Tarikatların yolundaki 'devlet' durağı

Prof. Dr. Mazhar Bağlı / KTO Karatay Üniversitesi
30.10.2020

Toplumsal yapının temel taşları olan dini değerleri yaygınlaştırmak isteyen vakıflar ve toplumun vicdanını eğiten tarikatlar devlet ile son derece sahih bir ilişki içinde olmalıdır. Zira bu ilişkiden doğan sonuçlar sadece bahse konu olan kişi, vakıf veya dergah ile sınırlı kalmamaktadır.



Her kültür havzasında toplumsal dokuyu oluşturan önemli parametreler vardır. Her coğrafyanın insanileştirilmesini sağlayan derin kökleri vardır. Ve her toplumu özgün kılan farklılıkları ve değerleri vardır. Çünkü bu parametreler hem insanların birbirleri ile hem de kendi kendisi ile olan ilişkisini belirlerler. Ve insan dediğimiz varlığın “insan” olarak tanımlanmasını sağlayan en önemli özelliği olan birlikte yaşama ve dünyayı bir değer ekseninde inşa etme durumu ciddi bir fark oluşturur. Bir grup-varlık olarak insan, birlikteliğin gereğini yaşarken kalıcı bir iz de bırakmak ister. Hep kendisi için yaşayan veya yaşama gayesi olan birisi değildir. Grup-varlık olmanın temel gereği diğerkâm olmaktır. Ve insan bu özelliği ile tarihe yön veren değerler üretip kendisini aşabilmiştir.

Değerler inşa etme

İslam dini, özü itibarı ile evrensel “değerler inşa etme” amacındadır. Hayatın da bu değerler çerçevesinden dönüşmesini emreder. Aslında bu köklü bir değişim değil, var olan temel değerlerin bağlamını değiştirmektir. Müslüman olmadan önce de son derece cömert bir insan olan Hz. Ebubekir, Müslüman olduktan sonra da öyle kalmaya devam etmiş ancak bu cömertlik farklı bir değer ekseninde onun hayatına yön vermeye başlamıştır. Diğer sahabeler için de aynı durum söz konusu edilebilir. Sahip olunan temel insani değerlerin ekseni farklılaşarak varlıklarını devam ettirmişlerdir. Ancak insanın doğasına aykırı olan ve evrensel ilahi buyruğun muhalifi olan tutumlar değişmiştir. Esas olan yıkıp yok etmek değil, yeni bir dünya inşa etmektir.

Anadolu’da ve hatta Sunni İslam geleneğinin yaygın olduğu coğrafyalarda bu değerleri ve dünyaya bakışı inşa etme sürecinde en dikkat çekici pratiklerden birisi de tasavvuftur, tarikatlardır.

Bu pratiğin kaybolması ya da dejenere olması durumunda eğer alternatif bir değer üretme geleneği de oluşmamışsa işte o “değer” inşa edici mekanizmanın (mümin ferasetinin) elden avuçtan kayması ile birlikte toplum ile İslami geleneklerin arasında çok derin yarıklar zuhur etmeye başlar.

İslam hem bir inanç (buyruklara kesin iman etme) projesidir hem de bir pratikler manzumesidir. Makul olan yaklaşım, her ikisini aynı değerde görmektir. Ki sahih olan yaklaşım da zaten her ikisini aynı değerde görür, birisini diğerinin mütemmim cüzü olarak kabul eder. Vahyin korunması onu buyuranın teminatı altındadır ama İslami gelenekler ve pratikler biz Müslümanlara emanet edilmiştir. Pratikleri devam ettirmek, hatta derinleştirerek devam ettirmek için yöntem ve yöntemler bulma gayretidir “Müslümanların Tarihi”.

Gaye için yolda olmak

İbn-i Haldun’cu bir okumayla İslam tarihine baktığımızda tasavvuf, bahse konu pratiklerin korunmasında baş köşede durur. Hatırlanacağı gibi O, tarihin içinde zahiri ve batıni olmak üzere iki anlamın saklı olduğunu söyler ve hatta bundan dolayı da tarihi hikmet ilimlerinden sayar. Bu açıdan bana göre de tasavvufu, toplumsal yapının sosyolojik kurumları ile değerler sistemini birlikte ele alan bir bakışla yaklaşılmasıdır.

Böyle bakıldığında hemen fark edeceğiz ki sahih olan tasavvuf, riyaya ve malayaniye tenezzül etmeden İslam’ın emrettiği temel yaşama biçimini özümseme gayretinin bir diğer adıdır. Bu gaye için “yolda” olmaktır.

