Gelinen noktada çözüm süreci, romantik bir barış söyleminden ziyade; çok aktörlü, çok katmanlı ve yüksek risk içeren bir devlet stratejisi olarak karşımızda duruyor. Sürecin başarısı ise yalnızca silahların susmasına değil; Suriye sahasının yeniden şekillenmesine, PYD'nin silahlı kapasitesinin tasfiyesine ve muhafazakâr Kürtlerin siyasal sistemle yeniden temas kurabilmesine bağlıdır.
Ömer Faruk Alimoğlu / Hukukçu
Türkiye'de "çözüm süreci" yeniden gündeme geldiğinde tartışmalar çoğu zaman iç politika başlıklarına sıkıştırıldı. Oysa bugün konuşulan süreç, geçmiş deneyimlerden farklı olarak yalnızca Türkiye'nin iç güvenliğini değil; Suriye sahasını, PYD'nin geleceğini ve Kuzey Suriye'de kurulmak istenen devletçi yapıyı doğrudan hedef alan çok katmanlı bir stratejiyi ifade ediyor.
Bu yönüyle yeni çözüm sürecini sadece "içeride silahlar sussun" yaklaşımıyla okumak eksik kalır. Asıl belirleyici eksen, PYD'nin silahsızlandırılması ve Türkiye sınırları boyunca bir Kürt devleti fikrinin kesin biçimde reddedilmesidir. Türkiye, belki de ilk kez çözüm sürecini bu kadar açık biçimde sınır ötesi güvenlik ve egemenlik meselesiyle birlikte ele alıyor.
Bu tabloyu önceki girişimlerden ayıran bir diğer kritik unsur ise sürecin arkasındaki siyasi mutabakattır. Bugün yalnızca iktidar değil, milliyetçi refleksi en güçlü siyasi aktörlerden biri olan MHP de sürecin parçası oldu. Bu durum, güvenlik bürokrasisi, dış politika ve iç siyaset mekanizmalarının büyük ölçüde aynı hedef doğrultusunda hizalandığını gösteriyor. Dolayısıyla mesele bir parti projesi olmaktan çıktı, devlet politikası niteliği kazandı.
Önceki çözüm süreçlerinin neden başarısız olduğuna kısaca bakıldığında da, bu girişimlerin büyük ölçüde iç politik dengelere sıkıştığı görülür. Nitekim önceki iki süreçte de sınır ötesi silahlı yapıların varlığı ve bölgesel aktörlerin müdahalesi yeterince hesaba katılmadı. Devlet ile siyaset arasındaki uyumsuzluk, muhataplık sorunu ve sürecin kurumsal bir zemine oturtulamaması da, bu girişimleri kırılgan hâle getirdi.
Sosyolojik dönüşüm
Öte yandan sürecin etkilerini yalnızca tek bir başlık altında değerlendirmek de yeterli değildir. Sürecin yarattığı sosyolojik dönüşümü doğru okuyabilmek için, tarafların neyi hedeflediğini net biçimde ayırmak ve bugünkü süreci geçmiş çözüm girişimlerinden ayıran farkları ortaya koymak gerekir.
Devletin öncelikli amacı, silahlı yapıların tamamen ortadan kaldırılması, sınır güvenliğinin sürdürülebilir şekilde sağlanması ve Kürt meselesinin güvenlik ekseninden çıkarılarak sivil siyasetin kapsamına alınmasıdır. Bu amaç yalnızca güvenlik odaklı olmayıp, aynı zamanda Kürt kökenli seçmenlerin siyasal sistemle yeniden bütünleşmesini sağlayacak bir normalleşme sürecine yönelik kararlılıkla da ilişkilidir.
DEM Parti açısından ise süreç başından itibaren ikili bir anlam taşıyor. Bir yandan siyasi varlığını sürdürme ve tabanını konsolide etme; diğer yandan silahlı yapıların tasfiyesi ve kimlik merkezli siyasetin geri plana itilmesi ihtimali nedeniyle, uzun süredir sahip olduğu "tek adres" konumunu kaybetme riski..
Buraya kadar sürecin daha çok pratik ve işleyiş boyutuna odaklandık. Ancak sürecin gerçek etkisini anlayabilmek için sosyo-siyasal yansımalarını da okumak gerekir. Bu süreci yalnızca iki aktör arasındaki bir güç dengesi üzerinden değerlendirmek ciddi bir eksiklik yaratır. Çünkü "Kürt sorunu" başlığı altında atılan her adımın en belirgin ve kalıcı yansıması, uzun süredir siyaseten sıkışmış olan bir toplumsal kesim üzerinde ortaya çıktı: muhafazakâr Kürt seçmenler.
Türkiye'de muhafazakâr Kürtler yıllardır çifte bir yalnızlık yaşadı. Bir yanda etnik kimliği merkeze alan, seküler ve ideolojik çizgisi kendilerine yabancı bir DEM Parti; diğer yanda geçmişte güvenlikçi refleksler nedeniyle mesafeli durdukları devlet pratiği.. Bu sıkışmışlık, DEM Parti'yi bu seçmen grubu açısından fiilen "tek adres" hâline getirdi.
