Fransa’da çalışma yasası üzerinden başlayan tartışmalar sosyalistleri ikiye bölmüş durumda. Avrupa’da sosyalist partilerin uygulamalarının neo-liberal politikalar olması tüm Avrupa’da sosyalistlerin güven kaybetmesine neden oluyor.
Tarkan Zengin / Çalışma Hayatı Uzmanı
Fransa’da Şubat ayından bu yana çalışma yasasındaki değişikliklerle ilgili tartışmalar yaşanıyor. Sosyalist bir hükümetin ve cumhurbaşkanının emekçilerin haklarını kısıtlayan bir yasal düzenleme yapması Fransa halkının yanı sıra Fransa solunu da bölmüş durumda. Bir başka tartışma konusu ise dünyaya demokrasi dersi veren Fransa hükümetinin çalışma yasasını Parlamento’da oylama yapmadan kabul edilmiş sayarak Senato’ya göndermesi. Fransız Anayasası hükümete, Parlamento’da oylama yaptırmadan doğrudan Senato’ya gönderme gibi bir olağanüstü yetki veriyor. Çok sık başvurulmayan bu olağanüstü yetkinin Sosyalist Hükümet tarafından emekçilerin haklarını kısıtlayan bir düzenleme için kullanılması tartışmaları daha da alevlendiriyor. Bir başka tartışma alanı ise Türkiye’nin de içinde olduğu birçok ülkeyi “Polisin orantısız şiddet kullandığı” gerekçesiyle eleştiren Fransa’nın, çalışma yasasını protesto eden çalışanlara acımasız ve orantısız şiddet uygulanmasına sessiz kalması. Fransa’da aylardır süren eylemler ve grevler ile emekçilere uygulanan şiddet görüntülerine ilişkin uluslararası sendikal örgütler olan ITUC ve ETUC’tan ise şimdiye kadar bir açıklama yapılmamış olması ise şaşırtıcıdır. Çünkü Türkiye’yi her vesileyle acımasızca eleştiren bu kuruluşların yanı başlarında meydana gelen olayları görmezden gelmesi Batının ikiyüzlülüğünü göstermektedir. Bu nedenlerle Fransa’daki eylemler sadece çalışma yasasının değil sosyalizmin, demokrasinin, sendikal hakların ve özgürlüklerin tartışıldığı bir alana dönüşmüş durumda. Bu tartışmalarda Fransız sosyalistler, sol hareketler, medya, sendikalar ve halk bölünmüş durumda. Hükümetin yasa değişikliğini yapma kararlılığı ile sendikaların değişiklikleri asla kabul etmeyeceklerini açıklamaları ve ülke geneline yayılan grevler Fransa’da yazın, çok sıcak geçeceğini gösteriyor.
Tasarının 2’inci maddesi Çalışma Bakanı Myriam El Khomri’nin imzasını taşıdığı için, tasarıya ‘Khomri Yasası’ da deniyor. Bakana yönelik en önemli eleştiri sosyalist Fransa’ya liberal görünüm vermeye çalışması. Tasarıya göre, günlük azami 10 saat olabilen çalışma süresi 12 saate çıkarılacak, iş sözleşmesinde değişiklik yapmak isteyen çalışanlar işten atılabilecek, yarı zamanlı çalışanların haftalık 24 saat olan asgari çalışma süresi düşürülecek, fazla mesailere daha az ödeme yapılacak. Tasarı işverenlere çalışma saatlerini artırma, ücretleri düşürme ve kolayca işten çıkarma yetkisi vermektedir. Çalışma yasası değişikliklerine karşı çıkan sendikalar ve çalışanlar ise kazanılmış haklarında geriye gidiş olduğu için tasarının tümüyle geri çekilmesini istiyor.