Son zamanlardaki tartışmaların arka planındaki niyetlerden tamamen bağımsız olarak vurgulamak gerekir ki bu alanda yaşanan yozlaşma, değerlere, ilişkilere ve zihinlere de sirayet edebilecek bir etki gücüne sahiptir ve bundan dolayı da kimin ne dediğine bakmaksızın evvela ehli tarikin ve daha sonra da muhafazakar mütedeyyin insanların konuya bizzat eğilmeleri gerekir. Toplumda yaygın olarak tarikat alanında “piyasa” yapmış olanların bu konuya eğileceklerini beklemek saflık olur. Zira onların bu alandaki temel ilke ve prensiplere dair bir dertleri yok, aksine kendi maddi hinterlantlarını genişletmekten başka bir kaygıları yoktur.

Sahih dervişlerin yolu

O halde bu konuda meseleyi tamamen Kuranı Kerimin vahyettiği ve Hz Peygamberin çizdiği dairenin sınırlarına riayet çerçevesinde ele alan bir icmaya (kamuoyuna) muhtacız.

Elimizdeki evrensel dini buyruklardan hareketle yapacağımız değerlendirmeler sadece birer yorum olarak kalmamalı ve pratiğe de aktarılmalıdır. Özel sohbetlerde tarikat maskesi ile yapılan sahtekarlıkları sayanların bunu ilgili topluluğun önünde de aynı cesaretle yapması gerekir. Ki o zaman bu işlerde biraz toparlanma olabilsin.

Bu konuda bir metodoloji sorunumuz olduğu gerçeğini de dikkate almak durumundayız ve bana göre biz Müslümanlar, dinin temel buyruklarını coşkulu bir inançla kalbine nakşeden “sahih dervişlerin” yolundan giderek o metodolojiyi inşa edebiliriz. Ki ancak o zaman hangi topluluğun ya da tarikat yapılanmasının sahih olup olmadığını ayıracak bir görüş sahibi olabiliriz. Kimin piyasa için kimin de gönüller için var olduğunu bilmediğimiz sürece bu konudaki tartışmaların bize bir faydası olmayacaktır aksine tarikat üzerinden temel İslami değerler tahkir edilmeye devam edilecektir.

Basitçe ifade etmek gerekirse eğer dini bir topluluk temel İslami değerlerin çizdiği dairenin içindeyse sahihtir değilse piyasa içindir.

Dairenin sınırları tartışması

Biliyorum bu cümlenin devamında konuyu bağlamından koparmak isteyen şeytanın avukatlarının ilk dile getirecekleri konu “dairenin sınırlarının” net olmadığı tartışmasıdır. Oysa bu sınırlar çok net ve açıktır. Pek çok başka emaresi de sağduyulu Müslümanların ortak paydası haline gelmiştir. İşte bahse konu ettiğim metodoloji bu muhayyileden doğacaktır.

Hatırlanacağı gibi tasavvufun ilk zuhur ettiği dönemlerde en çok tartışılan konu bu oluşumların şeriata-vayhe uygunluğu meselesidir. Konuyu basit ve etkili bir şekilde formüle eden de İmam-ı Gazali olmuştur. Ona göre şeriata uygun olan ve olmayan olmak üzere iki türlü tasavvufi eğilim vardır ve bize düşen şeriata uygun olana dahil olmaktır.

Kişisel olarak eğer bendeniz sadece “teknik islami bilgilerle” tasavvufun veya tarikatların “şeriata” uygunluğu tartışmasına girsem muhtemelen onay veren tarafta yer almazdım ama şahsen bizzat bir “siyah kuğu” gördüm.

Kimin hangi delillerle veya örneklerle konuyu nasıl anlatacağının beni asla etkilemeyeceği bir örnek şahsiyet, “şahların şahını” gördüm ve onunla aynı atmosferi soludum. Konunun nazikliğinin farkındayım. Bilimsel bilgiye “inanmış” bir akademisyen olduğumu da itiraf ediyorum. Ortak “kanıtlar”ın herkesi bağlayan temel referans noktaları olduğunu da biliyorum. Kuranın (Vahyin), Edille-i Şeriyye’nin, Sünnetin, İcmanın, Reyin ve dahi kıyasın ne anlam ifade ettiğinin de bilincindeyim.

Ancak ben bu bahsettiğim verilerin somut işaretine belki de “zahiren” ve ilk etapta uymayan ama, insanın ruhunu dirilten, ufkunu genişleten, gönlünü mağrur kılan ve hakkaniyetin peşinden koşan bir gruba, bir ışık halesine, bir feyz ve bereket yağmuruna bizzat şahitlik ettim.

