Soykırımı siz iyi bilirsiniz!

S. Koray Er / Hartford International University
29.04.2022

Püritenler ve yerliler (Kızılderililer) arasındaki ilk büyük çatışma 1636 yılında başladı. Connecticut Vadisi'nde yaşayanların en güçlüsü olan Pequotlar, topraklarını işgal eden İngiliz yerleşimcilerin sayısı arttıkça tabii bir sonuç olarak onlardan rahatsız oldular ve çatışmalar başladı. 1675-1678 yılları arasında vuku bulan Kral Philip savaşından sonra Papaz William Hubbard cemaatine şu nasihati yapmıştır: "Öldürülen yerli ve köleleştirilen çocuklara sempati beslemeyin." Bunu söyleten, çocuklara dahi merhamete müsaade etmeyecek yoğunlukta/katılıktaki Püriten sofuluğu ve ideal Hristiyan devletini kurmaya adanmışlıktır.



1620 yılında Mayflower isminde bir gemi 102 yolcusu ve yaklaşık 30 mürettebatı ile birlikte Atlantik okyanusunda yelken açtı. Yolcuları İngiliz kilisesinin baskısından kaçan ve yeni kıtada dini inançlarını rahatça yaşamak isteyen ayrılıkçı Püriten Protestanlardı. 66 günlük bir yolculuktan sonra Mayflower taşıdığı yolcularla birlikte 11 Kasım 1620'de Cape Cod'a ulaştı. Birkaç hafta sonra, göçmenler yine Massachusetts körfezinde bulunan Plymouth'a hareket ederek ilk kolonilerini kurdular. Kış çetin geçmiş, bir sonraki yılın şubat ayına gelindiğinde ise göçmenlerin yarıdan fazlası ölmüştü.

Bütün olumsuzluklar ve ağır yaşam şartlarına rağmen İngiliz göçmenler yerleşkelerini inşa etmede başarılı olmuş, Kuzey Amerika`daki ilk Püriten kolonisini kurmuşlardı. Bu adım Kuzey Amerika`ya ardı arkası kesilmeyecek `beyaz adam' göçünün ve işgalinin habercisiydi. Daha sonraki yıllarda -ilk etapta koyu dindar Püritenler- olmak üzere dalgalar halinde yeni yerleşimciler gelecekti.

Bu haftaki yazımızı yeni kıtaya göç eden İngiliz Püritenlerinin yerli halkla olan ilişkisine ayıracağız. Yine bu ilişki çerçevesinde kendilerini Tanrı tarafından seçilmiş bir ırk olarak gören koyu dindar İngiliz Püritenlerinin yerli halka bakışını ve muamelesini kısaca analiz etmeye çalışacağız.

İlk kafileler, ilk yayılma

Az sayıdaki göçmenden oluşan ilk kafileden sonra 1630 yılında 'Büyük Göç' olarak da adlandırılan Püriten göçü başladı. Bölgede Massachusetts Bay firması adına (Püritenlerin bölgeyi kolonizasyonlaştırma gayesiyle kurmuş olduğu firma) seçilen ilk genel vali unvanını alacak olan John Winthrop liderliğinde Boston`da ilk Püriten yerleşkesi kuruldu. Yayılmacılık Boston bölgesi ile sınırlı kalmamış, İngiliz sömürgeciler 1630'lar ve 1640'larda kıyı kısımlardan iç bölgelere doğru genişleyerek sömürge alanlarını (onlara göre yaşam alanı) genişletmişlerdir. Bu zaman aralığında yaklaşık 20 bin İngiliz kolonist New England bölgesine yerleşmiştir.

Kendilerine oluşturdukları bu yaşam alanında gerçekleştirmek istedikleri tek ülkü ise 'Örnek/ideal Hristiyan devleti' kurmaktı. Protestanların radikal kolunu temsil eden İngiliz Püritenleri Hristiyan dininin saf haline yani özüne dönmesi gerektiğini savunmaktaydılar. Ve ilahi bir görevlendirme ile bu vazifeyi gerçekleştirme şerefinin de seçilmiş bir ırk ve grup olarak kendilerine bahşedildiğine inanmaktaydılar. Hem İngiliz hem de Püriten olmak onlar için seçilmiş olmanın bir alametiydi. Nasıl ki Tanrı, Eski Ahid`de İsrailoğlularını varis kılıp onları seçilmişlik statüsüne yükseltmişti, şimdi de Hristiyan dinini en öz şekilde yaşayan İngiliz Püritenleri yine aynı Tanrı tarafından seçilmiş kılınmıştı.

