Tarihimizi onurlandırmak

Dr. Kubilay Ünsal / Edebiyatçı
27.07.2019

Son yıllarda ekonomik ve siyasi alanlarda önemli gelişmeler yaşıyoruz. Bunlar arasında en dikkat çekici olanlar savunma sanayiindeki yerli yapım ürünler. Savunma alanında neredeyse tamamen Batı’ya bağımlı bir ülkeyken çok kısa bir sürede dışa bağımlılığımızı önemli ölçüde azalttık. Şuur altımızda yıllarca hapsettiğimiz, ortaya çıkarıp göstermeye çekindiğimiz ama artık kıpırdanmaya başlayan millî gururumuz, söylemlerimize yansımaya başladı.



Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamlı günlerini geride bırakıp Batı karşısındaki üstünlüğünü kaybettiği dönemler, Osmanlı tarihini okuyanlarımız için en sıkıcı, en az önemsenen bölümlerdir. Osmanlı’nın kuruluş ve yükselme dönemlerini içine alan zaman diliminde yapılan fetihler, elde edilen askerî ve siyasi başarılar ise büyük bir gurur ve manevi haz duymamıza neden olur. Duraklama ve gerileme dönemleri için bu keyifli okumalardan söz etmek pek mümkün değildir. Osmanlı tarihini öğrenen gençlerimiz ya da yeniden inceleyenlerimiz açısından en sıkıcı okumalar gerileme dönemini kapsar. Gençlerimize Osmanlı padişahlarının kimler olduğu sorulsa, yükselme dönemindeki bütün padişahların isimleri neredeyse tahta geçiş sırasına göre bilinir. Gerileme döneminden ancak birkaç padişahın ismi akıllarına gelir. Ya da benzer bir şekilde Osmanlı’nın Türk ve dünya tarihi açısından önem taşıyan faaliyetleri hakkında gençlerimize bir soru yöneltilmiş olsa başta İstanbul’un fethi olmak üzere yükselme döneminin askerî ve siyasi zaferleri önce dile getirilir. Osmanlı’nın gerileme döneminde yaşanan gelişmeler tarihten ders çıkarmak adına çok büyük önem taşıyor olmasına rağmen millî gurur ve hassasiyetimiz, tarihimizin bu dönemini hatırlamak bile istemeyeceğimiz bir hâle büründürmektedir. 

Osmanlı’nın gelişmişlik açısından Batı karşısında yenik düştüğünün ve Batı’nın başta askerî anlamdaki üstünlüğü olmak üzere her alanda daha ileri bir seviyede olduğunun resmî olarak kabulü Tanzimat Fermanı ile başlamıştır. Güçlü bir iradeyle ortaya konan Batı medeniyetinin gelişmişlik seviyesine ulaşma kararlılığıyla beraber Osmanlı devlet adamları ve aydınları ülkenin içinde bulunduğu kötü gidişattan kurtulup ilerlemenin nasıl gerçekleştirileceği konusunda büyük bir hevesle fikirler öne sürmüştür. Devletin yeniden nasıl toparlanabileceği ve güçleneceği, hatta o eski ihtişamlı günlerine nasıl kavuşacağı hususunda pek çok görüş öne sürülmüş, aydınlarımız arasında fikir münakaşaları yapılmıştır. 

İki karşıt uç 

Osmanlı aydınlarının üzerinde hemfikir oldukları konu Batı’nın bilim, teknik ve ekonomi alanlarındaki üstünlüğünün kabulüdür. Batı medeniyetinin gelişmişlik seviyesine ulaşabilmek için eğitime önem verilmesi ve halkın bilinçlenmesinin gerektiği konusunda da Osmanlı aydınları yine ortak bir çizgide buluşurlar. Ancak Batı’nın bu alanlardaki gelişmişliğinin nasıl yakalanacağı konusunda fikir ayrılıkları bulunmaktadır. Batı medeniyetinin gelişmişliğinin sadece bilim, teknik ve ekonomi alanlarında değil kültür ve sanat alanlarında da kabul eden ve köklü bir medeniyet değişimi gerektiği görüşünde olan Osmanlı aydınları olduğu gibi kendi öz değerlerimizi yitirmeden Batı’dan sadece ihtiyaç duyulan bilim ve teknik gelişmelerin alınması gerektiğini savunan aydınlarımız da bulunuyordu ve yaşanan tartışmaların iki karşıt uçlarını oluşturuyorlardı. 