Keza bir sosyolog olarak da farklı etnik yapıların nasıl büyük bir sevgi halkası içinde “ihvan” olarak kaynaştıklarını da gördüm. Hindistan’da, Yeni Delhi’de, Dehlevi Abdullah Efendi’nin şeyhi olan Mazhar-ı Canı Canan’ın kabrinin başında ki dervişin babamla aynı dili konuştuğuna hatta benim adının da benim ki gibi Mazhar olduğuna bizzat şahitlik ettim.

İslam coğrafyasında can sıkıcı pek çok akımın önümüze büyük bir utanç tablosu çizdiği bir zamanda ben, aksine çok gurur verici duruşların sergilendiği çok küçücük bir topluluk gördüm, biliyorum. Gönül halkasına dahil ettiği kişi sayısı yüzü geçmeyen, şahsını değil muhatabını düşünen, halkasına dahil ettiği dervişlere kendisini feda eden, dua olup onların üzerine yağan, dünya malına tamah etmeyen, riyakarlıktan hep kaçan ez cümle bir ayağı (şeriatın) o dairesinin içinde sabit olan ve bir ayağı ile alemi dolaşan o zatı benim burada faş etmem en azından edepsizlik olur.

Sır olarak kalmalı

Zira o, cemaatini ağyara (halkada olmayanlara) göstermekten kaçınır, tam bir Nakşibendi gibi “hafi zikirle” seyrü sülüğünü yapardı ve bu işlerin hep bir sır olarak gizli kalmasını isterdi. Ona göre şöhret ateşten gömlek, enaniyet tüm emekleri boşa çıkaran bir hastalıktır.

O derdi ki tasavvuf, nübüvvetin gölgesidir. Vahye mugayir işlerin yeri değildir. Herhangi bir tasavvuf halkasının temel islami değerlere olan uygunluğunu gizemli işlerde, mucizelerde, rüyalarda ve etraftaki kişilerin sayısından ya da konumundan çıkaramazsınız. Bizim yolumuzun iki vazgeçilmez nişanesi ve ilkesi vardır. Vahye bağlılık ve sehavet, yani cömertlik, yani hep vermek.

Bu yol, daima eli ve gönlü açık olmayı gerektirir ilkesinden hareketle maddi sıkıntıda olan gönüldaşına gerektiğinde evini de arsasını da ev eşyasını da satıp parasını vermiştir.

Misafiri olan dervişlerine kuş sütü eksik sofralar kurduğunda bazı işgüzar tekke hizmetkarlarının itirazına karşı o derdi ki, “nemize gerek zamane müritleri, hanemizin-soframızın ikramında eksiklik görürlerse gidip bir daha gelemeyebilirler, biz tedbirimizi alalım”. İşte bu ulu çınarın gölgesinde az da olsa soluklanmış birisi olarak söylüyorum, bugün kamu otoritesinin gölgesinde var olmak isteyenlerle o sahih halkayı bir tutmak en azından insafsızlık olur.

Evet, Tarikat-ı Nakşibendiye’nin devlet ile organik bir bağı var ama bugün “piyasadakilerin” düşündüğü gibi bir ilişki değildir bu. Devletin de düşündüğü gibi bir ilişki değildir.

Mevlana Halid-i Bağdadi, Yeni Delhi’deki hocasının yanında dersini tamamlayıp icazetini aldıktan sonra Anadolu diyarında vazifelendirilir ve yola koyulur. Şeyhi de ona şehir dışına kadar 7-8 kilometre eşlik eder, birlikte yürürler. Ayrılırken şeyhinin elini öper ve sorar, son bir emriniz var mı efendim, o da evet var, din ile devlete sahip çıkın der. Burada konuyu farklı bir tartışma alanına kaydırmak istemem ama bir devletle sosyolojik bir bağı olmayan dinlerin çok korunaksız oldukları gerçeğini hatırlatmak isterim. Devlet olmadan dine, namusa ve onura sahip çıkılamayacağı fikri daha ziyade Osmanlı’nın dağılmaya karşı geliştirdiği politik bir propaganda olarak yorumlansa da bugün meşru otoritesini kaybetmiş devletlerin savaş ortamındaki toplumların durumu da gün gibi aşikardır.