İdeal Hristiyan devletini/şeriat toplumunu inşa etmek için ise ilhamı Matta İncili 5:14`te geçen "Tepeye kurulan kent gizlenemez." kısmından almaktaydılar. İlk Vali Winthrop`un ifadesiyle dünyadaki bütün Hristiyanların gözleri onların üzerinde olacaktı: Tanrının seçilmiş kulları tarafından kurulan ideal Hristiyan devleti.

Lakin ne Winthrop ne de ondan 10 sene önce gelen ayrılıkçı Püritenler kimsenin yaşamadığı bir sahraya ayak basmıştı. Onlardan önce binlerce yıldır bu topraklarda bulunan, yine bu topraklar üzerinde nesilden nesille bir kültür inşa etmiş olan yerliler yaşamaktaydı.

Peki ideallerindeki Hristiyan devlet ülküsünün gerçekleşmesine oradaki yerli halk bir engel teşkil etmekte miydi? Bu sorunun cevabı sofu İngilizlerin yerli halka bakış açısında yatmaktadır:

"Tembelliği seven parazitler"

"Zebaniler"

"Kafirler"

"Yabaniler/Vahşiler"

"Paganlar"

Bu ifadeler İngiliz sömürgecilerin kıtanın yerli halkını tanımlama şekillerinden sadece bir kaçıdır. Kısaca bir tarafta medeniyetin ve gerçek dinin temsilcisi Tanrının seçilmiş kulları İngiliz Püritenler diğer tarafta vahşi, beşerî gereksinmeler ve davranışlardan uzak evcilleştirilmeye ihtiyacı olan (mümkünse) yerliler.

Bu bakış açısının doğal bir sonucu olarak da yerlilerin topraklarında hak iddia etmişlerdir. Arzu ederseniz Winthrop`un sözlerine kulak verip işgali nasıl meşrulaştırdıklarına bir göz atalım: "New England'daki yerlilere gelince, onlar hiçbir araziyi çevirmezler (çitlerle), ne yerleşik bir yaşama (kültüre) ne de toprağı geliştirmek için evcil bir sığıra sahiptirler. Bu yüzden bu topraklar üzerinde doğal haklara sahip değillerdir. Kullanımları için onlara yeterli miktarda bırakırsak (arazi) kanuni/yasal olarak geri kalanını alabiliriz. "

Yanlış okumadıydınız! İngiliz sömürgecilere göre bir arazinin çitler ile çevrilmemesi ve üzerinde evcil hayvan beslenmemesi işgal sebebi olmaktaydı... İlaveten Winthrop ve Püritenler -koyu dindar olmanın bir gereği olarak- Eski Ahit`e müracaat ederek işgali haklı çıkartma yollarını aradılar.

Yerlilerin topraklarının gasp edilmesi İngiliz Püritenleri açısından problemi ortadan kaldırmıyor, yerli sorunu onlar açısından devam ediyordu. Kendilerini -yerlilere kıyasla- üstün ırk olan gören İngiliz sömürgeciler, Kızılderilileri üstesinden gelinmesi gereken bir engel olarak görmeye devam etmişlerdir. Boston merkezli kurdukları şeriat devletinin anayasa niteliğindeki şu maddesi bir bakıma Püritenlerin yerli politikasını açıklamaktadır:

"Bu plantasyonun (koloni) nihai amacı,[ülkenin]yerlilerini, insanlığın tek Tanrısı ve kurtarıcısını tanımaya ve ona itaat etmeye teşvik etmektir."

Yani, yerli halkın Hristiyanlaştırılması...Teşvik etmek gibi yumuşak bir ifade kullanılmış olsa dahi koloni tarihi İngiliz sömürgecilerin yerli halka karşı gerçekleştirdiği katliamlar ile doludur. İsterseniz yeni kıtada İngilizlerin gerçekleştirdiği ilk katliamlardan birisisi olma özelliğini taşıyan 1637 yılındaki Pequot yerli katliamına göz atalım.

Pequot yerli katliamı

Püritenler ve yerliler (Kızılderililer) arasındaki ilk büyük çatışma 1636 yılında başladı. Connecticut Vadisi'nde yaşayanların en güçlüsü olan Pequotlar, topraklarında yaşamaya başlayan (işgal eden) İngiliz yerleşimcilerin sayısı arttıkça onlara tabii bir sonuç olarak şüphe ve endişeyle bakmaya başladılar ve karşılıklı çatışmalar baş gösterdi.

