Siyasetini arayan siyasal alan

Ercan Yıldırım / Yazar
20.03.2021

Yeni siyasal alan temsiliyet kadar katılımı da öne çektiği gibi artık inandırıcılığa, kalkınmaya, ilke ve değere, bunlardan önemlisi tutarlılığa daha çok kıymet veriyor. Siyasal alanda merkezi tutmak kadar merkezi üretmek, millet tercihlerini gözeterek siyasi proje üretmek gerekir. Z Kuşağı'nı anlama üzerine diskur çekmektense taleplerini karşılama, temsil ve katılım şartlarını oluşturma bu merkez siyasetin bir gereği.



Türkiye'de Gezi ile başlayan sürecin yerli ve milli evresiyle yeni yönetim sisteminden sonra doğan konjonktürün küresel çatışmalara bağlı olarak şekillenmesi siyasal alanın siyasetle buluşmasını engelledi. FED'in finansal genişleme politikasının kesintiye uğraması, 2013-2016 arasındaki hadiseler, kamusal alanda istisna halinin kullanılması, yeni yönetim sistemi siyasal alanı hareketlendirirken reformist söylemi, proje ve model merkezli siyaseti arka plana itti. Üstelik ittifakları mecburî kılan seçilme usulü iki farklı ulusçu partinin karşılıklı kutuplarda yer almasını getirince kimlik, tarz-ı hayat, terör ve etnik hissiyatlı romantizmleri de güçlendirdi. Siyasal alanı beka kaygısı domine etti; artık sadece "terör yandaşı ve karşıtı" diskuru çekişmeye başladı.

Mavi Vatan doktrininin salgın konjonktürüyle birleşmesi, Biden yönetimiyle Doğu Akdeniz meselesinin dondurucuya kaldırılması siyasal alandaki beka korkusunun argümanlarını gittikçe sınırlandırdı. Önümüzdeki süreçte salgın şartlarının hafiflemesiyle Türkiye ve dünya gündemini yeni Soğuk Savaş, ABD'nin Rusya ve Çin ekseninde geliştireceği demokrasi kalkanı, Çin'in alternatif dünya sistemi projesinin adımları, bunların yaratacağı yeni sentezler, yeni eklemlenme ve çatışma ortamları belirleyecek.

Siyasal alanın gerçeği

Türkiye'nin siyasal alanı değiştikçe aynı kalan özelliğine bağlantılı şekilde öngörülemez, kestirilemez bir nitelikte. Türkiye'de siyasal alanı domine eden, yönlendiren, etkileyen pek çok iç güç ve değişkenle beraber yine güçlü bir dünya sistemi tesiri bulunur. 2013 sonrasında Cumhuriyet döneminde üretilen tüm tez ve antitezler dolaşıma girdi, tarafların söylemlerinde fazlasıyla yer aldı. Beka meselesi üzerinden içinde komployu da barındıran dış güçlerle ilgili olumlu-olumsuz argümanlar, milliyetçiliğin dindar hissiyatlarla örtüşen dili, merkez ve çevreye ait siyasi yaklaşımların hemen tamamı bu yedi yılda fazlasıyla dillendirildi.

Sonuçta 2000 sonrasında sık sık yaşandığı gibi Cumhuriyet döneminin genel siyasasının bariz kamplaşmalarına, hassasiyetlerine dönüş yapıldı.

Sloganik siyaset

Siyasal alanın merkezi ele geçirme kavgasına kilitlenip kalması statükonun aşınmadan yerli yerinde durmasını beraberinde getirir... Bu da tabii ki siyasi kanalların model üretme, proje geliştirme, reform gibi çabadan kaçmasını...

Siyasi partilerin en büyük sorununun model çıkaramama olduğu görünüyor... Türk siyasi hayatının temel meselesi, dünyaya da sirayet etmiş durumda...

Batı medeniyeti tıkandı, kapitalizm kendini girdaba soktu, Sosyalizm, büyük anlatılar, Müslümanlar da yerinde sayıyor. Klasik slogancı ideolojilerin farklı bir versiyonunu yaşıyoruz. Geçmişte, Komünistler Moskova'ya, başörtülüler Arabistan'a, mollalar İran'a gibi dışlayıcı, sürmeye matuf, kamusal alan kadar ülkeyi de kendinin sanan yönelimlerin yerini şimdilerde yine laiklik, din, terör, cemaatçilik konuları aldı. Hiçbir siyasi yapı kendi otoriterliğini ya da demokratlığını düşünmeden "başkası"na diktatör, totaliter gibi yaftalarla yaklaşabiliyor; halbuki iktisadi refah, toplumsal huzur ve güvenlik sağlandığı müddetçe idarenin rengi "demos"un çok da umurunda olmaz!