Tarihin gidişatı bizleri hiç de memnun etmeyecek bir şekilde sonuçlandı. Osmanlı devleti kendisine örnek aldığı Batılı devletlerce yıkıldı. Hiç şüphesiz bu hazin sonda sadece Batılı devletlerin değil çağı yakalamakta geç kalmış, devletin yönetiminde gerekli beceriyi gösterememiş, bilerek ya da farkında olmadan Batılı devletlerin emellerine yardımcı olan yöneticilerin ve aydınların payı büyüktür. Ancak ülkemizi işgal eden Batılı devletlere karşı verdiğimiz Millî Mücadele’nin ardından yeni bir devlet kurmayı başardık. Osmanlı tarihinin kuruluş ve yükselme dönemlerini okurken yaşadığımız manevi hazzı Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde de yaşarız. Mustafa Kemal’in önderliğinde Türk milletinin yeniden dirilişi, tarih kitaplarında yer alan yeni bir dönemin başlangıcıdır artık. Millî Mücadele boyunca gösterilen kahramanlıklar, milletimizin ortaya koymuş olduğu maneviyat ve peş peşe kazanılan zaferlerin ardından ülkenin işgalden kurtarılıp öz kimliğimizle yeni bir devlet kurmamızın mücadelesi, tarih kitaplarımızın en keyifle okunan bölümlerini oluşturmaktadır. 

Kimlik arayışı

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının ve vatan topraklarının işgalden temizlenmesinin ardından Atatürk’ün “asıl mücadelemiz şimdi başlıyor.” sözü ülkenin o zamanlar içinde bulunduğu durum hakkında hiç bilmeyenler için bile bazı çağrışımlar uyandırmaktadır. Güçlü Batılı devletlerin hegemonyası altında ezilmek yerine onuruyla dimdik ayakta durmayı başarmış Türk milletinin önünde yapılacak daha çok iş bulunmaktaydı. Uzun yıllar boyunca savaşların yıpratmış olduğu ve birçok felaket atlatan Türk milletini yeniden toparlayabilmek ve içinde bulunduğu psikolojik çöküntüden çekip çıkarabilmek hiç de kolay değildi. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, Batı ile arasındaki gelişmişlik farkını kapatmak için hızla çalışmalara başladı. Başta sanayi, ekonomi ve kültür alanlarında olmak üzere Atatürk’ün önderliğinde pek çok inkılap gerçekleştirildi. Çeşitli alanlarda birçok farklı yatırımlar yapıldı, yeni farikalar kuruldu. Ülkenin ekonomi ve sanayisi güçlendirilmeye çalışıldı. Güçlü bir ekonomi ile birlikte güçlü bir askerî sanayi kurulmasının gerekliliğinin farkında olan Türkiye, bu alanda önemli çalışmalar başlattı. Millî Mücadele yıllarında İstanbul’dan kaçırılan malzeme ve donanımlarla Kırıkkale’de kurulan ve adeta bir atölye görünümündeki Makine ve Kimya Enstitüsü Kurumu o yıllarda savunma sanayimizin bel kemiğini oluşturuyordu. Kara, deniz ve hava kuvvetlerini güçlendirip güçlü bir orduya ve donanmaya sahip olabilmek için askerî alanda birçok yeni çalışmalar yapıldı. Ancak kısa süreliğine de olsa gözlerimizi kamaştıran, bizlere kıvanç yaşatan bu millî kalkınma hamlesi, Batılı devletlerin yardım adı altındaki kandırmacalarına aldanan ya da onların güç gösterilerine ve dayatmalarına karşı direnemeyen yöneticilerimiz tarafından göz ardı edilmeye başlandı. Zamanla dile getirip söylemeye pek cesaret edemesek de Batılı devletlere yine bağımlı hâle gelmiş bir ülke konumuna düştük. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin Batılı devletlerin gelişmişlik seviyesini yakalamak için yaptığı çalışmaların en tartışılan yönü, devletin yeni bir ulus oluşturmak adına Osmanlı’nın izlerinin yok edilmeye çalışılarak yeni bir kimlik arayışına girmesidir. Belki de bu yüzden millî ve manevi değerlerinden yoksun ya da bu değerleri taşısa bile güçlü bir sesle dile getiremeyen nesillerimiz oluştu. Batı hayranı ve Batı’nın mutlak üstünlüğünü kabul edenlerin sesi daha gür çıkıyordu. Ekonomimiz ve üretimimiz neredeyse tamamen Batılı ülkelerin istedikleri doğrultuda şekillendiriliyor, kültürümüzden, manevi ve öz değerlerimizden hızla uzaklaşılıyor, Batı medeniyetinin temsil ettiği kültürel değerler önceleniyordu. 

