Tarihin ışığında Türkiye'nin Afrika vizyonu

30.04.2026

Frantz Fanon'un ifadesiyle sömürgecilik, yalnızca toprağı değil, insanın ruhunu da işgal eder. Avrupa'nın Afrika'ya bakışı, aslında Descartes'ın mekanik aklının siyasal versiyonuydu. Yani ölçmek, parçalamak ve sahip olmak. Osmanlı ise Afrika'ya farklı bir epistemolojiyle yaklaşmıştır.


Tarihin ışığında Türkiye'nin Afrika vizyonu

Engin Özekinci/ Yazar

Devletler yalnızca sınırlarla değil, hafızayla yaşar. Coğrafya haritalarda çizilir. Ancak bir medeniyet ise zamanın içinde kurulur.

Türkiye'nin Afrika'daki stratejisini anlamak için yalnızca diplomatik verileri, ticaret hacimlerini ya da askeri anlaşmaları incelemek yeterli değildir.

Bu mesele, aynı zamanda bir tarih felsefesi, bir medeniyet tasavvuru ve bir siyasal ahlak konusudur. Çünkü Türkiye'nin Afrika'ya yönelişi, salt reel-politik değil; bununla beraber ontolojik bir geri dönüş, tarihsel bir hafıza tazelenmesi ve küresel adalet arayışının jeopolitik bir ifadesidir.

Hegel, tarihin akışını "özgürlüğün bilince varışı"olarak tanımlarken, medeniyetlerin yalnızca güç üretmediğini, aynı zamanda anlam ürettiğini de vurguluyordu.

Afrika, modern Batı'nın gözünde uzun bir süre yalnızca kaynak deposu olarak görüldü. Oysaki sömürgecilik, insanı nesneleştiren modern aklın en çıplak yüzüydü. Frantz Fanon'un ifadesiyle sömürgecilik, yalnızca toprağı değil, insanın ruhunu da işgal eder.

Avrupa'nın Afrika'ya bakışı, aslında Descartes'ın mekanik aklının siyasal versiyonuydu. Yani ölçmek, parçalamak ve sahip olmak.

Himaye ve düzen kurma

Osmanlı ise Afrika'ya farklı bir epistemolojiyle yaklaşmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın son günlerde gündeme getirdiği İbni Haldun'un "asabiyet" teorisinde devlet, yalnızca bir güç aygıtı değil; toplumsal dayanışmanın ve adaletin de taşıyıcısıdır.

Osmanlı'nın Kuzey Afrika'dan Habeşistan'a kadar uzanan varlığı, modern emperyalizmin aksine bir tahakküm değil; düzen kurma ve himaye pratiği olarak şekillenmiştir. Avrupa cetvelle sınırlar çizerken, Osmanlı vakıf kültürüyle devasa şehirler kuruyordu. Bu yüzden Osmanlı'nın Afrika'daki hafızası, bir sömürge travması olarak değil adaletli bir idare fikriyle anılmaktadır.

Değer üretimi

Nietzsche, güçlü olanın yalnızca hükmeden değil, değer üreten olduğunu söyler. Türkiye'nin Afrika'daki bugünkü varlığı da ancak bu bağlamda anlaşılabilir. Son çeyrek asırda Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye, Batı merkezli dış politika reflekslerini aşarak kendi tarihsel eksenine dönmüş; Afrika'yı periferideki bir coğrafya değil, çok kutuplu dünyanın kurucu merkezlerinden biri olarak görmeye başlamıştır. 2005 yılının "Afrika Yılı" ilan edilmesi, teknik bir diplomatik karar değil; zihinsel bir paradigma değişiminin de ilanı olmuştur.

Burada Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın stratejik sezgisi son derece dikkat çekicidir. Machiavelli, bir hükümdarın zamanın ruhunu da okuması gerektiğini söyler.