İşte bu iki emanet, Nakşilerle siyaseti hep ilişkili hale getirmiştir. Ancak bu ilişki kelimenin tam anlamıyla, devlet üzerinde halk adına kamu vicdanı olarak bulunmaktır. Bir başka ifade ile devletin adil olmasını gözlemek ve aksi işleri, haksız kuralları ve işleyişte zuhur eden aksaklıkları da lisanı münasip ile söyleyip düzeltmektir.

Vicdan terbiyesi

Devlet erkanına kapılarını açmalarının tek bir nedeni var, onların adil olmasını sağlamaktır. Onların gönlüne merhamet üflemektir. Vicdanlarını terbiye etmektir. Onlardan kamu ihaleleri almak, kamu malını söğüşlemek ve kamu mülklerinin üzerine konmak için değildir.

Mutasavvıfların, özellikle de Nakşilerin hiçbir zaman “devleti ele geçirmek” gibi bir gayeleri olamaz. İşin tabiatına aykırıdır. Elbette devlet erkanında kendi müntesiplerinin olmasını arzu ederler ama bu şu anda kimileri için cari olan amaçlar için değildir. Kamu otoritesini insanileştirip ehlileştirmek içindir.

Keza aynı durum yüksek ahlaki değerleri toplumda yaygınlaştırmak isteyen tüm vakıf ve dernekler için de geçerlidir.

Hayır, hasenat işleri

Diyarbakır Dicle Üniversitesinde görev yaparken, arkadaşlar kamuya mal olmuş saygın bir vakfın Diyarbakır şubesini açtıklarını, Vali Bey ile olan dostluğumuza binaen de valiliğin uhdesindeki metruk bulunan kamu binalarından birisinin tahsisi için ondan ricacı olmamı talep ettiler. Vali beyden randevu alıp durumu arz ettiğimde Sayın Vali, “Bu konuları çok iyi bilen bir sosyoloji hocası olarak bu işi sahiden uygun görüyor musunuz? Devletin imkanları ile hayır hasenat olur mu? Madem hayır yapacaklar kendileri çalışsınlar” demiş ve ben de susmuştum.

Keza ben ortaokul lise yıllarında bir medrese-vakıfta yatılı kalıyordum. Vakfın kurucu heyeti Şanlıurfa’nın en seçkin insanlarıydı. Büyük ailelerden olan çok değerli ve çok itibarlı insanlardı. Varlıklı olanlar da vardı, fakir olanlar da. Ama bir gönül birliği içindeydiler. Bir görev taksimi yapılmıştı. Hal Pazarındaki tüccar, komşusundan talebelere sebze meyve istemekten çekinmezdi. Emekli bir öğretmen koltuğunun altında makbuz çantası ile esnaftan yardım toplamaya kendini adamıştı. Verilecek olan beş kuruşluk bir bağış için bile yürüyerek şehrin ta öbür ucuna adanmış bir şekilde giderdi. Sabahtan akşama kadar şehri baştan başa dolaşırdı. Vakfa bağış toplamayı asla kendine zül saymazdı. Aksine bir ibadet aşkıyla yapardı. Benim kaldığım vakıf, Hz. İbrahim Halillullah Kültür ve eğitim Vakfı (Urfalıların deyimi ile Dergah) yönetim kurulu üyeleriyle, aşçısıyla, bekçisiyle, idarecisiyle ve hocasıyla tam anlamıyla kendini vakfetmiş insanların inşa ettiği bir kurumdu.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı sn. Vehbi Dinçerler vakfın ziyaretine gelmişti. Bir grup talebe ile kısa bir sohbet yapmak istediği bildirildi. Bendeniz de o gruptaydım. Görüşme öncesi yöneticilerimiz ondan sadece temel İslami değerlere karşı hassasiyet içinde olan bir milli eğitim müfredatının olmasını dile getirmemizi tembihlediler.

İslam, bir vakıf medeniyetidir. Müslümanlar için vakıflar, dünyadaki en dokunulmaz mülklerdir. Denilir ki Hüthüt kuşu Hz. Davut’a, “fazla mağrurlanma gider bir vakıf malı üzerindeki toprağa ayağımı sürer getirir senin sarayının üzerine silkelerim ve bir de bakarsın ki o ihtişamlı yapın yerle bir olmuştur.”

Oysa bugün geldiğimiz nokta bu konularda çok iç açıcı bir konum değildir maalesef. Devlet ile zorunlu bir mali bir ilişki içinde olan dini cemaatler veya dernekler samimiyetsiz ve sahte olmaya mahkumdurlar.