Mayıs 1637'de ise Connecticut'taki İngiliz yerleşimciler, Kızılderililerle savaşma tecrübesi olan John Mason ve John Underhill komutasında doksan kişilik bir kuvvet tertip etti. Oluşturulan milis kuvveti Connecticut Mystic'teki Pequot köyüne saldırarak Koloni tarihinin en kanlı katliamına imza attı. Köyde 70 çadır bulunmakta ve çoğunluğu çocuk ve yaşlıların olduğu yaklaşık 400 kişi yaşamaktaydı.

İngilizler gece vakti Kızılderili köyüne yaklaşarak köyü ateşe verdi. Yangında ölmeyen köy sakinleri ise cehennemi andıran ateşten kaçmaya çalışırken gaddarca katledildi. Kan donduran katliamdan sadece yedi kişi kurtulabilmişti (bazı kaynaklarda bu sayı beştir). Katliamın baş mimarlarından Kaptan John Mason duyduğu zevki (!) şu ifadelerle dile getirmiştir:

"Yukarıda Tanrı gülerek kendisinin ve kullarının düşmanları için ateşli bir fırın yapıp içerisini cesetler ile doldurdu."

Bir diğer elebaşı John Underhill ise katliamı şu cümleler ile haklı çıkartmaya çalışmıştır: "Bazen Kitab-ı Mukaddes kadın ve çocukların aileleriyle birlikte helak olmasını beyan eder... Tanrının sözlerinden icraatlarımıza yeterli delil bulmaktayız."

Plymouth kolonisinin valisi William Bradford ise o gün yaşanan vahşeti şu sözlerle aktarmıştır: "Ateşten kaçanlar kılıçla öldürüldü; kimisi parçalara ayrıldı... Onları bu şekilde ateşte kızarırken kan akıntılarının aynı anda (yanan vücutlarını) söndürdüğünü görmek korkunç bir manzaraydı."

William Bradford`un bu ifadeleri ilk bakışta katliamdan duyduğu rahatsızlığın ifadesi gibi algılansa da onun yerliler hakkındaki düşünceleri göz önüne alındığında aslında gerçek hiç de öyle değildi. Zira Bradford, eğer Püritenler yerlilerle mücadelesinde başarılı olsalar dahi kendilerinin "zalim, barbar ve hain olan vahşi insanlar (yerliler) tarafından sürekli tehlike altında" olacaklarını ifade etmiştir. Yani bir anlamda Püritenler kendi selametleri açısından yerlilerin (Kızılderililerin) varlıklarını her zaman bir tehdit olarak görmüştür. Ve bu tehdittin ortadan kaldırılması için gereken bütün yollara başvurma meşrudur.

Haliyle, Pequot yerlilerinin üstün İngiliz silahlarına karşı durmaları mümkün değildi. Neticesinde iki yıl süren savaşın kaybeden tarafı oldular. Hayatta kalan Pequot yerlilerin toprakları gasp edildi, insanları ise köleleştirilerek Karayipler`e satıldı. Bu ilk ölüm ve ilk köleleştirilme değildi. 1675-1678 yılları arasında vuku bulan Kral Philip savaşından sonra Papaz William Hubbard cemaatine şu nasihati yapmıştır:

"Öldürülen yerli (Kızılderili) ve köleleştirilen çocuklara sempati beslemeyin."

Çocuklara dahi merhamete müsaade etmeyecek yoğunlukta/katılıkta Püriten sofuluğu ve ideal Hristiyan devletini kurmaya adanmışlık... Neticesinde de yüzyıllar sürecek yerli halkın akan göz yaşı, acısı, asimilasyonu ve dahi sistematik imhası. Pequot katliamı İngiliz sömürgecilerin son soykırımı olmamış, yeni kıtanın diğer yerlilerine yani asıl sahiplerine karşı benzer soykırımlar artan hızda devam etmiştir. Yazımızı 1612 yılında Virginia kolonisinden sorumlu İngiliz bakanın Kızılderili politikası üzerine ibretlik bir o kadar da düşündürücü sözleri ile sonlandıralım:

"Barbar ve vahşi tabiatlarından dolayı onlara doğru tanrıyı (onları kurtuluşa erdirmek için) ve majesteleri Kral'a itaati öğretmek"

[email protected]