Sünneti bir medeniyet ufku olarak yeniden düşünmek: Kültürel inşa mümkün mü?

Yunus Emre Tozal / Yazar
19.02.2026

Peygamber'in sünnetini toplumsal bir hafıza ve kültürel bir inşa süreci olarak okuduğumuzda, O'nun asıl mucizesinin, vefatının ardından arkasında birbirine kenetlenmiş, birbirinden emin, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye eden bir topluluk bırakmak olduğunu görürüz. Bugün Müslüman zihnin en büyük krizi, Sünneti hayatın içindeki dinamik kurucu rolünden soyutlayıp, onu tarihe hapsolmuş bir ritüeller bütününe indirgemesidir. Serdar Demirel'in bu hacmi küçük ama ufku geniş çalışması, tam da bu noktada Nebevî mirasın 'kültür kurucu' vasfını hatırlatarak, bize bugünün dünyasında nasıl bir 'inşa' sürecine muhtaç olduğumuzu anlatıyor.


Sünneti bir medeniyet ufku olarak yeniden düşünmek: Kültürel inşa mümkün mü?

Yunus Emre Tozal / Yazar

Kültür, bir toplumun sadece ne yediği, ne giydiği, nelerden hoşlandığı veya nasıl selamlaştığı değil; varoluş karşısında takındığı tavrın estetik bir tezahürü, hayatı anlamlandırma biçimidir. T.S. Eliot, kültürü tarif ederken onu 'bir toplumun bütün hayat tarzı' olarak nitelemişti ve din ile kültürün etle tırnak gibi iç içe geçtiğini savunmuştu. Eliot'a göre kültür, dinin yaşanmış yani hayatın içerisinde bizzat uygulanmış hâlidir; din ise kültürün ruhudur. Bu yüzden dini çekip aldığınızda geriye kalan şey kültür değil, sadece cansız bir posadır. İslam dünyasında bu bakış açısına sahip düşünürlerimizden Sezai Karakoç, bu bütünlüğü daha kuşatıcı bir 'medeniyet' kavramıyla taçlandırmıştır. Karakoç'a göre medeniyet, hakikatin toprağa, taşa, kelimeye ve sese sinmiş hâlidir; insanın ruhunda başlayan 'diriliş'in şehre ve topluma yansımasıdır. Ancak modern zamanların en büyük trajedisi, işte bu bütünlüğün parçalanmasıdır. Küreselleşme adı altında dayatılan tek tip yaşam biçimi, hafızayı silip süpürürken; inancı vicdanlara, kültür ve sanatı ise müzelere hapsediyor. Oysa İslam, indiği andan itibaren sadece soyut inanç esasları getirmemiş, o inancın neşvünema bulacağı bir 'atmosfer', yani yaşayan bir kültür inşa etmiştir. Bugün ihtiyacımız olan şey, inancımızı kuru bir retorik olmaktan çıkarıp, onu yeniden hayatın dokusuna işleyecek o kurucu aklı hatırlamaktır. Peki,ama nasıl?

Modern zamanların en büyük trajedilerinden biri de, insanın 'yer'ini kaybetmesidir. Edward Said'in o meşhur otobiyografisine verdiği isimle söylersek, bir 'yersiz yurtsuzluk' (out of place) hâlidir bu. Said, bu kavramı belki coğrafi ve siyasi bir sürgünlük üzerinden kurgulamıştı ama bugün modern insan, bizzat kendi varoluşunun sürgünüdür. Nereye gitse oraya tam anlamıyla sığamayan, yetemeyen, hiçbir zeminde kök salamayan, aidiyet duygusu parçalanmış bir bilinç hâli... Her şeyin akışkan olduğu, sabitelerin buharlaştığı bu çağda, insan sadece coğrafi olarak değil, zihinsel ve ruhsal olarak da evsizdir. Zemin ayağımızın altından kaydıkça, hakikatle kurduğumuz ilişki de mekânsızlaşıyor; ruhun sükûn bulacağı, sırtını yaslayacağı o manevi dayanak noktası yitiyor. Oysa İslam, indiği andan itibaren sadece inanç esasları getirmemiş, o inancın neşvünema bulacağı bir 'atmosfer', yani yaşayan bir kültür inşa etmiştir. Çünkü inanç, boşlukta asılı duran soyut bir fikir değil, nefes alıp veren canlı bir organizma gibidir; bir hayattır ve bu hayatın sürebilmesi için, İslam'ın o kuşatıcı 'yer'ine, yani medeniyet atmosferine ihtiyaç vardır.

Bugün, yaşadığımız modern çağda İslam'ın atmosferine, Peygamber'in örnek olarak bıraktığı "yer"e, o yeri oluşturan dinamikleri anlamaya, yorumlamaya ve o dinamiklerin mantığını günümüze taşımaya her zamankinden daha çok muhtacız. İbn Haldun Üniversitesi'nden Dr. Serdar Demirel'in yazdığı "Hz. Peygamber ve Kültürel İnşa" kitabı, tam da bu "yersiz yurtsuzluk" çağında, Hz. Peygamber'in bir "Kültür Bânisi" (Kurucusu) olarak portresini önümüze koyuyor. İbn Haldun Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan kitap, Sünnet'in donuk bir taklit değil, yaşayan ve dönüştüren bir inşa süreci olduğunu bizlere hatırlatıyor.

