Tarık Akan’ın ardından bİr Türkİye okuması: ‘Aydın-sanatçı’ paradoksu

Yusuf Dursun / Yazar
24.09.2016

Büyük devrimci ve Kemalist Tarık Akan’ın en azından ömrünün son günlerini iyi geçirdiğini ve gözünün açık gitmediğini düşünüyorum. Çünkü yıllardır hayalini kurduğu ve rüyalarını süsleyen büyük halk devrimini büyük Türk milleti 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece gerçekleştirdi.



Okullarda “Andımız”ın kaldırılmasının ardından, kurucusu Tarık Akan olan Özel Taş İlköğretim Okulu’ndan bir grup öğrenci yönetime yazılı olarak başvurarak, ‘bir ant ihtiyacı’ olduğunu bildirmişler. Bunun üzerine Tarık Akan, şair Ataol Behramoğlu’ndan ricacı olmuş. Behramoğlu da öğrenciler için yeni bir “Andımız” kaleme almış. ‘Büyük Türk şairi’ Behramoğlu tam da kendine özgü efsane tarzı ile muhteşem bir şiir ‘patlatmış’ ve literatüre geçecek derecede ustalıkla andımızı yazmıştır. Taş mektebin zeki öğrencileri andımızı anında kapmışlar ve çok beğenmişler; eğitimimizde kanayan bir yara olan andımız problemine pansuman olmuşlar. Şimdi ilkokul 3-B sınıfından Ataol arkadaşımız sizler için andımızı okuyacak;

“Türkiye yurdumuz./ Türkiye sevincimiz./ Türkiye umudumuz. /Sen dünümüz, bugünümüz. /Sen yarınımızsın Ey büyük Atatürk. /Sen aydınlığımızsın. /Seni yüceltmek, seni yaşatmak ülkümüzdür. /Andımız doğruluk, dürüstlüktür. /Uğraşımız, eşitlik, adalet, özgürlüktür. /İlkemiz yurtta barış, dünyada barıştır.”

İşin latifesi bir yana, malumunuz Tarık Akan’ın ölümünden sonra gündemde özellikle sosyal medya üzerinden bir tartışma başladı. Bu tartışmada Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı ve sevenleri başrolü oynadı. Ne yazık ki Kemalist ve devrimci camianın kendi cenahından birisinin ölümüyle beraber cenaze törenlerini bir show’a çevirip Türkiye’nin laik olduğu ve laik kalacağı ile ilgili malum sloganlarını atıp durdular. Türkiye’nin ne olduğu ve ne olacağı ile ilgili bir tartışmaya girmeyeceğim. Varsın onlar sloganlarla yaşatsınlar hülyalarındaki Türkiye’yi. Bunu bir var olma savaşına çevirmeleri de kendi bilecekleri şey, lakin buna bizi karıştırmasınlar.

Türkiye’de ‘aydın’ olmak

Yukarıdaki şiirimsi şeye dönelim; Ismarlayan “büyük Türk sinema oyuncusu” Tarık Akan, yazan “büyük Türk şair ve devrimcisi” Ataol Behramoğlu. Burada konuşmamız gereken mevzu Türkiye’de sol cenahın sinema ve benzeri sanat dallarında at koştururken kullandığı argümanlar, politik tavırlar, karşısında durduğu ve sürekli aşağıladığı değerler.

Türkiye’de aydın ve sanatçı olmak o kadar da zor değildir esasen. Azıcık taklit yeteneğin mi var? Kalemin kuvvetli mi değil? İyi besteler yapamıyor musun? Come on... İşte sana işin sırrı: En yakın gazete bayiinden Kemalist dergi veya gazeteleri alıp üç günlük eğitimden geçtikten sonra soluğu Kemalistlerin olduğu bir kahveden bozma barda alıp elinde bira şişesiyle yer ediniyorsun ve tartışmalara katılıp ülkedeki insanların çok cahil olduğu, bu koyunlar yüzünden iktidarın ayakkabı kutularında paraları yürüttüğü, uzaya sırf bu adamlar yüzünden çıkamadığımızı, gemicik sahibi çocukların olduğunu her dört dakikada bir tekrarlaman gerekiyor. Bitmedi. Aydın olmak kolay mı sandın? Moralini bozma ama; aldığın yetersiz üniversite eğitimi ile bir şey olamasan da sanatçı-aydın olabilirsin. Laiklik ve Atatürk barındıran birkaç sloganik cümleyi twitlersin, katıldığın galada bir de güzelleme yaparsan devrimci, solcu, Kemalist ve Atatürkçü bir aydın olmak için doğru yoldasın demektir. “Bu dediklerinin hepsi bir arada nasıl olur?” dediğini duyar gibiyim. Ya olur, sen yabancı değilsin, zaten kimse de anlamıyor. Mesela aynı anda hem devrimci olup hem de askeri darbeye alkış tutmak bu işin olmazsa olmazlarındandır. Sen önce bunları yap gel, sonrasında bayramlarda, cenazelerde, açılışlarda, miting ve gösterilerde nasıl rol keseceğine geçebiliriz.

