Siyasi muhafazakarlığın bugünü ve geleceği

Röportaj: Ahmet Örs
8.01.2022

Hüseyin Şeyhanlıoğlu: "Yerellikleri yok ederek ilerleyen küreselleşmenin artmasıyla önemi gittikçe daha çok anlaşılan aile, gelenekler, ara kurumlar, toplum, tarih ve dine yaptığı ısrarlı vurgu nedeniyle siyasal muhafazakârlığın daha da önem kazanacağı şimdiden çok net olarak görülmektedir."



Gaziantep Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Şeyhanlıoğlu'nun Siyasi Muhafazakarlık ve Türkiye isimli kitabı KDY tarafından yayınlandı. Yazar, Türk modernleşmesinin başlangıcı kabul edilen III. Selim döneminden bugüne siyasi muhafazakarlığın izlerini sürüyor.

Siyasi muhafazakârlık nedir neden önemlidir?

Topluma karşı her türlü yapay müdahalelere karşı çıkan, ilahi hukuk, düzen ve otoriteyi savunan, aile, ara kurumlar, din, gelenek, özel mülkiyet ve tarihe bağlı olan siyasî muhafazakârlık, sosyalizmin eseri Doğu Blokunun çökmesi, liberalizmin eseri olan kapitalizmin ve küreselleşmenin insanlığı emerek yayılmasına karşı, gittikçe daha görünür ve yükselen bir değer olarak genel kabul görmektedir. Tanzimat'ın ilanından (1839) sonra görülen Genç Osmanlılar (1865), Jön Türkler, İslâmcılar, İttihatçılar, Âdem-i Merkeziyetçiler ve İtilafçılar içinde muhafazakâr öğeleri savunan kişi ve akımlar var olmuşsa da; bunlar Batı ölçeğinde siyasî muhafazakârlığın teorik ve pratiğinin dışında bulunmuştur.

Türkiye'nin Batılılaşma sürecinde arayışları nelerdir?

Tahta geçişi ülkemizde Batılılaşma tarihinin başlangıcı sayılan Sultan III. Selim (1789–1808) ve aynı yolda ilerleyen Sultan II. Mahmut'un (1808– 1839) modernleşme çabaları, Tanzimat Fermanı'yla (1839) somutlaşırken koca Osmanlı İmparatorluğu, Avrupalılaşma yolunda artık geri dönülemez bir yola girmiştir. 1865 yılında tarihimizde ilk siyasî cemiyet olarak örgütlenen Genç (Yeni, Jön) Osmanlılar, zaman içinde Fransız İhtilâli'nin laik, pozitivist ve devrimci hâkim rengine bürünür. Kurtuluşun reçetesi ise rical-ı gayb (Görünmezler) destekli iç devrimlerle elde edilecektir: Avrupa'yı yakalayamasak da hiç olmazsa batmayı önlemek için Padişah'ın yetkilerini kısmak, dinin etkisinden kurtulmak, tarih ve gelenekleri unutmak ve bir darbeyle devleti ele geçirip demir yumrukla sıkı bir merkeziyetçi politika uygularsak devlet kurtulur. Devlet, ancak ihtilalci değerlerden oluşan bu reçeteyle kurtarılacaktır. Buna karşı çıkan ve "Kökü mazide olan atiyiz" diyen Yahya Kemal, İstiklal şairimiz Mehmet Akif geçmişteki muhteşem medeniyet üzerinden yeni bir dirilişe geçmekle kurtarılacağımızı ifade etmiştir. Fransa'daki jakobenlerin toplumsal mühendisliğini, Osmanlı'daki Genç Osmanlılar bazen yumuşak müdahalelerle bazen de fedailik ve çetecilikle uygulamaya çalıştılar. Örneğin, Abdulhak Hamid Tarhan ve Namık kemal bile Londra'nın meydanını gezerken aynı zamanda bölgede bulunan Rus Dostoyevski ve Alman Heine gibi yazarlar arka sokaklarını ve yoksulluğu gezmekteydi. İğrenmekteydiler. "Bütün dünyayı dolaşmaya ne hacet!" diyor Namık Kemal, "İnsan, yalnız Londra'yı araştıran bir gözle seyretse, göreceği eşi bulunmaz güzellikler, akla üzüntüden şaşkınlık getirir... Yeryüzünde medeniyet eserlerinin fotoğrafla resmi alınmış olsa, günümüz medeniyetini ancak Londra kadar belirgin olarak gösterebilir."

Aynı tarihlerde, 1862'de Avrupa seyahatine çıkan Dostoyevski de uğrar Londra'ya. En çok, yeni Avrupalı kimliğinin başkenti saydığı Paris'i eleştiren Dostoyevki, Oliwer Twist'in ve onun gibi binlerce çocuğun, karın tokluğuna vahşice çalıştırıldığı şehirdir Londra. Havası pistir, kömür kokmaktadır. Namık Kemal'in uğramadığı, görmek istemediği, Londra'nın arka sokaklarında gezer Dostoyevski. Bedenlerini satan genç kızlar görür, zevk ve eğlenceden başka şey düşünmeyen gençler.

