Sükut gibi münzevi çığlık gibi hür

Mustafa Çiftçi / Yazar
20.11.2020

Herkes Ankara'yı neden sevmediğimi soruyordu. Benim bir sürü sebebim vardı. O sebeplerden bir tanesi de memlekette bana ders verecek birini bulmuş olmam. “Ney üflemek için ders almaya başladım.” diyordum. Bu sebepten Ankara'ya gitmeyi hep erteliyordum. İlk başlarda biraz zor oldu. Ama sonra yavaş yavaş alıştım. Artık ney üflüyordum.



Bir üniversite talebesi üflemişti. Çarpılmıştım resmen. Ney üflemeyi öğrenmem lazım demiştim. Bir de nüktesi vardı işin. “Ney çalınmaz üflenir” demeyi bellemiştim. Zaten ben uğraştığım işin jargonunu hemen bellerim de esas işi bellemem zaman alır. Ney üflemeyi bellemem de zaman aldı. İlk defa sesini duyunca çarpılmıştım. “Vay be şu yalan dünyada neler var arkadaş” demiştim. Ama sonrasında epeyce bir zaman ney üflemek için bir girişimde bulunmadım. Çok basit bir nedenim vardı. Benim neyim yoktu. Ney nereden alınır, nasıl bir şeydir bilmiyordum. Ben sadece sesine aşık olmuştum. Bahçe duvarında bir güzel görüp vurulan delikanlılar gibiydim. Sevdiğimin ne adını biliyordum ne bir başka şeyini . Ben vurulmuştum o kadar. Arada geçen zamanda diğer çalgı aletlerini de gördüm. Dinledim. Ama hiç biri ney kadar tesirli olmadı üzerimde. Hatta bazen kendime kızardım. Ney üfleyen üniversite talebesiyle neden konuşmadım. Neden adını sanını öğrenip ilişki kurmadım diye hayıflansam da mahçup yapım sebebiyle bunu yapmayacağımı biliyordum.

Mahçuplara uygun çalgı

Mahçup, çekingen insanlara en uygun çalgı aletinin ney olduğunu düşünüyordum. Çünkü ney ile oyun havası üfleyemezsin. Üflerken duruşun bile boynu büküktür. Bir nevi mahçup edayla üflenir ney. Bu arada “çalgı” deyişim dikkatinizi çekmiş olabilir. Enstrüman demeyi sevmediğim içindir. Yabancı bir ses değmiş gibi olur o güzelim çalgı aletlerine. Gerçi “çalgıclık” biz de pek makbul bir iş değildir. Ama enstrüman deyince yağlı güreş pehlivanına eşofman giydirmiş gibi olur. Pek içime sinmiyor bu sebepten. Ney de bir çalgıdır benim gözümde.

Neyi canlı olarak dinlediğimde ben lise talebesiydim. İnsan lisedeyken, çatlamış sesi, sivilceleri, umutları ve hayal kırıklıklarıyla mücadele etmek zorunda kalıyor. Bazısı bu dönemi tam bir deli dolu bir hay huy içinde geçirirken bazısı da benim gibi olup biteni içine atıp sermayeden yiyerek geçirir. Saçlarım o zamandan dökülmeye başlamıştır benim. Görünürde beni üzecek, sıkacak bir şey yoktu ama işte o yaşlarda yaprak yere düşse kendine dert ediyor insan. Bu kadar duygusal bir dönemimde ney dinlemek beni pek sarsmıştı. Belki ney bahaneydi. Ben derdimi dökecek yer arıyordum. Sebebini tam çözemesem de ney dinleyince işte öyle yarı baygın bir hale geçmiştim. Sonrasında pek girişimim olmadı. Ancak fakülteyi kazanıp da Cumhuriyetimizin en ruhsuz şehrine gidinceye kadar işim olmadı neyle...

‘Hukuk mu kazandın?’

Fakültedeyken insan yıllar boyu hedeflediği bir işi başarmış olmanın gururunu yaşıyor. Bendeniz çocukken bile bir gün üniversiteyi kazanacağımı düşlerdim. Çünkü evde babamın fakülte yıllığı vardı ve ben arada bir açar bakardım. Mühendislerin yıllıkları daha esprili gelir bana. Sosyal bilimlerde olanlara göre daha kıvrak bir espri anlayışları vardır sanki. İşte o yıllıklara bakar bakar “ben de bir gün fakülteli olacağım” derdim. Babam da pek sevinirdi. Aradan yıllar geçti. Fakülte yaşım gelince ben istediğim bölümü kazandım. Babam bu duruma pek sevinmedi. Çünkü o benim muhakkak hukuk okumamı istiyordu. Bunu o kadar çok istiyordu ki anlatamam. Sınavı kazandığımı telefonda söylemiştim. “Hukuk mu ?” diye sordu. “Yok” deyince gerisini sormadı. Halbuki ne kadar isterdim benimle beraber sevinsin, “aferin oğluma...” desin.