Ancak bu tablo, AK Parti'nin siyaset sahnesine girdiği 2000'li yılların başlarından itibaren bir kırılma döneminin de başlangıcını beraberinde getirdi. Bu kırılmayı sağlayan ise, AK Parti'nin kimlik siyasetini ikinci plana iten dili olmuştur. AK Parti iktidara geldiği ilk günden itibaren etnik kimliği merkeze alan sert ayrışma söyleminden bilinçli bir uzaklaşmayı seçti. Nitekim dini, kültürel ve toplumsal ortak paydaları önceleyen bu siyasal yaklaşım uzun süre daha çok "iktidar dili" olarak algılandı.
Zamanla hükümet ile devlet aygıtının iç içe geçmesi, özellikle güvenlik bürokrasisi ve dış politika alanlarında sağlanan kurumsal uyum sayesinde bu dil devlet pratiğinde de kanıksandı. Devlet artık yalnızca güvenlikçi bir aktör olarak değil; kimlik dayatmayan, ortak aidiyetleri önceleyen ve temas kurulabilir bir yapı olarak algılanmaya başladı. Bu durum, muhafazakâr Kürtler nezdinde "devlet fikrine" yönelik psikolojik direncin zayıflamasını da beraberinde getirdi.
DEM Parti'nin kimlik merkezli ve seküler siyasal çizgisi karşısında, kimliği geri plana iten ve muhafazakâr aidiyetleri dışlamayan bu devlet dili, muhafazakâr Kürt seçmenin siyasal tercihlerini yeniden değerlendirmesine imkân tanıdı. Bu sebeple sürecin başarıya ulaşması hâlinde bu alanın genişlemesi, DEM Parti'nin "tek adres" olma konumunu yapısal olarak zayıflatacaktır.
Daha dikkat çekici olan ise şudur: Sürecin akamete uğraması hâlinde de siyasi faturanın en ağır biçimde DEM Parti'ye kesilme ihtimali yüksektir. Çünkü bu kez devlet, milliyetçi tabanını da karşısına alabilecek ölçüde açık bir risk almış vaziyettedir. Böyle bir tabloda "devlet samimi değildi" söylemi geniş bir karşılık bulması rasyonel değildir.
Aksine, sürecin sabote edilmesi ya da başarısızlığa uğraması durumunda, özellikle muhafazakâr Kürt seçmen nezdinde DEM Parti'nin çözümün değil, çözümsüzlüğün adresi olduğu algısı güçlenecektir. Bu da DEM Parti açısından sandıkta doğrudan bir maliyet anlamına gelecektir.
Öte yandan sürecin yalnızca iç dinamiklerle okunamayacağı da açıktır. Suriye sahasında PYD'nin bugüne kadar ayakta kalmasının temel sebebi, ABD'nin askeri ve siyasi himayesidir. Çünkü Washington, PYD'yi bölgesel Kürt temsilcisi olarak görmekten ziyade; İran'ı kuşatan, Rusya'ya karşı denge sağlayan ve Türkiye'nin sahadaki hareket alanını sınırlayan pratik bir araç olarak değerlendirmiştir.
Türkiye'nin sahadaki kararlı tutumu
Nitekim ABD'nin Suriye'de kalıcı bir devlet yapısı oluşturma isteğinin azalması, askeri varlığını düşük yoğunluklu bir denge unsuru olarak sürdürmesi ve Türkiye'nin sahadaki kararlı tutumu, PYD'nin uzun vadede sürdürülebilirliğini sorgulanır hâle getirmiştir. Bu koşullarda PYD'nin silahlı varlığının devam etmesi, yalnızca Türkiye için değil, aynı zamanda ABD açısından da artan bir maliyetli dosya haline gelmiş durumdadır.
Bu yüzden günümüzde yürütülen çözüm süreci, yalnızca ülke içindeki barışı hedeflemekle kalmayıp, aynı zamanda PYD'nin uluslararası alandaki meşruiyetinin azaltılmasını ve Kuzey Suriye'deki devletleşme girişimlerinin sonlandırılmasını da amaçlamaktadır. Türkiye'nin diplomatik ve askeri baskıyı eşzamanlı olarak uygulaması, bu sürecin uluslararası dengelerle daha uyumlu bir şekilde yürütülmesini sağlamıştır.
Özetle gelinen noktada çözüm süreci, romantik bir barış söyleminden ziyade; çok aktörlü, çok katmanlı ve yüksek risk içeren bir devlet stratejisi olarak karşımızda duruyor. Sürecin başarısı ise yalnızca silahların susmasına değil; Suriye sahasının yeniden şekillenmesine, PYD'nin silahlı kapasitesinin tasfiyesine ve muhafazakâr Kürtlerin siyasal sistemle yeniden temas kurabilmesine bağlıdır.
Ortaya çıkan tablo nettir: Süreç başarıya ulaşırsa DEM Parti'nin "tek adres" olma konumu yapısal olarak çözülecektir; başarısız olması hâlinde ise, devletin aldığı riskler nedeniyle siyasi bedel en ağır biçimde yine DEM Parti'ye yüklenmesi olası olarak önümüzde durmaktadır.
Bu sebeple mesele sadece çözüm sürecine indirgenemeyecek kadar kapsamlı ve katmanlı olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti devletinin; kiminle ve hangi sınırlar içinde yaşayacağına ve kiminle komşu olacağına dair aldığı tarihsel bir karardır.