Sonbahardan kışa:Türk-Amerikan ilişkilerinde S-400 Krizi

Hakan Çopur / Araştırmacı, Yazar
16.06.2019

74 krizi, 1 Mart tezkeresi, çuval hadisesi, YPG/PKK ve FETÖ konuları gibi birçok krizle mücadele edebilme kabiliyetine sahip olan iki ülkenin bu krizi de toptan bir kopuşa gitmeden hal yoluna koyması gerektiği açıktır. Ancak ABD’nin şunu kırmızı kitabın ilgili yerine yazması şarttır: Türkiye, kendi ulusal güvenliğiyle ilgili hayati kararları kendisi alır. Bu bakımdan ne ABD düşman ne de Rusya dosttur.



70 yıllık ittifak sürecinde birçok önemli krizi atlatan Türk-Amerikan ilişkileri, son yılların en derin ve yapısal sorunuyla karşı karşıya. Türkiye’nin varoluşsal bir mesele olarak gördüğü hava savunma sistemini Rusya’dan temin etme yoluna gitmek durumunda kalması ABD ile iplerin oldukça gerilmesine neden oldu. Türkiye kendisine uzun yıllar Patriot’ları satmayan ABD’ye haklı olarak tepki gösterirken, Washington ise NATO ittifakının en büyük ikinci ordusunun Rusya ile kurduğu yakın ilişkiden oldukça rahatsız. Her iki tarafın da geri atmaya razı olmadığı, dahası geri adım alanının da çok az olduğu bir atmosferde geriye şu kritik soru kalıyor: Eğer Temmuz ayında Türkiye ilk S-400 rampasını teslim alırsa ABD’nin vereceği tepki ikili ilişkilerin en büyük krizine dönüşür mü? Yoksa daha önce atlatılan krizler gibi bir çıkış yolu bulunabilir mi? 

Biri ‘haklı’, biri ‘tok satıcı’

Yaklaşık 10 yıldır farklı dönemlerde farklı şekillerde gündeme gelen Patriot talebi, Türk-Amerikan ilişkilerindeki gizli kamburlardan biri olarak listede hep yer aldı. Fakat 2011 yılında patlak veren Suriye savaşı, DEAŞ, YPG/PKK ve diğer güvenlik tehditleri Türkiye’yi “acilen hava savunma sistemi almaya” mecbur bıraktı. Türkiye özellikle 2015’ten itibaren hava savunma sistemi alma konusuna ciddi şekilde eğilmeye başladı. 

Başta ABD olmak üzere bu sistemleri alabileceği Fransa-İtalya ortaklığı ve Çin gibi alternatiflere bakan Türkiye, S-400’leri üreten Moskova ile de temaslara aynı dönemde başladı. ABD’ye 2017’de Patriot konusunda niyet mektubunu gönderen Türkiye, aynı yıl ilk kez S-400’lerle ilgilendiğini açıkça dile getirdi. 

Çinlilerle hemen hiç başlamayan süreç, İtalya ve Fransa ile EUROSAM konsorsiyumu tecrübesi ve Ankara’nın mektubuna yanıt vermemekte direnen ABD derken Ankara, Moskova ile gerekli anlaşma zeminini yakaladı. Hem fiyat ve ödeme konusunda ortak bir noktada buluşulması, hem teknoloji transferi ve füzelerin bazı bölümlerinin Türkiye’de üretilecek olması, hem de füzelerin kısa bir vadede teslim edilebilecek olması gibi nedenler Türkiye’yi S-400 konusunda ikna etti. 