Oysa toplumsal yapının temel taşları olan bu kurumlar, dini değerleri yaygınlaştırmak isteyen vakıflar ve toplumun vicdanını eğiten tarikatlar devlet ile son derece sahih bir ilişki içinde olmalıdırlar. Zira bu ilişkiden doğan sonuçlar sadece bahse konu olan kişi, vakıf veya dergah ile sınırlı kalmamaktadır. Tüm Müslümanlara ve dahi islama mal olmaktadır.

Bunun tedbirini almak ise bu yapıları tamamen lağvetmek veya yasaklamak değildir. Sui misal, emsal değildir. Kötü olanı kapatmak iyi olanı teşvik etmek en evrensel ilkedir.

Sonuç olarak, kim ne derse desin bana göre tasavvuf, modern zamanlarda içerik ile form arasındaki çelişkiyi bertaraf edebilecek olan en kritik “yollardan” birisidir. Kadim olan “görünüm ve gerçeklik” çelişkisinin yok edici bir nihilizme dönüşmesini engelleyecek olan en güçlü yol da budur. Bir başka ifade ile tasavvuf, öz ile form arasındaki çelişkide birisini bireyselleştirerek diğerini de evrenselleştirerek dengeler ve bu döngü bir totoloji olmaktan çıkıp anlamlı bir paradoksa dönüşür.

Her semavi din için en büyük tehdit, Max Weber’ın ifadesiyle “dünyevileşmektir”. Bir başka ifade ile formun varlığına rağmen içeriğin deruni anlamını kaybetmesidir. Metafizikten arınmış bir dinin hayatımızdaki yeri sadece can sıkıntısını gideren bir hobi olmaktan öte bir anlamı olmaz. Belli bir dinin mensubu olmakla bir derneğin üyesi olmak arasında bir fark olmalı ve bu farkı gösteren asıl gösterge ise içselleştirilen değerlerdir, vicdandır, sahip olunan paradokslara yüklenen “değerli” anlamlardır. Modernleşme ile birlikte bugün kaçınılmaz bir şekilde kendisini zorunlu olarak dayatan bu dünyevileşmenin karşısında elimizdeki en sağlıklı direnme odağının sadece tasavvuf olmasının sorumlusu biz Müslümanlarız.

Aşk ateşiyle kül olmak

Tasavvuf bir aşk ateşidir. Rivayete göre vuslat aşkı ile mumun etrafında dönen pervanenin coşkusu her döndükçe artar ve her seferinde ateşe biraz daha yaklaşırmış. Ateşe yaklaştıkça coşkusu ve şevki daha da artar ve biraz daha ona yaklaşmak ister. Her döndükçe çemberi daralır, çember daralınca ateşe (sevgiliye) dokunmak arzusu daha da çoğalır. Kanadının ucunu hafifçe ateşe değdirdiğinde ateşin yaktığı acıdan müthiş bir haz duyarmış. Tekrar dönmeye ve ateşe biraz daha yaklaşıp yine kanatlarını yakmaya devam edermiş. Artık kanatlarını tamamen kaybedince ateşi kucaklamaya gider ve ateşle bütünleşince yanıp kül olurmuş.

Bu anlamda Fuzuli, Nabi ve Yunus Emre gibi büyük mutasavvıflar içindeki aşk ateşini kelimelere dökerek ve böylece de çağları aşarak günümüze kadar gelmişlerdir.

Mutasavvıfların bu hikayede bir metafor olarak dile getirdikleri aşk ateşiyle kül olmanın bir diğer adı da “fena fillah”tır. Şimdi bu ilkeye göre etrafımızdaki gruplara bakalım ve kimin ne ile “yakınlık” kurmaya gayret ettiğini kendimiz karar verelim.

İşte bu kulunuz konuyu bu aşkın ve coşkulanımın ne demek olduğunu şahsında somutlaştırmış dervişlerle geçirdiği zamanın yüzü suyu hürmetine az buçuk bilen ve dahi bunu yaşayamamanın, hayatında bir tutamak haline getirememiş olmanın derin ezikliğini her gün daha çok büyüyen bir hasretle de yüreğinde hisseden birisidir. Mahcubum ve sorumluyum. Ben bir siyah kuğu gördüm. Ancak çok gençtim, çocuktum, kafamda başka rüyalar vardı ve o kapıdan içeriye girmeme rağmen “dairenin içinde kalamadım”. O aşk ateşiyle gönlümü ısıtmak nasip olmadı maalesef. Lakin yakinen biliyorum ve inanıyorum ki onlar yine de beni eli boş göndermediler. Ne varsa bu gönülde biliyorum ki hepsi o dergahın ikramıdır…

mazharbagli@gmail.com