Suriye'de PKK/SDG'nin alan kaybetmesi, Türkiye'nin yıllardır ısrarla dile getirdiği temel bir stratejik tezin doğrulanmasıdır. Terör örgütleri, ancak kendilerine sunulan devlet dışı boşluklar ve vekalet alanları sayesinde varlık gösterebilirler. Türkiye'nin Suriye'nin toprak bütünlüğüne yaptığı vurgu, sanılanın aksine normatif bir söylemden ziyade, etnik ve ideolojik bölünmeler üzerinden inşa edilen terör koridorlarını dağıtmaya yönelik rasyonel bir güvenlik önermesidir.
Engin Özekinci/ Yazar
8 Aralık 2024'te gerçekleşen Suriye devrimi yarım asırdır süren bir diktatoryaya, bir zulme son verdi.
O kadar acının ve vahşetin ardından Suriye halkı sonunda zulümle abad olunamayacağını tüm dünyaya gösterdi.
Kuşkusuz bu zulmün son bulmasında Türkiye'nin çok büyük bir payı var.
2011 yılında başlayan mücadelede Türkiye'nin karşısında onlarca devlet ve bunun yanında ABD'nin direktifleri doğrultusunda hareket eden terör örgütü PKK/SDG vardı.
Ancak 8 Aralık'ta Halep ve ardından Şam'a başlayan yürüyüş zaferle neticelenince terör örgütü PKK özerk bölge hayalleri kurmuş tüm illegal güçlerini bir araya getirmişti.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2014 yılında ifade ettiği "Sınırımızda bir terör devleti kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz." sözleri o zamanlardan bugünleri işaret etmişti. Ve neticesinde de kurulmadı ve kullanışlı bir aparat olan terör örgütü PKK bir paçavra gibi tarihin çöplüğüne atıldı.
Biraz daha açacak olursak PKK'nın Suriye uzantısı olarak örgütlenen ve daha sonra Suriye Demokratik Güçleri yani SDG ismiyle terör faaliyetleri yürüten bu örgüt, uluslararası alanda meşrulaştırılmaya çalışılan bir terör yapılanması olmuştur.
Tabii ki SDG adı altında pazarlanan bu yapı, ideolojik, kadrosal ve örgütsel açıdan PKK'dan bağımsız değildir. Bilakis terör örgütünün farklı bir coğrafyada yeniden konumlandırılmasından ibarettir. Devrimden hemen sonra Suriye'de ortaya çıkan otorite boşluğu, bu yapı eliyle halk lehine değil silahlı tahakküm ve etnik mühendislik amacıyla kullanılmıştır.
Silahlı vesayet aygıtı
PKK/SDG yapılanması, Suriye devriminin özgürlük, onur ve temsil iddialarıyla hiçbir zaman örtüşmemiştir. Zorla silah altına alma, muhalif Arap ve Türkmen unsurları baskılama, demografik yapıyı zorla dönüştürme ve ideolojik tek tipleştirme politikaları, bu yapının sahadaki temel pratikleri olmuştur.
Bu yönüyle SDG, bir halk gücü değil; Suriye toplumunun doğal dokusunu tahrip eden, devrimi istismar eden silahlı bir vesayet aygıtıdır. Daha da vahimi, bu terör yapılanmasının bazı küresel aktörler tarafından "meşru ortak" ve "istikrar unsuru" olarak sunulmasıdır.
PKK'nın Türkiye'de ve bölgede işlediği suçlar görmezden gelinerek aynı yapının sınırımızın ötesinde makyajlanması, küresel anlamda terörle mücadele kavramının içini boşaltmıştır. Bu yaklaşım, Suriye krizini çözmek yerine derinleştirmiş; terörü, geçici jeopolitik çıkarlar uğruna araçsallaştıran bir zihniyetin ifşasına dönüşmüştür.
Ortadoğu coğrafyasında yaşanan bu kırılma, bugün Suriye devletinin PKK ve uzantılarını tasfiye etme yönünde attığı kararlı adımların arka planını anlamak açısından hayati bir önem taşımaktadır. Zira gelinen noktada terör örgütlerinin bölgesel denklemlerde sürdürülebilir bir aktör olamayacağı gerçeği sahada bir kez daha tüm açıklığıyla ortaya çıkmıştır.
Ortadoğu coğrafyası, modern uluslararası ilişkilerde sıklıkla "istikrarsızlık üreten alan" olarak tanımlansa da bu istikrarsızlığın kendisi bile belirli aktörlerin stratejik tercihlerinin bir ürünüdür.