Hukuk olmayan fakülteme kayıt yaptırıp postu Ankara’ya serince artık bazı şeyleri ertelememin doğru olmayacağını anladım. Ve ilk aklıma gelen ney üflemek oldu. Ankara’da çalgı aletleri satan bir yerin adresini buldum. O zamanlar internet yoktu ve bir adresi ancak eş dost sayesinde bulabilirdiniz. Bana çalgıcının yerini tarif eden de bir müzik öğretmeniydi. Ben büyük hevesle çalgıcıyı buldum. Dükkan bir dairedeydi. Dairenin geniş odasına her neviden, türlü çeşit çalgılar asılmıştı. Memlekette bunları çalabilecek kadar çok kabiliyetin oluşuna hayret etmiştim. Ney alacağımı söylediğim genç abi sessiz bir adamdı, fazla konuşmuyordu. Nereden geliyorsunuz, falan demedi hatta hiç konuşmadı ama o gün benim sıcak kanlı olduğum bir gündü herhalde ki ben fakültemi, bana bu adresi veren müzik öğretmenini ve en sonunda da memleketimi söyledim. Sessiz çalgıcı kafasını kaldırdı. “Bizim de memleketimiz orası.” dedi. Ama o kadar soğuk ve sakin söyledi ki ben ne diyeceğimi bilemedim. Halbuki biriyle hemşehri çıkmak neşeli bir durumdur. Hatta vay hemşehrim diye bir sarılırsın falan. Ama çalgıcı abi bana pek bakış görüş etmedi. O zaman Ankara’daki hemşehri ilişkisinin başka, çok başka bir ilişki olduğunu anladım. Sanki hemşehri olduğumuz anlaşılırsa kendisinden bir şeyler talep edilecek gibi tedirgin konuşuyordu hemşehrilerim.

Ney alındı, güzelce paketlendi, bakımıyla ilgili tüyolar alındı. Şimdi sıra öğrenmeye geldi. Ankara’da ney öğrenmenin makul iki yolu vardı. Birincisi belediyenin açtığı kurslara gitmek. Ben o kurslara gidemezdim. Herkesin içinde üflemeye çalışmak yapabileceğim bir şey değildi. Zaten bir memlekette yerleşik olduğunuzun delillerinden biri orada yapılan toplu faaliyetlere katılabilmektir. Ben Ankara’da yerleşik değildim. Geriye özel kurslar kalıyordu ki o kurslar da saat başı ücretleri sebebiyle benim ilgi alanımın dışındaydı. Babamın istemediği bir fakülte okuyan benim için bir de keyfe keder bir iş yapmak için özel ders parası istemek biraz cesaret isterdi ki o cesaret ne bende ne annemde vardı. Ankara’da özel ders almak hevesinden vazgeçtim.

Ankara’yı sevemeyişim...

Ve şöyle garip bir durum oldu. Ben fakülteye devam ettikçe, fakülteden soğudum. İnsan okuduğu yerden soğuyunca o memleketten de soğuyor. Fakülte hayatım pek sıkıcıydı. Hukuk okusam acaba daha mı zevkle takip ederdim diye merak da etmedim değil. Fakülteden sıkılınca Ankara’dan da sıkıldım. Ve her fırsatta kapağı memlekete atmaya başladım. Memlekette yapacak ne çok şey vardı. Bazı günler eve sadece yatmaya gidiyordum. Herkes Ankara’yı neden sevmediğimi soruyordu. Benim bir sürü sebebim vardı. O sebeplerden bir tanesi de ben memlekette bana ders verecek birini bulmuştum. “Ney üflemek için ders almaya başladım.” diyordum. Bu sebepten Ankara’ya gitmeyi hep erteliyordum. İlk başlarda biraz zor oldu. Ama sonra yavaş yavaş alıştım. Artık ney üflüyordum. Altı tane parçayı repertuarıma almıştım. Ankara’ya az hem de çok az uğrayıp, elimde ney, aklımda hayaller gezip duruyordum öyle. Şairin dediği gibi; “sükut gibi münzevi çığlık gibi hürdüm.” Ama ney öğrenme işim bu kadar kolay sürmeyecek, fakülte bana dert olacak, işler karışacaktı. Ben hepsinden habersiz yaşadım öyle aylarca.

Başıma gelenleri de bir başka yazıda anlatayım. Bu haftalık bu kadar olsun vesselam...

mustafatoros@gmail.com