Kelimelerin sorumluluğu: Sünnet, kavram ve ölçü

Bugün Sünnet'i hayattan koparan en büyük hatalardan biri, onu tanımsız ama yüce kavramların arkasına saklamaktır. "Özgürlük", "adalet", "erdem" gibi kelimeler; eğer hangi zeminde, hangi sınırlar içinde ve hangi sorumluluklarla anlam kazandığı açıkça konuşulmazsa, medeniyet inşa eden kavramlar olmaktan çıkar, iyi niyetli ama etkisiz sloganlara dönüşür. Oysa Nebevî örneklik, soyut idealler üretmekten çok, hayatın içindeki karşılıkları net olan ilkeler ortaya koymuştur. Peygamber'in farkı, insanlara neyi sevmeleri gerektiğini söylemesinden ziyade, neyi kime, ne zaman ve nasıl emanet edeceklerini göstermesidir. Bu yüzden Sünnet, ahlaki bir romantizm değil; ölçüsü, sınırı ve pratiği olan bir akıl ve sorumluluk rejimidir. Bu 'akıl ve sorumluluk rejimi', vahiyden bağımsız bir seküler etik değil; vahyin hayatta tecessüm etmiş, ölçü kazanmış hâlidir.

Tam da bu noktada, Sünnet'in kurucu gücü ile çağımızın zihinsel dağınıklığı arasındaki fark belirginleşir: Nebevî akıl, kavramları çoğaltmaz; yük bindirir. Özgürlük, başıboşluk değil; adalet, soyut bir temenni değil; itaat ise Nebevî örnekte kör bir teslimiyet değildir; emaneti ehline verme, sınırı bilme ve hakikatin yerini tanıma bilincidir. Bugün yaşadığımız kriz, Sünnet'in bu kavramsal ciddiyetini kaybetmemizdir. İşi ehline vermeyi unuttuğumuz gibi, kelimeyi de anlamına teslim etmiyoruz. Oysa bir medeniyet, ancak kelimeleriyle dürüst, kurumlarıyla tutarlı ve eylemleriyle ölçülü olduğunda ayakta kalabilir. Sünneti yeniden düşünmek, tam da bu nedenle, önce dilimizdeki savrukluğu, sonra zihnimizdeki dağınıklığı toparlama cesareti ister.

Reddetmek mi, dönüştürmek mi?

Serdar Demirel'e göre bugün İslam dünyasında iki uç tavır görüyoruz: Ya modernite karşısında komplekse kapılıp her şeyi reddeden bir içe kapanma ya da kendi köklerinden koparak tamamen uzaklaşma ve başkalaşma. Oysa Demirel, Hz. Peygamber'in inşa metodunun bu iki savrulmadan da uzak olduğunu gösteriyor. Nebevî metot, Cahiliye örfünü toptan reddetmek yerine; hakikate aykırı olanı ayıkladı, nötrolanı bıraktı ve güzel olanı İslam'ın rengine boyayarak dönüştürdü.

Kitapta vurgulandığı üzere, Hz. Peygamber bir "kültür kıyımı" yapmadı; aksine, fıtrata uygun olan her değeri "Müslümanca" bir formda yeniden inşa etti. Bu, bugün "kültürel emperyalizm" karşısında nasıl durmamız gerektiğine dair bize hayati bir reçete sunuyor. Direniş, sadece "hayır" demekle değil, alternatifini "inşa" etmekle mümkündür.

Kitabı okurken, bu "inşa" sürecinin teorik bir tartışmadan ibaret olmadığını, hayatın tam kalbine dokunduğunu fark ettiğim üç çarpıcı örneği paylaşmak isterim:

1) Mekânın inşası ve ruhsuzlaşan şehirler: Peygamber, Mescid-i Nebevî'yi sadece namaz kılınan bir ibadethane olarak değil; eğitimin (Suffe), diplomatik kabullerin, hatta sosyal hayatın ve istişarenin merkezi yaparak "mekânı" dönüştürmüştür. Bugün sormamız gereken soru şu: Camileri neden biz hayatın merkezinden çıkarıp sadece namaz vakitlerinde kapısı açılan soğuk taş binalara hapsettik? Mekânı inşa edemediğimiz için mi, o mekânın içinde inşası gereken "insanı" kaybediyoruz?

2) Bir arada yaşama sanatı: Medine Vesikası Kitabın sonlarında detaylandırılan "Medine Vesikası" ve "Çok Kültürlü Yaşama Modeli", Peygamberin farklı inançları yok etmeden, onları bir "üst kimlik" (Medine halkı) altında nasıl topladığının en zarif örneği. Ötekini "yok ederek" değil, hukuku ve adaleti merkeze alıp "yaşatarak" kurulan bu otorite, bugün tahammülsüzlükten kırılan dünyamızda, "öteki" ile yaşama sorununa sunulmuş evrensel bir reçetedir. Yani Müslüman halklar, milliyetçiliğin ayrıştırıcı ve parçalayıcı girdabına kapılmadan, etnik farklılıkların çatışma sebebi değil, o büyük İslam şemsiyesi altında birbirini tamamlayan birer zenginlik olduğunu yeniden idrak etmelidir.