Bugün Suriye devletinin PKK ve onun uzantılarını sahadan silmeye yönelik iradesi, yüzeysel okumalara indirgenemeyecek ölçüde çok katmanlı bir siyasal ve stratejik arka plana sahiptir. Bu gelişme, yalnızca Şam yönetiminin iç güvenlik refleksi olarak değil; Ankara merkezli, uzun soluklu ve sabırla inşa edilmiş bir bölgesel güvenlik mimarisinin gecikmeli ama kaçınılmaz sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde şekillenen Türk dış ve güvenlik politikası, çeyrek asırdır klasik savunmacı paradigma ile arasına mesafe koymuş, tehditleri sınır hattında karşılamak yerine kaynağında etkisizleştirmeyi esas alan proaktif bir doktrin üretmiştir.
Bu yaklaşım, realist güvenlik teorisinin modern bir yorumu niteliğindedir. Devletin bekası, yalnızca askeri kapasiteyle değil, diplomatik manevra alanı, istihbarat derinliği ve psikolojik üstünlükle sağlanır.
Rasyonel bir güvenlik önermesi
Suriye'de PKK/SDG'nin alan kaybetmesi, Türkiye'nin yıllardır ısrarla dile getirdiği temel bir stratejik tezin doğrulanmasıdır. Terör örgütleri, ancak kendilerine sunulan devlet dışı boşluklar ve vekalet alanları sayesinde varlık gösterebilirler. Türkiye'nin Suriye'nin toprak bütünlüğüne yaptığı vurgu, sanılanın aksine normatif bir söylemden ziyade, etnik ve ideolojik bölünmeler üzerinden inşa edilen terör koridorlarını dağıtmaya yönelik rasyonel bir güvenlik önermesidir.
Bu noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliği, klasik karizmatik liderlik kalıplarının ötesine geçmektedir. Erdoğan, Türkiye'yi edilgen bir sınır ülkesi olmaktan çıkartarak, sahayı okuyan, yönlendiren ve gerektiğinde oyunu yeniden kuran bir bölgesel aktöre dönüştürmüştür. Onun liderliğinde şekillenen strateji, günü kurtarmaya değil, gelecek on yılları dizayn etmeye yöneliktir.
Bu stratejik hattın en kritik bileşenlerinden biri ise hiç şüphesiz Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'dır. İstihbarat kökenli olan Fidan'ın devlet tecrübesi, Türk diplomasisine klasik müzakere anlayışının ötesinde bir derinlik kazandırmıştır. Onun yaklaşımında diplomasi, sahadaki güç ilişkilerinden bağımsız bir nezaket alanı değil; sahayı dönüştüren, yönlendiren ve gerektiğinde baskı unsuru üreten çok boyutlu bir araçtır.
Hakan Fidan'ın bölgesel aktörlerle kurduğu doğrudan ve dolaylı temaslar, Türkiye'nin tezlerinin artık itiraz edilen değil, hesaba katılan ve dikkate alınan stratejik parametreler haline gelmesini sağlamıştır.
Bugün Şam yönetiminin PKK'yı bir kaldıraç değil, bir yük ve tehdit olarak görmeye başlaması, Ankara'nın güvenlik perspektifinin bölgesel ölçekte meşruiyet kazandığının en somut göstergelerinden biridir.
Tarihsel bir kırılma
Bu çerçevede Suriye'nin terör örgütü PKK/SDG'ye yönelik tasfiye süreci, Türkiye'nin askeri operasyonlarının ötesinde, psikolojik ve siyasal bir zafer niteliği taşımaktadır. Terör örgütlerinin en büyük gücü olan "alternatifsizlik" algısı, Türkiye'nin kararlı ve süreklilik arz eden politikaları sayesinde tamamen çökmüştür.
Sonuç itibariyle bugün gelinen noktada, Suriye'de yaşanan dönüşüm ne tesadüfidir ne de konjonktürel bir savrulmanın ürünüdür.
Bu tablo, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın liderliğinde ve Hakan Fidan'ın stratejik aklıyla yürütülen devlet politikalarının birikimli sonucudur. Türkiye artık bölgesel denklemlerde reaktif bir unsur değil, düzen kurucu bir aktör olarak konumlanmaktadır.
Bu sessiz ama derin dönüşüm, günübirlik siyasi tartışmaların ötesinde, gelecek kuşakların strateji literatüründe yerini alacak nitelikte tarihsel bir kırılmaya işaret etmektedir.