Tarih okuyanların hemen farkına varacakları gibi Osmanlı’nın yıkılış dönemindekine benzer bir süreç yaşanıyordu. Gazete, dergi ve kitaplarda Batılı değerler aşılanıyor, günümüzde hayatımızın her alanına girmiş olan kitle iletişim araçlarından sürekli bir beyin yıkamaya maruz kalıyorduk. Biz yapamazdık, bizde olmazdı, olsa bile onlarınki gibi olmazdı. Kısacası su akardı ve Türk bakmaya devam etmeliydi. Bu durumu kabullenmeyen, halka sahip olduğu yüce değerleri hatırlatmak isteyen ve millî bir uyanışın kıvılcımını ateşlemek isteyen yönetici ve aydınlarımız ise yıpratılıyor, susturuluyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Millet olarak tarih kitaplarında okuduğumuz o ihtişamları günleri andıkça kabaran gururumuz, gündelik hayatımızda gördüğümüz gerçeklerle yüzleştiğimizde hemen sönüveriyordu. Susuyor, hayıflanmaktan başka bir şey yapamıyorduk. 

Bağımlılık azalıyor 

Son yıllarda ülkemizde ekonomik ve siyasi alanlarda sadece bizim değil bütün dünyanın farkında olduğu önemli gelişmeler yaşıyoruz. Ancak bunlar arasında en dikkat çekici olanlar savunma sanayi alanındaki peş peşe gerçekleştirilen yerli yapım ürünler. Savunma alanında neredeyse tamamen Batı’ya bağımlı bir ülkeyken çok kısa bir sürede dışa bağımlılığımızı önemli ölçüde azalttık. Kendi savunma sanayimizin kabiliyet ve imkânını artırmak, çağın ileri teknolojilerine uygun yeni ve özgün savunma araçlarına sahip olmak adına dikilen küçük fidanlar meyvelerini hızla vermeye başladı. Kesin bir kararlılık ve güçlü bir iradeyle savunma sanayimizin dışa bağımlılığını sıfıra indireceğimizi, yeni ve özgün ürünler geliştireceğimizi tüm dünyaya haykırıyoruz. Tanklarımızı, savaş gemilerimizi, savunma füzelerimizi, zırhlı araçlarımızı, helikopter ve insansız hava araçlarımızı sadece üretmekle kalmıyor başka ülkelere de ihraç ediyoruz. Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında her şeyiyle bizim üretimimiz olan savaş uçağımızı görmek için gün saymaya başladık. 

Oysa yakın zamana kadar bunların yapılabileceğine kimse inanmıyordu. Örneğin insansız hava aracı yapma girişimlerimiz alaya alınıyor, böyle bir teknoloji ve beceriye sahip olmadığımız, bu işi başaramayacağımız, emek ve para israfından başka bir şey yapmadığımız söyleniyordu. Savunma sanayimizde gerçekleştirilen bu atılımlara karşı yapılan karalama kampanyaları, yakın tarihimizi iyi bilenlerimiz için Vecihi Hürkuş’u, Nuri Demirağ’ı rahmetle anmaktan ve onları örnek alarak yaşananlardan dersler çıkarmamızı hatırlatmaktan öte bir işleve sahip değildi. 

Şuur altımızda yıllarca hapsettiğimiz, ortaya çıkarıp göstermeye çekindiğimiz ama artık kıpırdanmaya başlayan millî gururumuz söylemlerimize yansımaya başladı. Bugün içinde yaşadığımız dönemi gelecek nesillerin büyük bir keyifle ve kıvançla okuyacakları ve anlatacakları bir şekilde tarih kitaplarımızda yer almasını sağlamak için önemli adımlar atıyoruz. Artık kendimize güvenmeyi, çalışmayı ve üretmeyi öğrendik. Daha kat edilecek çok yol var. Övüncümüzü ise en sona saklıyoruz. 

kubikubikubi@gmail.com