Birikmiş öfke
2015’te parlamentodan az bir farkla geçen “İktisadi büyüme ve fırsat eşitliği” yasası Hükümete destek veren sosyalistlerin bölünmesine ve sendikaların öfkelenmesine neden olmuştu. Geçen yılın öfkesi ve tartışmaları bitmeden emekçilerin haklarını geri götürecek yeni bir tasarının ortaya çıkması kitlesel eylemlere desteği artırmıştır. Yapılan eylemleri ve grevleri Genel İş Konfederasyonu (CGT) ve iki konfederasyon organize ederken ülkenin önemli diğer işçi konfederasyonu CFDT ise tasarıya destek veriyor. Sendikalar arasında tartışmalar sürerken Fransa’da sendikal örgütlenme oranının yüzde 8’lerde olması eylemlere öncülük eden CGT gibi sendikaların temsil sorununu tartışmaya açıyor. Bu tartışmalara rağmen genel greve demiryolu, metro, havayolları, çöp toplama merkezleri, nükleer santraller ve neredeyse tüm sektörlerde çalışanlar destek veriyor. Bu da ülkede hayatın tüm alanlarını etkiliyor. Hükümet geri adım atmadıkça her seferinde artan katılımlarla yeni eylemler yapılıyor. Yapılan araştırmalara göre Fransız halkının yüzde 60’ı eylemlere destek veriyor.
Neo-liberal politika
Ülkede işsizlik oranı yüzde 10,3 ile Hollande döneminin en yüksek ikinci oranına ulaşmış. Hollande işsizliği düşüremezse yeniden aday olmayacağını açıklamıştı. Bu açıdan yasa değişikliğinin işsizliği düşüreceğine inandığı için Sosyalist Hollande emekçilerin haklarının kısıtlanmasına ses çıkarmıyor. Bu durum ülkedeki sosyalistlerin ve sol hareketlerin tartışmalarla bölünmesine neden oluyor. Sosyalist bir düzende emekçilerin haklarını geliştirmek yerine kapitalist sistemin istediği gibi emek haklarında kısıtlamaya gitmek “sosyalizm pratiklerinin” başarısızlığına işaret ediyor. Biz de ise terör örgütüyle iltisaklı HDP gibi partiler Batı’da sosyalist partiler seçim kazandıkça seviniyor. HDP, Yunanistan’da SYRIZA kazanınca çok sevinmiş sosyalist rüzgarın Türkiye’ye geleceğini söylemişti. Ancak bugün Fransa’da olduğu gibi Sosyalist Yunanistan Başbakanı Aleksis Tsipras, Mayıs 2016’da Parlamento’dan geçirdiği yasayla çalışanların ve emeklilerin haklarında önemli kısıtlamalara gitti. Yunanistan’da yasalaşan tasarıyla, sosyal güvenlik katkı payları yükseltildi, yüksek kazançlılardan alınacak vergiler artırıldı ve düşük gelirlilerin emeklilik maaşlarının aşamalı olarak azaltılması sağlandı. Sosyalist Hükümetlerin destek aldıkları emekçilerin haklarını “neo-liberal” politikalar çerçevesinde kısıtlaması sosyalizme destek verenleri hayal kırıklığına uğratıyor. Çünkü sosyalizmin teorisinin Sosyalist Hükümetler eliyle pratikte uygulanamaması bu ideolojiyi tartışmalı hale getiriyor. Şu anda Fransa’da bu vadide önemli tartışmalar yaşanıyor.
Fransa’da 2010’da dönemin Başbakanı emeklilik yaşını 60’tan 62’ye yükseltmek isteyince milyonlarca kamu ve özel sektör çalışanı sokağa dökülmüştü. François Fillon tepkilere aldırmamış ve geri adım atmamıştı. Bugün Başbakan olan dönemin Sosyalist parti Milletvekili Manuel Valls o gün şöyle konuşmuştu: “Maalesef bugün, modern bir demokraside sosyal bir diyalogun olmayışıyla her şeyin zorla yapılabileceğine şahitlik ediyoruz.” Bugün ise aynı Valls, sendikaların ve çalışanların tüm taleplerine rağmen sosyal diyalog sürecini işletmiyor.
Orantısız şiddet
Eylemlerde güvenlik görevlilerinin orantısız şiddet kullanmasına hükümetin tepki göstermemesi eleştiriliyor. Üstelik Türk güvenlik güçlerinin teröristlerle mücadele etmesini bile eleştiren Fransa, eylemcilere şiddetli bir biçimde müdahale ediyor. Basın mensuplarının görüntülerine el konuyor. Eylemlere sendikaların yanı sıra gençler de destek veriyor. “Gece Ayakta” adlı hareketi başlatan ve 31 Mart’tan bu yana meydanları terk etmeyen gençler, Paris’te yapılan tüm eylemlere katılıyor. Eylemlerde göstericilerle polis arasında sürekli arbede yaşanıyor. Polis göz yaşartıcı bomba ve tazyikli suyla müdahale ederek onlarca göstericiyi gözaltına aldı. 14 Haziran’da ülke genelinde uygulanan genel grev ve eylemlere yüz binlerce emekçi katıldı. Polisin müdahalesi sonucu eylemlerde 40 kişi yaralandı, 60 kişi de gözaltına alındı.
