyasının cevval tavrı dikkatten kaçmadı. Aynı medya organlarında izlenen Oslo görüşmelerini mahkûm edici yayın politikasının akabinde 7 Şubat krizi patlak verdi. Müsteşar dahil üç MİT mensubu hakkında soruşturma başlatan ve onları ifadeye çağıran yargının hedefi, bazılarına göre Başbakan idi. Fakat, hedefin kim olduğundan ziyade asıl önemli husus, demokratik meşru hükûmetin yetkisindeki bir karara yargı eliyle müdahale teşebbüsüydü. (Burada, parantez içinde de olsa STV’de yayınlanan Şefkat Tepe adlı diziyi es geçmek olmazdı. Barış sürecinin iyi kötü mesafe aldığı, akan kanın durduğu bir konjonktürde, 80’lerin, 90’ların Ertürk Yöndem kıvamındaki devlet aklını diri tutmaya çalışan bu dizinin başköşede durmasının bir anlamı olsa gerek.)

Ne tesadüf ki dershane krizi, çözüm sürecinde yeni bir aşama olarak nitelenen, kamuoyunda büyük yankı uyandıran Başbakan’ın 16 Kasım’da Diyarbakır’da gerçekleştirdiği mitingden bir gün önce patlak verdi. Cemaatin medya organları, mitinge gözlerini kapadı ve dershane tartışmasını tırmandırdı. “Mevzubahis olan dershaneyse gerisi teferruattır” şiarıyla yürütülen, varoluşsal bir mücadeleye dönüştürülen dershane meselesinden bugün kimse söz etmiyor. Zaten meselenin dershane olmadığı, 17 Aralık operasyonuyla ortaya çıktı.

Çözüm süreci hedefte

Bu arada başka gariplikler de oldu. Mahkûmiyet kararı temyiz aşamasındaki CHP milletvekili M. Balbay, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru sonrası verdiği karara dayanılarak yerel mahkeme tarafından tahliye edildi. Meclis’te yemin ederek milletvekilliği görevine başladı. Ancak Anayasa Mahkemesinin prensip kararı ortadayken, yereldeki savcının talebine rağmen henüz haklarında hüküm dahi verilmemiş iki BDP’li ve bir bağımsız milletvekili için aynı yol izlenmedi. Diyarbakır’daki mahkeme tahliye talebini reddetti; red kararına savcı tarafından yapılan itiraz için de tekrar red kararı verdi. Yine bu sırada, büyük puntolu manşetlerle başlayan 28 Şubat dâvâsında, kalan son tutuklu sanıklar da tahliye edildi.

Bütün bu yaşananlar tesâdüf eseri değilse, 17 Aralık itibarıyla ilân edilen savaşın vurmak istediği asıl hedefin çözüm/barış süreci olduğunu söylemek mümkündür. Görünen o ki “siyaseti bitirme planı”, siyasetin sunduğu bir imkân olan barışa/çözüme kastetmektedir. Emniyet ve yargı bürokrasisi üzerinden siyaseti hırpalama, itibarsızlaştırma operasyonu, çözüm sürecinde siyaseti mecalsiz bırakma arzusuna dönüktür. 

Siyasetin asla yapmaması gereken şey, barış/çözüm sürecinde tereddüt içine düşmektir. Tam aksine çare, siyasetin bütün imkânlarıyla demokrasiyi genişletmek, bireyi/yurttaşı esas alan demokratik reformlara hız kazandırmaktır. Eğer sadece bir metafordan ibaret değilse, bir gerçekliğe tekabül ediyorsa “Yeni Türkiye”nin gerek şartı, Kürt meselesinin barışla nihayetlenmesidir. Kürt meselesini demokratik yurttaşlık ekseninde bir çözüme kavuşturmadan eski Türkiye’ye vedâ edemeyiz.

onder.tuncay@gmail.com