Öte yandan Türkiye’ye tam 17 ay sonra Ocak 2019’da olumlu yanıt veren Washington’ın Patriot önerisi Ankara’da kimseyi memnun etmedi. Hem fiyat, hem teknoloji transferinin olmaması hem de “satış Kongreye takılabilir” maddesi dolayısıyla Ankara, ABD’nin Patriot önerisini Rusya’nın S-400 anlaşmasından çok geride buldu. Ocak ayındaki ilk öneride ilk Patriot’ların teslim tarihini 2026 olarak belirten ABD, Türkiye’nin tepkisi üzerine teklifini revize etti ve başka bir ülkeye vermeyi planladığı füzeleri 2019 sonuna kadar Türkiye’ye verebileceğini belirtti. Türkiye henüz ABD’ye net olarak Patriot konusunda yanıt vermezken, Haziran ayı sonuna kadar bu konuda olumlu veya olumsuz bir cevabın verilmesi bekleniyor. Dolayısıyla yıllardır Türkiye’ye karşı “tok satıcı” gibi davranan ABD yönetiminin son birkaç ayda harekete geçmesi ne kadar anlamlı orası şüpheli. 

Tüm bu sıcak gelişmeler yaşanırken Doğu Akdeniz’deki güncel durum da Türkiye’nin neden acilen bir hava savunma sistemine sahip olması gerektiğini açıkça göstermektedir. Türkiye gibi kritik bir coğrafyada yaşayan bir ülkenin, hiçbir zaman kullanmasa bile bir hava savunma caydırıcılığına sahip olması kuşkusuz bir beka meselesidir. 

Temmuz’dan sonra ne olur?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın son günlerde de net bir şekilde ifade ettiği üzere Türkiye ile Rusya arasındaki S-400 anlaşması artık “tamamlanmış” bir anlaşma. Dolayısıyla Türkiye bu sistemleri almaktan vazgeçmeyecek gibi gözüküyor. 

Kesin tarih verilmese de ilk füze rampasının Temmuz ayı içinde ülke sınırlarından içeri girmesi bekleniyor. Buna mukabil ABD ise S-400’leri aldığı andan itibaren Türkiye’ye çeşitli yaptırımlar uygulayacağını aylardır söylüyor. 

ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın geçen hafta Akar’a gönderdiği mektup, ABD’nin Temmuz ayından itibaren hangi adımları atabileceğine ilişkin en net resmi belge olarak görülebilir. 

Buna göre eğer Türkiye S-400’leri almaktan vazgeçmezse şu maddelerle muhatap olmak durumunda kalabilir: 

- Türkiye, halen ABD’de Luke Hava Üssünde konuşlu iki adet F-35 uçağını alamaz. 

- 31 Temmuz 2019’dan itibaren Türkiye’nin F-35 üyeliği askıya alınacak. 

- Türkiye’nin F-35 eğitimleri için ABD’de bulunan personeli geri dönecek ve yeni personel ABD’ye gidemeyecek. 

- F-35’le ilgili bu adımların yanı sıra Türkiye, “Amerika’nın Düşmanlarıyla Yaptırımlar Yoluyla Mücadele” (CAATSA) yasasına uygun şekilde ilave yaptırımlara maruz kalabilir (Bu konuda ABD Kongresinde partiler arasında tam mutabakat var). 

Esasen “geleceğin savaş uçağı” projesi olan ve halen geliştirilmeye devam edilen F-35 projesinin bir parçası olup olmamak bugünden ziyade yarınımızı ilgilendiren bir sorun olabilir. Fakat CAATSA yaptırımları, ki oradan ne çıkacağını öngörmek mümkün değil, Türkiye’nin tam olarak bugününü negatif etkileme potansiyeline sahip bir tehdit konumunda. Kaldı ki ABD Kongresinin her iki kanadından da veto oranının (2/3) üzerinde bir oranla geçmesi durumunda Trump istese bile Türkiye’ye getirilebilecek muhtemel CAATSA yaptırımlarını durduramaz. Bu bakımdan son birkaç yıldır hem ABD Senatosu hem de Temsilciler Meclisindeki Türkiye karşıtı havanın bu zor günlerde bizim fazlasıyla aleyhimize işleme potansiyeli bulunmaktadır. 

Erdoğan-Trump görüşmesi   

28-29 Haziran’da Japonya’nın Osaka kentinde yapılacak G-20 Zirvesinde bir araya gelecek olan Erdoğan ile Trump arasındaki görüşmeden çıkacak sonuçlar, elbette ikili ilişkilerin kaderi için hayati önemde olacaktır. Kuşkusuz ABD Başkanının Kongreye her istediğini yaptırma gücü ve imkanı olmasa da Trump’ın Washington’daki en önemli oyun kurucuların başında olduğunu biliyoruz. Bu görüşmeden çıkacak sonuç olumsuz veya yetersiz olursa o zaman muhtemelen 31 Temmuz’u beklemek gerekecektir. 