Yaklaşık 200 yıldır siyasî muhafazakârlığın, gerek dünyada gerekse ülkemizde önemi her geçen gün artmaktadır; bu değerler, sosyalizmi savunan Doğu Bloku'nun yıkılması ve küreselleşmenin devletleri ve toplumları yutan etkileriyle dünyanın her tarafında genel kabul görmektedir. Bu değerleri savunan muhafazakâr partiler bugün ya iktidarda bulunmakta ya da iktidarın en güçlü adayı durumunda bulunmaktadırlar. Bu anlamda ülkemizde de halkın tercihiyle/oyuyla sadece muhafazakâr partiler (DP, AP, ANAP ve AK Parti gibi) tek başına iktidara gelmektedir. Jön Türkler ise (İTF) 1908'de darbe, 1912'de sopalı seçimler ve onun devamı olan CHF ise açık oy/gizli sayım (1946), daha sonraki süreçte ise darbecilerin, tercihiyle muktedir olabilmişlerdir. Ülkemizin tadil ve tebdil arasında ifrat ve tefrit süreci yaşandı.

Çok Partili dönemde siyasi muhafazakârlık nasıldı?

DP'nin çetin ceviz çıkması üzerine 1946 yılında muvazaalı çok partili siyasi hayat başladı. Mayıs 1950 yılında Demokrat Parti, 10 yıl 13 gün tek başına iktidarda kaldı. Bu dönemde, 18 yıl yasaktan sonra ilk icraat olarak ezan, Arapça da okunabilmiştir. Türbeler, camiler, halk müziği, Anadolu'ya bakım, tarihî eserler ve büyük İstanbul onarımı, hanedanın kadın üyelerinin yurda getirilmesi, halkın sesi gür çıkan bir azınlığa karşı iktidara gelmesi gibi ilkler bu dönemde olmuştur. DP'nin iktidara gelmesinden sonra siyasi muhafazakârlar muktedir olamasalar da iktidar oldular. Ancak cuntacı darbelerle devrilebildiler.

DP döneminden sonra 1965-71 arası AP dönemi de başarılıdır. 1983-1990 arası takunyalı Hacı Turgut Özal dönemi de böyledir. CHP bile muhafazakarlaştıkça (Karaoğlan-1977) oy alabildi halkımızdan. ANAP ve DYP bu çizgiden ayrılınca bitmişlerdir. Bunlardan daha kurumsal ve ilkeli Erbakan'ın başlattığı Milli Görüş hareketi bu anlamda ikinci Abdülhamid döneminden de ileridedir. D-8 ve darbeye rağmen halka yakınlık görülmemiş seviyededir. Tabii ki hatası sevabıyla AK Parti dönemi bu anlamda hepsinden daha güçlü ve başarılı görülüyor. 86 yıl sonra Ayasofya'da ilk Cuma namazı ve hutbeye kılıçla çıkan Diyanet İşleri Başkanı ve 150 yıl sonra Taksim Camii'nin yapılması da yeni Türkiye demektir. Muhafazakârlar Osmanlı'nın tadilatını istedi.

Ancak gerek ilmî gerek içtimaî ve gerekse tarihî açıdan siyasî muhafazakârlık güçlü yapıya sahip olsa ve 15 Temmuz gibi olaylara karşı ilk kez doğal bir karşı darbe süreci yaşanmışsa da, azınlık olan ve Fransız İhtilali değerlerini savunanlara karşı yeterince kurumsallaşmaktan uzaktır. Ayrıca muhafazakarlığın ana öğesi olan baba otoriteli aile kurumunun sarsıldığı ve boşanmaların neredeyse evliliklerle başa baş olduğu görülmektedir.

Siyasi muhafazakârlığın gelecekte yeri nasıl olacak?

Siyasî muhafazakârlığın coğrafi, tarihi, dini ve kültüre dayanan dört temel direği bulunmaktadır. Her toplumun muhafazakârlığı bu nedenlerle kendine özgüdür. İki asrı aşkın bir süredir esnekliğine rağmen değişmeyen bu temel ilkeleriyle siyasal muhafazakârlık, bugün dünyada en önemli iki siyasal düşünceden biridir. Yerellikleri yok ederek ilerleyen küreselleşmenin artmasıyla önemi gittikçe daha çok anlaşılan aile, gelenekler, ara kurumlar, toplum, tarih ve dine yaptığı ısrarlı vurgu nedeniyle siyasal muhafazakârlığın daha da önem kazanacağı şimdiden çok net olarak görülmektedir.

Siyasî muhafazakârlık modernleşmek için örnek aldığımız Batı dünyasının bizimle ortak olan ama al(a)madığımız ve asıl ihtiyaç duyduğumuz değerleri içeren, ideolojiler üstü zengin ve çok güçlü ilkeleri olan bir hayat sistemidir. Örneğin günümüzün Batılı muhafazakâr düşünürlerinden O'Sullivan, "Bugün Batılı muhafazakârların İslâm'a karşı bir grup olmadığını, hakiki muhafazakârların dünyayı süsleyen medeniyetler çoğulluğuna büyük önem verdiğini, bugün toplumda büyük bir kültürel çöküş yaşandığını ve bu hususta Müslüman ve Batılı muhafazakârların uzlaşabileceklerini, medeniyetler arası diyalog gibi, bu sorunu kutsal olanın canlandırılmasıyla aşma noktasında buluşabileceklerini; yeni bin yılda Hristiyanlarla Müslümanların birlikte yürüyebileceğini ve kendilerini beraberce gerçekleştirebileceklerini" ifade etmektedir.