Kendi adına konuşan, çarpışan, başkalarına ağzının payını veren, kendi hakkını ve hukukunu koruduğunu farz ettiği yapıya halk meşruiyeti sonuna kadar verir. Demos'un olumlu ve olumsuz taleplerini sarf etmenin getirdiği konformizm, sinizm model üretimini, reformizmi gereksiz kılıyor. Bunda dünya sistemine karşı cepheden karşıtlık bulunmamasının, alternatif nizam fikrinin vuku bulmamasının payı yüksek. Frak, Batı müziği, kadeh kaldırma, opera, bale kültürelliğini Avrupa medeniyeti ve muasır medeniyet sayan seküler Kemalistler de, cemaatçiliği, kült ve mesiyanik yaklaşımı, kaba dindarlığı kafi gören dindar-muhafazakarlar da bir etik, iktisadi düzen, siyasal alan-yönetim-toplum modeli getirmediği gibi bu bilinci de geliştirememiştir.

Hami siyaseti

Türkiye'de siyasal alanın doğasını büyük oranda devlet belirler; toplum, birey ve dindar yahut seküler cemaatçi sivil toplum kamusal iradeyi amaç edinir. Millet olarak utilitaryanist, pragmatist ve pratik bir tavrımız bulunduğundan sık sık milli ve yerli köklere, İslam medeniyeti değerlerine atıf yapsak da aslında varoluşa gelen ahlakı, dini inancı, ideolojik yönelimleri geçerli sayarız.

Devlet kerim vasfını, bireyler korunmaya ve bakıma muhtaç görünüm vermeyi önemser; siyasal alan da zaten müşterek fikir üzerinden müşterek bir idare, yasa, ilke etrafında irade gösterme yerine himayeye alma veya hami arama kaygılarıyla işler. Aslolan bir model, fikir ekseninde devlet mekanizmasını yürütmek değildir; Kemal Tahir'in vurguladığı gibi vatan ve milletten çok aslolan devlettir, devlet olduktan sonra rengi çok da önemsenmez.

Devletin ihsanına, düşünmesine, eylemesine göre varoluş geliştirdiğimiz için merkez-çevre geçerli tek izah noktamızdır. Mesele iktidar olmak kadar iktidarda kalmaya odaklıdır. Türkiye'de siyasi hayat bile "memur" zihinle, "idarenin-statükonun benimseyeceği" işleri, reformları yapmak üzerine kuruludur.

Devrimcileri bile memur yapan bir devletten bahsetmiyoruz; Gezi'deki gibi "maaşlı burjuva talebi"nin ötesine geçemeyen birey varlığından söz ediyoruz. Bu ülkedeki kalkınmacılık, kapitalizm kadar sosyalizm talepleri bile "devlet kapitalizmi-sosyalizmi" boyutunun ötesine geçmez.

Doldur-boşalt sistemi tasfiyeleri, siyasi seleksiyon, rövanşizm, seküler-dindar kültürellik, kişileri değiştirerek statükoyu sabit bırakma siyasal alanı belirler.

Demokrasinin meşruiyeti

Siyasal alanın en dinamik tartışma konularından biri laiklikse öteki demokrasidir. Bu ülkede siyasi partisinden örgütçüsüne herkes demokrasi ister, meşruiyetini demokrasi üzerine yerleştirir. Demokrat tavır çoğunluğun istemesini ve yapmasını yeterli görürken liberal, çoğunluğun taleplerini kendi ideoloji süzgecinden geçirir; liberalizme uymayana "çoğunluk diktası" yaftası yapıştırır. Demokratlar kamu gücünü kimin kullanacağına karar verme imtiyazı peşinde koştururken liberaller bu gücü kullananın hudutlarını da çizer. Kimi zaman mesele çoğunluk, meşruiyet, idarecinin sınırlarının ötesinde bunları kullanacak "kişi"dedir; sol-liberal-demokrat tezleri dile getirenler mesela Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı olmasına külliyen karşıdır.

Seküler Kemalist elitin içinde bulunduğu imajını verenler demokrasi üzerinden muhalefet geliştirseler bile demokrasinin "çapulcu"ları, lümpenleri yücelten bir sistem olduğu fikrini paylaşırlar. Cari muhalif tezlerin arkasında büyük oranda seküler ve laik statükonun geriletilmesi, İslami bir dönüşümün uç vermesinden duyulan korku bulunur. Demokrasi isterken, "ama demokrasi yetmez" şerhi, meselenin siyasal alanı statüko lehine tahkim etme hedefiyle alakalı aslında.