3) "Siz dünya işini iyi bilirsiniz": Kitapta geçen meşhur "Hurma aşılama" hadisesi, belki de en sarsıcı örnek. Peygamber'in teknik bir konuda ziraatçılara "Siz dünya işini daha iyi bilirsiniz" diyerek alanı uzmanına bırakması; kültürel inşanın bir "dini dayatma" değil, hayatın gerçekliğini kuşatma vizyonu olduğunu gösteriyor. Bugünün Müslüman aklı olarak en büyük krizimiz belki de burada: İşi ehline verme, liyakat ve emanet kavramlarını "bizden olsun" taassubuna kurban ettiğimiz gün, medeniyet kurucu vasfımızı da kaybettik. Oysa Sünnet, işi uzmanına (kültüre/tekniğe) bırakmayı emrediyordu.

Sünnetin toplumsal boyutu ve "bâni" (kurucu) akıl

Sünneti anlamak, Hz. Peygamber'in sakalının boyunu veya giysisinin şeklini tartışmaktan ibaret olmamalı idi. Asıl mesele, O'nun insan ilişkilerini, ticareti, şehir hayatını ve estetiği nasıl bir "ilahi nizam" ekseninde kurguladığını kavramak olmalıydı. Demirel'in "Kültür Bânisi" kavramı tam da burada devreye giriyor. Peygamber; yetimi koruyan, komşuyu gözeten, estetiği önemseyen bir yapı kurarak vahyi "hayatın kendisine" dönüştürmüştür.

Bu "kurucu" akıl, küreselleşmenin bugün yaptığı gibi üzerinden geçtiği her şeyi ezip tek tipleştiren bir silindir değildir. Bilakis Nebevî metot, fethettiği toplumun dilini kesip atmaz; o dile Allah'ın kelamını söyletir. Çin'deki cami mimarisiyle Anadolu'daki caminin, Afrika'daki giyimle Balkanlar'daki örfün farklılığı, İslam'ın yerel renkleri "Tevhid" şemsiyesi altında koruduğunun en somut delilidir. İslamlaşmak, Araplaşmak veya kültürel bir kıyım yapmak değil; yerel değerleri İslam'ın evrensel ilkeleriyle mayalayarak yeniden sahneye sürmektir.

Yazarın kitapta temas ettiği, Yunan felsefesiyle İslam düşüncesinin ayrıştığı noktalar gibi meselelerin özü de bu "mayalama" şuurunda gizlidir. Müslüman zihin, dışarıdan gelen bilgiyi veya felsefeyi toptan reddetmez; ancak seküleraklın insanı "tek ölçü" kabul edip tanrılaştıran damarını da olduğu gibi de yutmaz. Vahyî akıl, bilgiyi süzgeçten geçirir, eksik yanlarını alır ve onu tam bir faydalanılabilecek hâle büründürerek şifaya dönüştürür. Zira İslam kültürü insanı merkeze alır ama onu asla "tanrılaştırmaz" insanı hem yeryüzüne bağlar hem de gökyüzüne.

Sonuç: Yeniden inşa mümkün mü?

Peygamberi yalnızca "mevcut olanı koruyan" bir muhafazakâr olarak tanımlamak, O'nun getirdiği devrimci ruhu ıskalamaktır. Bugün ihtiyacımız olan şey, geçmişin formlarını birebir kopyalayan o şekilci taklitçilik değil; zamanın ruhunu vahyin ışığında yeniden yoğuran, manayı alıp günümüze taşıyan "kurucu aklı" kuşanmaktır.

Serdar Demirel'in çalışması, Nebevî hareketin donuk bir tekrar değil, dinamik bir "tecdit" (yenilenme) hareketi olduğunu hatırlatıyor bize. Cahiliye zihniyeti, "Atalarımızı neyin üzerinde bulduysak onu yaparız" diyerek geçmişi kutsarken; Hz. Peygamber köhnemiş yapıları yıkmış, hakikati inciten gelenekleri ayıklamış ama fıtrata uygun her yeniliğe kapı aralamıştır. Dolayısıyla bugün Sünnete uymak, şekilperest bir tekrar değil; çağı okuyan, dönüştüren, imar eden, yeniden tasarlayan ve yöneten bir inşadır.

Eğer İslam dünyasında bir entelektüel uyanış olacaksa, bu ancak Sünneti bir "medeniyet projesi" olarak yeniden okumakla mümkün olacaktır. Tıpkı Asr-ı Saadet'te olduğu gibi; sözü eyleme, inancı kültüre, ahlakı medeniyete dönüştürebildiğimiz gün, o beklenen diriliş başlayacaktır. Nitekim kültür hafızadır; hafızasını ve kurucu kodlarını kaybeden milletler, istikballerini inşa edemezler.