İşte Cumhurbaşkanı Erdoğan, Soğuk Savaş sonrası dünyanın Batı tekeliyle sürdürülemeyeceğini erken fark eden liderlerden biri olmuştur. Bugün Afrika açılımı bu sezginin ürünüdür. Büyükelçiliklerin artırılması, Türk Hava Yolları'nın kıtayı İstanbul merkezli yeni bir jeopolitik hatta bağlaması, TİKA'nın kalkınma projeleri, Maarif Vakfı'nın eğitim faaliyetleri ve savunma sanayi iş birlikleri; bunların her biri yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda kadim bir medeniyet taşıyan adımlardır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı farklı kılan yalnızca stratejik aklı değil; bununla beraber siyasal ahlak vurgusudur. Kant, siyasetin ahlaktan kopmasının barbarlık üreteceğini söylemiştir. Modern uluslararası sistem çoğu kez çıkarı ahlakın önüne koyarken, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın "Dünya beşten büyüktür" söylemi bu düzenin normatif meşruiyetine yöneltilmiş radikal bir itirazdır. Bu cümle, sadece Birleşmiş Milletler için bir reform çağrısı değil; Afrika'nın sistematik olarak susturulmasına karşı etik bir başkaldırıdır.

Levinas'ın "ötekinin yüzü" kavramı burada çok önemlidir. Batı, Afrika'ya çoğu zaman nesne olarak bakmış, Türkiye ise onu özne olarak tanımlamıştır.

Yardım alan değil, ortak; sessiz kalan değil, konuşan; temsil edilen değil, kendini temsil eden bir Afrika fikri... Türkiye'nin kıtada gördüğü karşılık tam da bu ontolojik eşitlik duygusundan kaynaklanmaktadır. Diplomasi bazen rakamlardan değil, haysiyet duygusundan güç alır.

Güvenliği olmayanın özgürlüğü olmaz

Savunma sanayi iş birlikleri de bu bağlamda yalnızca askeri değil, felsefi bir meseledir. Hobbes güvenliği devletin varoluş şartı olarak görür. Güvenliği olmayan toplumun özgürlüğü de olmaz. Türkiye'nin Afrika ülkeleriyle geliştirdiği savunma ortaklıkları, bağımlılık değil kapasite üretme mantığına dayanmaktadır. Bu, klasik silah satıcısı modelinden çok farklıdır. Çünkü asıl mesele yalnızca güvenlik ekipmanı değil; siyasal öznenin kendi kaderini tayin etme hakkıdır.

Ekonomik ilişkilerde de benzer bir etik-politik çerçeve vardır. Adam Smith'in piyasa teorisi çoğu zaman yanlış yorumlanır. Oysa Smith de ahlaki duyguların ekonomi için vazgeçilmez olduğunu söyler. Türkiye'nin altyapı yatırımları, sağlık projeleri, liman ve enerji ortaklıkları yalnızca ticari kazanç değil; karşılıklı üretim ve uzun vadeli güven ilişkisi kurma çabasıdır. Neo-kolonyal borçlandırma düzeninin aksine burada ilişki, tek taraflı tahakküm değil müşterek kalkınma fikrine dayanmaktadır.

Türkiye'nin Afrika'daki varlığı, jeopolitik yayılmadan çok jeokültürel olarak yeniden temas anlamı taşır. Bu yüzden mesele yalnızca dış politika değil; bir medeniyet özgüveninin de geri dönüşüdür.

Spengler, medeniyetlerin çöküşünü ruh kaybıyla açıklar. Bir millet kendi tarihini unutursa yönünü de kaybeder. Türkiye'nin Afrika'da yeniden görünür olması, bu anlamda tarihsel hafızanın yeniden dirilişidir. Osmanlı'nın adalet mirası ile Cumhuriyet'in kurumsal kapasitesi, Türkiye'de yeni bir küresel vizyona dönüşmüştür. Bu vizyon, Türkiye'yi edilgen bir bölge ülkesi olmaktan çıkarmış, Afrika'dan Asya'ya uzanan büyük bir jeopolitik hatta kurucu aktör hâline getirmiştir.

Sonuç olarak Türkiye'nin Afrika stratejisi ne romantik bir nostalji ne de salt ekonomik çıkar hesabıdır. Bu strateji; Hegel'in tarih bilinciyle, İbni Haldun'un devlet aklıyla, Kant'ın ahlak siyasetiyle ve Fanon'un sömürge eleştirisiyle okunabilecek çok katmanlı bir medeniyet hamlesidir. Osmanlı'dan devralınan adalet fikri, bugün çağdaş diplomatik mimariye dönüşmüş; Türkiye'yi Afrika'da güvenilir, saygın ve etkili bir ortak haline getirmiştir.

Bugün Afrika'da yükselen Türk etkisi, yalnızca ticaretin ya da diplomasinin değil; tarih, hafıza ve felsefenin birlikte yazdığı uzun bir hikâyedir. Ve belki de en büyük güç, tam da burada saklıdır: hükmetmekte değil, anlam kurabilmekte.