Fransa’nın dördüncü büyük şehri olan Toulouse’un en büyük meydanı olan Capitol Meydanı’nda göstericilerin toplanmalarına güvenlik gerekçesiyle izin verilmedi. Taksim alanının güvenlik gerekçesiyle kutlama alanı olmaktan çıkarılmasını diline dolayan Batılıların göstericilerin alanlara girmesini yasaklaması ise enteresandır.
Türkiye’den bazı sendikaların gönderdiği raporları araştırmadan doğru bilgiler olarak kabul eden ve ülkemizi sürekli eleştiren ITUC ve ETUC gibi uluslararası sendikal örgütlerin Fransa’daki olayları görmezden gelmesi şaşırtıcı. Güneydoğu’da teröristlerle mücadele eden güvenlik görevlilerini “sendikacılar ve sendikalar yok ediliyor” diye suçlayarak dünya sendikalarını Türkiye’yi protestoya çağıran ITUC ve ETUC’un Fransa’da yapılmak istenen emek hakları kısıtlamalarına ilişkin henüz bir açıklama yapmaması tipik ikircikli politika uygulamalarından biri. Şaka gibi gelecek ama ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow aylardır Fransa’da süren olaylarla ilgili dünya sendikalarını protestoya davet etmezken geçen hafta Türkiye’yi emekçiler için en kötü on ülkeden biri olarak ilan etti. ITUC raporunda “Türkiye kamu görevlilerine soruşturma açtı, meşru ve barışçıl sendikal faaliyetlerde bulunan kamu görevlilerini hedefliyor. Türkiye ifade özgürlüğüne yapılan saldırılar ile özdeşleşmiştir” denilmektedir. Fransa’da barışçıl gösterilere yapılan müdahaleler için “görmedim, duymadım, bilmiyorum” formatına giren ITUC’un, Türkiye’yi kirli bilgilerle her fırsatta eleştirmesi uluslararası alanda ülkemiz aleyhine yürütülen kampanyanın bir parçasıdır.
Burrow’dan Erdoğan’a
Cumhurbaşkanı Erdoğan’la ITUC Genel Sekreteri Sharan Burrow 15 Kasım 2015’te Antalya’da yapılan L20 toplantısında ilk defa yüz yüze gelmişlerdi. Basın metinleri ve gönderdiği mektuplarla Cumhurbaşkanı’na ağır eleştiriler getiren Burrow, Antalya’da L20 toplantısında Erdoğan’a şunları söylemişti: “Türkiye’nin asgari ücreti artırma konusundaki adımlarını takdirle karşılıyoruz. Türk halkına cömert bir şekilde sığınmacılara destek verdiği için teşekkür ediyoruz. Bu yüzden de takdirlerimizi iletmek istiyoruz. Bunun aslında bütün ülkeler tarafından yapılması gerekiyor. Sizin gibi bir lidere ihtiyacımız var. Dünyanın umuda ihtiyacı var Sayın Cumhurbaşkanı’m.” Cumhurbaşkanı’nın yüzüne “sizin gibi liderlere ihtiyacımız var” deyip sonra da acımasız eleştiri mektupları göndermek nasıl telif edilmelidir?
Fransa’da çalışma yasası üzerinden başlayan tartışmalar sosyalistleri, sol hareketleri, sendikaları, siyasetçileri ve emekçileri şimdiden ikiye bölmüş durumda. Avrupa’da sosyalist partilerin pratik uygulamalarının neo-liberal politikalar olması tüm Avrupa’da sosyalistlerin güven kaybetmesine neden oluyor. Hükümetin ve sendikaların kararlı olması Fransa’daki gerginliğin bir süre daha devam edeceğini gösteriyor. Ayrıca bu olaylar 2017’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerini de etkileyecektir. Fransa’da yaşanan olaylar net bir fotoğrafı daha ortaya çıkarmıştır ki, söz konusu Türkiye olunca her konuda şahin kesilen Batı ve uluslararası kuruluşlar, Fransa’da yaşananları görmezden geliyor.
tarkanzengin25@hotmail.com