Tamam biraz abartmış olabilirim; Kemalist devrimci dostlarımız hemen kızmasınlar.

Avrupa’da ‘aydın’ olmak

Üniversite eğitimi için gittiğim ve sonrasında da bir süre kaldığım dünyanın sayılı sanat merkezlerinden biri olan Viyana’da sanatın hemen her türlüsüyle muhatap oldum. Öyle Kemalist ihtiyarların beş günlük hızlandırılmış Avrupa gezilerine katılıp Cihangir’de dostlarla otururken “ben Viyana’dayken...” diye başlayan cümleler kuracak bir muhataplık değil. Sinema’nın yaşayan efsanelerinden Haneke’nin derslerine katılırken ya da klasik müziğin dip ayarlarına kadar icra edildiği yüzyıllık salonlarda, mesela Beethoven’in 7. Senfonisi’nin Furtwaengler tarafından icra edildiği o efsane konserin yapıldığı salonda nefes alıp vermekte zorlanır insan. Gördüğüm kadarıyla Thomas Mann’ın, Bernhard’ın, Stefan Zweig’ın yürüdüğü sokaklarda, oturdukları kafelerde onlardan bir iz sürerken bir Avrupalının aklına gelmez kendi geçmişine ve tarihine küfretmek.

Misal, 16. yüzyılda Strauss’un valslerinin övüldüğü bir gün Dede Efendi’ye ıslıkla valsin ritimlerini ve melodisini anlatırlar. O gece Dede Efendi hemen oturup Avrupalıların bugün bile ele alıp inceledikleri “Yine bir gülnihal” sözleriyle başlayan o ünlü şarkısını besteler. Osmanlı aydınının ismini duyunca midesi bulanıp tüyleri diken diken olan devrimci Kemalist aydın Türk genci bunları duymayı sevmez.

Viyana günlerini yazarken aydınlanmışlık atfetmiyorum kendime. Çünkü biliyorum, ortalama bir Avrupa vatandaşı bunları zaten hayatının belirli bir diliminde belirli ölçülerde bilir ama ortalıkta ben aydınım diye gezinmez. Bu sadece onun yaşam zevkleri ile alakalı bir durumdur. Yani söz gelimi Wiener Philharmoniker’i dinleyip konser sonrasında karşıdaki büfede karşılaştığı bira içen göbekli Alman köylüsüne aşağılayan gözlerle bakmaz ortalama bir Avrupalı. Pazar ayinlerine giden Hıristiyan komşularını gerici olarak yargılamazlar. Ya da yüzyılın en büyük sapıklık hikayesinde kendi kızını yıllarca bir bodrum katına hapsedip tecavüz eden, ondan çocuk sahibi olan ve bazı çocuklarını öldürüp diğerlerine de cinsel tacizde bulunan Avusturyalı sıkı Hıristiyan Fritzl’dan “gerici dinci” diye bahsedip dini aşağılamaz. Veyahut Haneke hiçbir filminde Hıristiyan papazlarını sapık veya kekeme gösterip insanların dini ve manevi değerleriyle alay etmez, buna ihtiyaç duymaz. Çünkü gerçek bir sanatçının buna ihtiyacı da olmaz. Söz gelimi Nobel Ödülü alan sanatçılarımızın yaptığı gibi kendi kültürüne küfredip birilerine yaranma ihtiyacı da hissetmez.

Devrim ve son söz

Büyük devrimci ve Kemalist Tarık Akan’ın en azından ömrünün son günlerini iyi geçirdiğini ve gözünün açık gitmediğini düşünüyorum. Çünkü yıllardır hayalini kurduğu ve rüyalarını süsleyen büyük halk devrimini büyük Türk milleti 15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece gerçekleştirdi. Bu devrimin önderi ise sevmese de Başkomutanımız ve Devlet Başkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dı. “Damat Ferit” en azından bunu gördü. Sevenlerine selam olsun.

yusuf.dursun@jargon.com.tr