Eğer olumlu bir sonuç çıkar ve iki lider anlaşırsa/uzlaşırsa o zaman Trump’ın ülkesine döndüğünde Pentagon’u ve Kongre’yi de ikna etmesi gerekecek. Sonuçta Başkan’a bağlı olan Pentagon’un Trump’ı dinlemesi gerekecektir. Fakat Kongrede hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler S-400 (ve genel olarak Türkiye konusunda) son dönemde olumsuz bir ortak tavır içinde. Bu bakımdan Erdoğan-Trump görüşmesinden bir uzlaşmanın çıkması tek başında S-400 krizinin çözülmesine yetmeyebilir. Bu muhtemel uzlaşmanın Washington’da uygulamadaki karşılığına bakmak ve özellikle Kongredeki süreci yakından takip etmek gerekecektir. 

Fakat unutmamak gerekir ki ABD’deki Rusya soruşturması binbir tartışma arasında daha yeni bitmiştir; askeri-bürokratik-istihbari elit için Rusya yakın, Çin ise uzak tehdit konumundadır. Dolayısıyla gerçekçi olmak gerekirse Trump, S-400 krizinin Türk-Amerikan ilişkilerini bir kış ortamına sokmasını istemiyor olsa da (bu yönde yeteri kadar emare var) hem Kongredeki tavır, hem kendi askeri-bürokratik elitler arasındaki yaklaşım, hem de Amerikan medyasındaki Türkiye karşıtı söylem dolayısıyla bu isteğini realize etmesi kolay olmayacaktır. Bu bakımdan Ankara’nın en azından Senatodaki bazı önemli Cumhuriyetçi isimlere bu süreçte çok ihtiyacı olacaktır. 

Gözler Japonya’da 

Japonya’daki Erdoğan-Trump görüşmesi muhtemelen S-400 krizinin gidişatını tayin edecek en önemli temas olarak kayıtlara geçecektir. Ancak bu süreçte ve o görüşmeden sonra da Türkiye’nin, mesela, Patriot’ları alıp almama noktasındaki kararını takip etmemiz gerekecektir. Bu tür bir muhtemel senaryo ABD’deki Türkiye ve S-400 tartışmasına bambaşka bir boyut getirecektir. Halihazırda Türkiye’yi kaybetme lüksü olmayan ABD’nin S-400 konusunda Ankara’yı sıkıştıran her adımının Türkiye’yi Rusya’ya biraz daha yaklaştırdığı da bir gerçek. Bugüne kadar “tehdit diliyle” Türkiye’yi S-400’lerden vazgeçiremeyen ABD’de aklı başında birileri acaba bu noktadan sonra “yeni bir yönteme ihtiyacımız var” diyebilir mi? 

Sonuçta S-400’lerden dolayı iki ülke ilişkilerinin geri dönülemez bir şekilde zarar görmesi, Türkiye’yi ekonomik, siyasi ve askeri anlamda elbette olumsuz etkileyecektir; fakat ABD’nin de böyle bir senaryoda kaybedeceği çok şey olduğu açıktır. 74 krizi, 1 Mart tezkeresi, çuval hadisesi, YPG/PKK ve FETÖ konuları gibi birçok krizle mücadele edebilme kabiliyetine sahip olan iki ülkenin bu krizi de toptan bir kopuşa gitmeden hal yoluna koyması gerektiği açıktır. Ancak ABD’nin şunu kırmızı kitabın ilgili yerine yazması şarttır: Türkiye, kendi ulusal güvenliğiyle ilgili hayati kararları kendisi alır. Bu bakımdan ne ABD düşman ne de Rusya dosttur. Her iki ülke de Türkiye’nin ilişkide olduğu ve kendi çıkarlarına göre kararlar alan ulus devletlerdir. Tıpkı Türkiye gibi... 

@hakancopur1