Neoliberal siyasallık

Demokrasi talebi, yönetimin sınırlarının nereye kadar dayanabileceği gibi hassasiyetler "çoğunluk diktası" üzerinden tartışılsa da özellikle neoliberal siyasallığın 2008 krizinden sonra popülizme evrilmesiyle halk övgüsü dünyada da artışa geçti. Hayekçi neoliberaller aile, birey dışında bir toplumun bulunmadığını, devletlerin, burjuvaların, dinlerin aidiyetleri belirlediğini iddia ederken demosa toz kondurmayan popülizm bu sefer yalnızca oy vermekten ibaret varlık gösterebilen bireylere orantısız manalar da yükler. Bu da anlamdan çok kitle övgüsü üzerinden farklı bir erk girişimini gösterir. Demos'un reyini öteye taşıyıp onu bilge, masum, kanaat önderi konumuna yükseltmek sorunları artırır; iktisadi refahına bağlı olarak kitle gerektiğinde neoliberal siyasete gerektiğinde güçlü kamu yönelimine marjinal destek verebilir. Vatandaş yüceltimine dair sloganların yerine bireyi ve toplumu patron, burjuva, yönetici zulmüne karşı korumak daha kalıcı olur.

İstisna merakı

Siyasal alanın ikamesini toplum, siyasi özneler, küresel burjuva, devlet mekanizması, karizmatik liderler, değerler sağlayabilir. Mutlak bir kurucu özneden bahsedilemez. Bu anlamda devlet kendini ne kadar ezeli-ebedi-zorunlu-değişmeyen bir töz gibi sunsa da varlık millet tininin neticesinde vuku buluyor. Bu vaki olan zaman içinde güç gruplarının mücadelesine yeniliyor; töz kabul edilen kamu iradesinin direksiyonu da bu seçkinciliğe teslim olabiliyor. Mesele siyasal alanı kimin nasıl yürüteceğinde düğümlenince radikal demokratlar, liberal demokratlar, devrimci Marksistler, faşistler ya da muhafazakarlar farketmeksizin istisna halini kullanabilmeye odaklanıyor. Aslında herkes kendi ideolojisinin, düşüncesinin Schmitt'idir!

Zizek meseleye çok da güzel yaklaşır; dünya sistemi eleştirileri absorbe etmede, rasyonelleştirmede çok başarılı. Birileri et yiyemediğinden yakınınca, "sağlığa zararlıydı"; film yok, elektrik kesik, kitap pahalı dediğinde, "sohbeti hatırladık", gıdalar hep gdo'lu eleştirisi geldiğinde "oy verebiliyorsun ya" gerekçeleri üretir sistem. Siyasal alanı modellerin, millet bağının, müşterek kaderin sahası kılmak dünya sisteminin bu marazi hastalıklarını, etkilerini de geriletir. Siyasal alanın temel meselelerine karşı bahaneler üreten ve şükretmeyi gerektiren lokal yönelimleri merkezde kalsa bile marjinal söylem üretmeyi tetikler.

Yeni bir soğuk savaşın uç verdiği konjonktürde yeni yönetim sisteminin getirdiği ittifak mecburiyeti yeni angajmanları, mecburiyetleri ürettiğinden reformizmi ketler. Bu da siyasal alanın temel meselelerden çok kültürelliği önde gösteren stabil yapısını güçlendirir.

Proje üretmek

Siyasal alanda merkezi tutmak kadar merkezi üretmek, millet tercihlerini gözeterek siyasi proje üretmek gerekir. Z Kuşağı'nı anlama üzerine diskur çekmektense taleplerini karşılama, temsil ve katılım şartlarını oluşturma bu merkez siyasetin bir gereği. Merkezde direksiyonu elinde tutmak aynı zamanda kapsamlı, bütüncül bakış açısını gerektirdiği için toplumun tamamının kaygılarını karşılamayı gerektirir. Türk modernleşmesi kültür-medeniyet kavgası vererek bugünlere geldi. Kapitalizmin kültürünü almaktan sanayisine fırsat kalmadığından iktisadi bunalımlar devrevi biçimde sürekli kendini gösterdi. Hem toplum bütününü kapsama hem iktisadi yapıyı güçlü tutma siyasal alanda merkezde yer bulmanın temelini oluşturuyor. Yeni siyasal alan temsiliyet kadar katılımı da öne çektiği gibi artık inandırıcılığa, kalkınmaya, ilke ve değere, bunlardan önemlisi tutarlılığa daha çok kıymet veriyor. Marjinal yönelimleri, etnik kimlikleri, dini yapıları, ideolojileri sisteme entegre etmekte mahir olan devlet mekanizması merkezde yer bulan söylemleri, yapıları marjinalleştirerek oyun dışına çıkarmayı da başarır.

ercnyldrm1@gmail.com